30 Aralık 2009 Çarşamba

Haysiyetli bir melankoliye çağrı

Amerikalı yazar Susan Sontag, Başkalarının Acısına Bakmak adlı kitabında "Savaşın ve dehşetin yüzünü sergileyen fotoğraflara bakmaya ne kadar dayanabilirsiniz?" diye bir soru fısıldar. İnsanı baştan ayağa ürküten, biraz da düşündüren bu soru, son kertede kişiyi kalbi diri tutan o merhamet duygusunun eşiğine bırakacaktır.

Merhametin insanın içini ısıtan sıcaklığından, 14. yüzyılda Paris'te cerrahlık yapan Dr. Henri de Mondeville'e uzanalım. Mondeville, yaralı organların çektiği acıyı gidermek için bedenin diğer organlarının yardıma koşmasını merhamet tepkisi olarak adlandırıyor. Yani bir organ acılı diğer organa ısı ve kan göndererek bir nevi merhamet duyuyor. Mondeville'in acı çeken bir beden içinde gelişen bu merhamet döngüsü eğer, bedenler arasında da geliştirilebilirse, insanları huzura kavuşturacağına inanıyor. Bu durumun kişilere ahlaki sorumluluklar yükleyeceğini söyleyen Mondeville, etrafımızdaki bedenlerde tanık olunan acıdan duyulan korkunun, merhamet duygusunu geliştireceğini, kendinden emin bir dille anlatıyor. (Hemen burada Sontag'ın yukarıdaki kışkırtıcı sorusunu hatırlayalım.)

Başkalarını sevmenin başkalarının acısını kendi acısı gibi görmekten geçtiğini ileri süren Mondeville'e göre: "Başkaları için üzülmek; melankoliktir-başkalarını sevme deneyimi, acılarını kendi acıları gibi görmekten geçer. Bu acı, içe dönük, tefekküre dayalı, haysiyetli bir melankoliyi ifade etmektedir."

Siemens Sanat'ta yer alan küratörlüğünü Mürteza Fidan ve T. Melih Görgün'ün yaptığı Merhamet Melankolisi adlı sergi kavramsal çerçevesini Mondeville'in bu kulak vermeye değer görüşünden alıyor. Audrey Bakx, Burak Bedenlier, Müge Akçakoca, Petrit Halilaj ve Şükran Mertcan adlı sanatçılar da fotoğraf, yerleştirme, video ve kâğıt üzerine çalışmalar gibi işleriyle merhamet duygusunu bir sanatçı duyarlılığı ile yorumluyor. Bunun yanında sergide, günümüzde başkalarını sevmenin ve başkaları için üzülmenin melankolik bir duygu olmasına ve bu duygunun da merhametten beslenmesine yönelik göndermeler yapan işler var.

Mürteza Fidan, sergideki sanatçılar için "Ortak özellikleri görüntünün cazibesine çizginin (desenin) etkinliğiyle mesafe geliştiriyor olmalarıdır. Farklı yaşam formlarının içinden gelen sanatçılar, yapıtlarını niteliksel bir tutarlılık içinde yan yana getirerek, bağlamını sapmaya maruz bırakmadan okunaklı hale getirmektedirler." diyor.

Schopenhauer'a göre ahlakın temeli merhamete dayanır. Bu his insanı yüce olana götürür. Kendimizi başkasının yerine koyduğumuz anda onlar için pek çok şey yapmak mümkün. Günümüzde hiçbir karşılık beklemeden bir başkasının acısına, derdine kederine ortak olmanın zorluğu düşünülünce sergideki işlere daha bir alıcı gözle bakıyorsunuz. Kimi zaman dokunmak oradaki merhametle kuşanmış görüntünün içinde kaybolmak isteyebilirsiniz. Siemens Sanat'ın iki katına kurulan sanatçılar, bu merhametin dayanılmaz gücü karşısında pek çok iş üretmiş. Galerinin hemen girişinde Şükran Mertcan'ın 'kendi bedeni tarafından emilen acının dışa yansıtılmama ilkesi'ne odaklı bir şefin ıstakoz pişirirken çekilmiş videosu, kimi zaman tariflerle bezenmiş kâğıt üzerine akrilik işi karşılıyor sizi.

Kosova'da savaş yıllarında büyüyen Petrit Halilaj'in bahçede uzay üssünü andıran kümes yapma videosu da dikkat kesileceğiniz işler arasında. Burak Bedenlier, Hz. Muhammed'i (sas) Mirac'a çıkaran Burak adlı atın imajlarını sergiliyor. Müge Akçakoca'nın tavşanlarla süslü eserlerinin içeriği ise "Başkalarının bizim acılarımızdan anladıkları kendileri için olandır/başkalaşmış olandır/mesafelendirilmiş olandır." mesajını veriyor. Küratörlerin deyişiyle hassas kişiliğe sahip olan Andrey Bakx sergideki işleriyle merhamet ve ince hislerin bu zalim dünyada korunmaya muhtaç olduğuna vurgu yapıyor. Merhamete ve tefekküre çağıran sergi, 5 Şubat 2010'a kadar görülebilir. (0212 334 11 04)

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
30/12/2009

28 Aralık 2009 Pazartesi

Yazarların İstanbul'u

'Her İstanbullu az çok şairdir' diyen Tanpınar'a öncelikle hak vermek lazım. Zira bu şehir, dünyanın en çok ilham veren mekânlarından biri. Ahmed Midhat Efendi, Ahmet Rasim, Abdülhak Şinasi Hisar, Sait Faik ve Sâmiha Ayverdi için 'İstanbul yazarları' listesinin en tepesinde olan isimler diye söz etsek kimse kırılmaz, darılmaz. Bu velut şehirden kaplarınca istifade eden yazarlar, geride okundukça insanın içinde kaybolduğu bir dünya bıraktılar diyebiliriz. Her biri İstanbul'u yaşamış, şehrin gündelik hayatını, mimarisini, geleneklerini, semtlerini, kültürünü, insanlarını tek tek gözlemlemiş, sonrasında buradan devşirdiklerini eserlerine konu etmiş.

Rivayet odur ki; İstanbul ya çok sevilirmiş ya da hiç sevilmezmiş. İstanbul'u çok seven bu beş yazarın eserlerine konu ettiği zenginlikleri bir vakte kadar derli toplu görmek zordu. Ta ki İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ, sessiz sedasız beş kitap yayımlayana kadar. Büyük bir hayalin içine sürükleyecek bu eserlerin isimleri bile kitaplığınızda minik bir yer açmanız için yeter. 'Türk Edebiyatında İstanbul Serisi' üst başlığıyla yayımlanan Sait Faik'in İstanbul'u (Yeşim Özdemir), Sâmiha Ayverdi'nin İstanbul'u (Zeynep Uymur), Ahmed Midhat Efendi'nin İstanbul'u (Mehmet Doğanay), Abdülhak Şinasi Hisar'ın İstanbul'u (Şafak Güneş Gökduman), Ahmet Rasim'in İstanbul'u (Çilem Tercüman) adlı kitaplar, İstanbul'u adı geçen usta yazarların eserleri üzerinden anlatıyor.

Danışmanlığını Prof. Dr. Fatih Andı'nın yaptığı bu kitapların bir gazete sayfasına sığmayacak kadar derinlikte olduğunu baştan söyleyelim. Kitapların arasında dolaştıkça gözünüzün önünde hemencecik büyük bir rüya canlanıyor. Hayatın hay u huyu arasında İstanbul'a dair yitip giden veya şimdilerde ıskaladığımız pek çok güzellik kendini açık ediyor. İstanbul'un asıl çehresi, tüm ihtişamıyla kimi zaman siyah beyaz fotoğraflar eşliğinde kitaplarda beliriyor. Dünyanın en yaşlı şehirlerinden olan İstanbul için söylenecek ne çok şey var. Kitapları yan yana dizince büyük bir İstanbul manzarası tamamlanıyor. Her yazar bu şehrin ayrı bir ayrıntısına odaklanmış, İstanbul'u sanatının tükenmez bir malzemesi olarak kullanmış.

Ahmet Rasim'in İstanbul'unda dolaşırken ev ve toplum hayatı; Sâmiha Ayverdi'nin İstanbul'unda halk inançları, merasimler, ev halleri, mahalle hayatı, Ramazanlar, bayramlar; Hisar'ın İstanbul'unda Boğaziçi medeniyeti; Ahmet Midhat Efendi'nin İstanbul'unda şehrin mimari özellikleri, semtler, mevsimler ve konak hayatı; Ahmet Rasim'in İstanbul'unda hayatın devreleri, şehrin eğlence hayatı, adab-ı muaşeret, bayramlar; Sait Faik'in İstanbul'unda ise öyküleri üzerinden bir İstanbul portresi yer alıyor.

Abdülhak Şinasi Hisar (Boğaziçi Mehtapları):
"Bazen biraz sisli görünüşü, mavi ve dalgalı suları, bunlara benzeyen, ufak ufak dalgaları andıran, kesik kesik rüzgârlı, ince, mavi havasiyle, İstanbul'unkinden daha ziyade şimalli tabiatiyle, güzelliği dünyada eşsiz olan Boğaziçi, barındırdığı bu tabiat âşıklarına her mevsimin, her gününün ve her gecesinin ayrı ayrı tatlarını verir."

Sâmiha Ayverdi (Ne İdik Ne Olduk):
"Artık evlerin saçak altında Ya Hafız levhaları yok. Odalarının duvarlarında ise Kur'an-ı Kerim'lere, cüz keselerine, Hilye-i Şeriflere, evdeki sedirlerin üstünde ise rahlelere, sevahiden minderlere, sırma ve ipek işlemeli yağlıklara pek rastlanmıyor."

Ahmed Mithat Efendi (Müşâhedât):
"Şu Beyoğlu ne yaman memlekettir. Avrupa romancıları Paris'e gözlerini dikmişlerdir. Ama bizim Beyoğlu birçok cihetlerce Paris'ten yamandır. Hangi tarafına bakılsa bir roman görülür. Hangi adama tesadüf edilse mutlaka bir romana taalluku vardır."

Ahmet Rasim (Külliyat-ı Say'u Tahrir Makalât ve Musâhabât I):
"Çiçekçinin üzerini arayabilirseniz yerli ıtriyat fabrika ve müstahzarlarımızın şişelerini bulabilirsiniz. Çiçekçi satamadığı, günlerce işportasında taşıdığı o solgun ezhârı bu türlü kokuların sulusuyla ta'tir ederek arada eline bir taze dal veya sap alarak: Misk kokuları diye bağırıp duruyor."

Sait Faik Abasıyanık (Dolapdere):
"İstanbul'un semt adları yok mu? Bayılırım onlara. Ne güzelleri vardır. Yalan da olsa, yanlış da olsa, bu semt adlarından insanın muhayyilesine bir şeyler üşüşür. Başka yönlerden gelmiş anılar kaynaşıverir içimizde. Bir filmdir başlar dönmeye beynimizin karanlığında."

Musa İğrek, İstanbul
28/12/2009
Zaman Gazetesi

26 Aralık 2009 Cumartesi

'İzleyiciyi düşünerek sanat yapamazsınız'

Bir saatçi dükkânının penceresinden baktığınızda, etrafında irili ufaklı envai çeşit alet olan yaşlı bir adam görürsünüz içeride. Avucunun içindeki saati tamir ederken kendince bir düzeni vardır. Biraz sonra kapıdan sızan ince bir metal kokusu gelecektir burnunuza. Buradan süzülüp şehrin orta yerindeki bir hastaneye uğradığınızda, yeşil önlüklere bürünmüş; sadece gözleri dışarıda ellerinde iğneler, neşterler olan doktorlar görürsünüz. Masadaki hastayı iyileştirmenin derdindedirler. Orada da kan kokusu peşinizdedir. Peki beyin ameliyatı yapan bir cerrahla saat tamiri yapan saatçi arasında fark var mıdır? Bu soruyu bir süreliğine aklınızda tutun.

İnsanın çevresiyle ve kendisiyle kurduğu bu ilişkiyi anlamaya çalışan video sanatçısı Ali Kazma, "Engellemeler/Obstructions" adlı sergisiyle Yapı Kredi Kâzım Taşkent Sanat Galerisi'nde. Altı video ve bir duvara elle yazılmış çalışma notlarından oluşan sergi, 'Günümüz dünyasında insan olma durumu nedir?' ve 'İnsan nasıl yaşamalıdır?' sorularının peşine düşüyor.

Ses, görüntü, zaman... Ali Kazma, bu üç 'şey'in peşinde. Bunları bir potada eritmek, dağıtmak, toparlamak arzusunda. Bunu yaparken oyun (!) alanı ise mezbahalar, fabrikalar, atölyeler, ameliyathaneler... Elinde kamerasıyla uzun süren çekimlerin sonunda işler ortaya koyuyor. En zoru ise çekimleri montajlamak. Yukarıdaki kışkırtıcı soruya dönersek; beyin cerrahıyla saatçinin içinde olduğu hal, bir yıkma-bir yapma işi biraz da. Kısacası: dönüşüm. Acının baskın olduğu bu iki kareyi yan yana okumak, işimizi biraz kolaylaştırabilir. Ali Kazma'nın peşinde olduğu biraz da bu. Bu iki ânı yan yana getirmek, dünyayı buradan okumak.

Kazma, beyin ameliyatı ve saat tamircisi işlerini genelde bir arada sergiler. Kazım Taşkent'te ise Beyin Cerrahı'na 'Ev Eşyaları Fabrikası' eşlik ediyor. Kazma, bu ilişkiyi şöyle açıklıyor: "Bir saat bozulduğu zaman da bir beden bozulduğu zaman da insanın bunu tamir etme kapasitesi, kullandığı aletler ve yaklaşım değişmiyor. Dolayısıyla ben, bu beyin ameliyatını saat tamiriyle gösterdim çoğu kez. Aralarındaki farkı görebilmek için ikisini yan yana görmek lazım. Mekanikte veya fiziksel yaklaşımda çok bir fark yok; ama insanların beyin ameliyatına tepkisi çok daha duygusal. Fakat aslında ikisi de aynı işi yapıyorlar."

'Toplum, ölüm gerçeğini görmek istemiyor'

Beyin Cerrahı, Bugün, Ev Eşyaları Fabrikası, Kot Fabrikası, Dans Topluluğu, Tersinden Harabeler başlıklı video çalışmaları, Kazma'nın dört yıldır üzerinde çalıştığı bir serinin parçaları. Mekânın durumuna göre farklı kombinasyonlar oluşturuyor. Serginin adındaki neden ise şöyle: "Dağılmaya giden dünyayı insanın birlikte tutma çabası ama bu birlikte tutma çabasının ölüm gerçeğinden dolayı mümkün olmadığı." Sanatçının sergilediği işler, birbirleriyle içeriden bir bağ kuruyor. 12 parçalık serinin temelinde ise "en önemli şey bazen birbirlerini olumlayan, bazen zıt bir hale bürünen çok zıt şeylerin birlikte olabileceği, dünyanın komplike bir yer olduğu" düşüncesi yatıyor. Sergideki işleri Ali Kazma şöyle özetliyor: "Yok olmak, hiçliğe gitmek olan insanoğlunun bütün bu insan olmanın getirdiği kapasitelerle kendi değerleriyle yeniden ve yeniden dünyayı oluşturması üzerine. Ama bu gidişin son noktası büyük bir gerçeklik olan ölüm. Toplum ise sanki bu gerçekliği duymamak, görmemek üzere kurulmuş."

Ali Kazma, video işleri ile izleyiciye mesaj vermediğini söylüyor: "Kendim öğrenmeye çalışıyorum. Ben alıyorsam izleyicinin de bunu aldığını düşünüyorum. Ama izleyici bunu illaki anlamalı, bak bunu çok net söylemeyelim, diye bir kaygım yok. İzleyiciyi düşünerek sanat yapamazsınız. Kendiniz neyi anlamak istiyorsunuz onun üzerine yoğunlaşmak daha dürüst ve daha doğru bir şey." Küratörlüğünü Emre Baykal'ın yaptığı sergi, 30 Ocak 2010'a kadar ziyaret edilebilir. Ali Kazma, sanatseverlere, "Kendileri hakkında biraz bir şeyler düşünmek istiyorlarsa sergiye gelsinler." diyor.

Musa İğrek, İstanbul

26/12/2009

Zaman Gazetesi

19 Aralık 2009 Cumartesi

Avrupalılar, tezhibin inceliğine hayran kaldı

11:47 Posted by Musa İğrek , No comments

Hikâye tanıdıktır. Yıllar evvel (2005) İstanbul Yaya Sergileri kapsamında Karaköy'deki PTT binasına asılan 'Gel keyfim gel' ve 'Bu da geçer ya Hu' yazılı hat levhaları yasadışı örgüt pankartı sanılarak apar topar sergilendikleri yerden kaldırılır. İki usta hattat İsmail Hakkı Altunbezer ve Mustafa Halim Özyazıcı'ya ait yazıların ansızın gözden kaybolması pek çok kimseyi şaşırtır, daha da ötesinde üzer. Derken küratörler işe koyulup resmi makamlara durumu anlatır. Bu talihsiz vaka çözülür gibi olur. Karar çıkar. Hat eserleri, bu kez herhangi bir 'yanlış' yorumlamaya sebebiyet vermemesi için, altlarında Türkçe ibareleri de yerleştirilip öyle sergilenir.

Kendi kültüründen bu kadar uzak bir millet olduğumuz hakikatini söylemek bir marifet olmasa gerek deyip bu 'kötü' hatırayı unutalım, zira umut verici gelişmeler yaşanıyor. Bizim yakamızda olmasa da ta uzaklardan İtalya'dan gelen bir haber var.

Dünyadan birçok sanatçının uluslararası jürinin davetiyle katıldığı 7. Floransa Bienali'nde 'Kâğıt Üzerine En İyi Uygulama' dalında İsmail Acar katı' çalışmasıyla birincilik, tezhip sanatının ustalarından Dr. Münevver Üçer de ikincilik ödülü aldı. Klasik Türk kitap sanatları da modern sanatların ağırlıkta olduğu Avrupa bienallerine doğru çıktığı ilk seyahatinden böylece ödülle dönmüş oldu.

5-13 Aralık tarihleri arasında düzenlenen ve dünyanın pek çok yerinden sanatçıların davet edildiği fuara Üçer'in katılması, Floransa'da sanat eğitimi gören bir Türk öğrencinin gayreti sayesinde olur. Bienalde beş gün kalan Üçer, üç eserini sergiler. Bu esnada pek çok sanatçı yanına gelip eserleri konusunda bilgi alır. Tezhip sanatını geniş bir mecrada anlatma imkanı bulur. Ödüle layık görüldüğünü ise İstanbul'a döndükten sonra öğrenir. Sanatımızla gurur duyduğunu söyleyen Üçer, "Avrupa'nın da bu gururu bizimle paylaşmasından dolayı çok mutluyum. Bu kadar ince bu kadar zarif bir sanatımıza değer verdiler, ödüllendirdiler. Keşke kendi sanatımıza Avrupalılar kadar ilgi göstersek, inanın her şey daha güzel olurdu. Bu ödül bana değil, modern bir platformda geleneksel Türk sanatına verildi, bu çok sevindirici." diyor.

Floransa Bienali'ne katılan sanatçılar en çok neyi merak etmişti? Üçer cevaplıyor: "Kompozisyonda bütünlük, tezhibin inceliği ve zarafeti onları çok etkiledi. Bu kadar ince detayı nasıl yapıyorsunuz diye pek çok soru sordular. Bu türden eserler onlara bayağı zor geliyor. Detay çalışmak, kâğıdıyla, rengiyle, deseniyle uyum içinde bir komposizyon görmek hoşlarına gitti."

Üçer bu ödülden sonra dünya sanat duraklarına doğru yola düşmeye hazır. Kendi deyişiyle ödülle birlikte büyük bir cesaret gelmiş: "Bildiğim kadarıyla bir bienalde yer aldıktan sonra Avrupa'daki bienallere katılma şansı elde ediyorsunuz. Bu bir referans oluyor. 2011 Floransa Bineali için şimdiden davet aldım. Venedik Bienali'ne de katılmak istiyorum. Açıkçası gözümü başka bienallere diktim. Bu, geleneksel sanatlarımız için çok önemli."

'İstanbul Bienali'nde böyle bir anlayış yok'

"İstanbul Bineali'ne katılma şansımız olmaz, kesinlikle kabul etmeyeceklerini biliyorum. Geleneksel sanatlarımızı görmüyorlar. Floransa'dan böyle bir talebin gelmesi çok hoştu. Onların bakış açılarına hayran oldum. Bizim gibi geleneksel sanatları Bienal'in dışında tutalım diye bir anlayışları yok. Hepsine bir sanat olduğu gözüyle bakıyorlar ve bir ayrım yapmıyorlar. Sonuçta kültürleri birleştiren sanat. Bunu bir İslam sanatı olarak görüp tepki göstermiyor; sadece sanat eseri olarak algılıyorlar."

Musa İğrek, İstanbul
19/12/2009
Zaman Gazetesi

17 Aralık 2009 Perşembe

Balkan Naci'den İstanbul'a teşekkür sergisi

Su, toprak, ateş, hava... Âlem bu dört unsurun terkibi. Bunların birbiri içine geçtiği en güzel şehirlerdendir, İstanbul. Kimi zaman biri ötekine galip gelse de İstanbul, ya su, ya ateş, ya toprak görünür bakan için. Bu bereketten en çok sanatçıların nasiplenmesi kadar doğal ne olabilir? Hele ki bu, 40. sanat yılına giren bir ressam ise...

Çağdaş Türk sanatının usta isimlerinden Balkan Naci İslimyeli, 40. sanat yılını İş Bankası Kibele Sanat Galerisi'nde açtığı 'İstanbul Hava-Su-Toprak-Ateş' başlıklı sergiyle kutluyor. İslimyeli sergiyi, vazgeçilmez ilham kaynağı olarak gördüğü İstanbul'a adamış. Sanatçı, 'en büyük okulum' dediği İstanbul'a, verdiği sınırsız ilham için teşekkürlerini sunuyor bir bakıma. Usta sanatçı, inşa ettiği bu değirmen için uzun zamandır kova kova su taşıyor. Çark döndükçe de ortaya yeni işler çıkıyor. Öncelikle sanatçıların böyle 40., 50., 60. sanat yılları için söylenecek bir söz vardır; işlerinize nar bereketi gelsin.

İslimyeli, İstanbul ile ortak bir kaderi yaşadığını, bu kentte zamanın sesini, nefesini ve uğultusunu duyduğunu söyler hayat hikâyesinde. Sergi, sanatçının bu kente kulak vererek son bir buçuk yıl içinde yaptığı eserleri bir araya getiriyor. Tuvaller, fotoğraflar, video, baskı, heykel ve enstalasyonlardan oluşan 200 parçanın üzerindeki eser; Yüzler, Gölgeler Kenti, Dersaadet ve Makas gibi bölüm başlıkları altında toplanmış. İstanbul'u hava, su, toprak ve ateş gibi hem yıkan hem de yapan olarak tanımlayan sanatçı, bu elementler gibi şehrin de korunduğu ölçüde uysal ve yararlı olabileceğini söylüyor. İslimyeli, bu sergiyle İstanbul kartpostalı değil, İstanbul'un gizemini resimlediğini belirtiyor. İstanbul üzerine yazdığı şiirler ve sözcükler, vermek istediği mesajı güçlendiriyor.

Serginin 'Tuhaflıklar Ülkesi ve Tuhaflıklar Tarihi' adlı bölümlerinde ise dikkat çeken işler var. İslimyeli, tarihsel dekorlar içinde yaşanan ve güncel sorunlarımızın köklerini kurcalayan, ironisi bol eserler üretmiş. 'Yüzler' bölümünde, kaligrafi ile alınyazısı metaforunu kullanarak yazı ve resim arasında bir köprü kurmuş. 'Makas' adlı bölümde ise kolaj tekniğini kullanarak insan üzerinde bir otopsi gerçekleştiriyor. Bu, bir anlamda sanatçının, insanı kendi iç âleminde bir seyre çıkarması.

Sergiyi gezip bitirdikten sonra, 40. sanat yılına giren İslimyeli'nin "Kendimi hatırladığımdan beri sanki benim de bilmediğim gizli bir işle görevlendirilmiştim." sözündeki 'gizli iş'i dikkatli bir gözle fark edebilirsiniz. Malum, her eser sahibinin gizlisini, saklısını ele verir. Sergi, 27 Şubat 2010'a kadar açık kalacak.

Musa İğrek, İstanbul
17/12/2009
Zaman Gazetesi

16 Aralık 2009 Çarşamba

'İstanbul'un sesini ortaya çıkaracağız'

Şehirler biraz da sestir. Bir yol bulup anbean o şehrin mimarisi gibi yükselirler. Hele söz konusu bu şehrin içinden Dede Efendi'ler, Itri'ler, Hacı Arif Bey'ler, Ali Ufki'ler ve Münir Nurettin Selçuk'lar geçmişse... İstanbul ve müzik kelimelerini yan yana düşünmek bile insanın içindeki tüm sıkıntıları eritmeye yeter. Tanpınar'ın deyişiyle bu musikide saklıydı "bütün medeniyetimiz, kirimiz, pasımız, güzel taraflarımız".

Biraz bu geçmiş zaman rüyasından çıkalım. 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı geçtiğimiz hafta büyük bir toplantıyla 451 projesini açıkladı. Geç de olsa ajansın bünyesinde kurulan Türk Müziği Yönetmenliği de 12 projeyle ilk kez ses veriyordu. Bölümün başında 25 yıldır mutfağın içinde olan Devlet Klasik Türk Müziği Korosu sanatçısı, müzikolog Mehmet Güntekin bulunuyor. Yahya Kemal, bir şiirinde, "Çok insan anlayamaz eski mûsıkîmizden / Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden." der. Ajansın 2010'da gerçekleştireceği bu projeler için Yahya Kemal'in şiirine sığınarak; hem bizim kendimizi hem de başkalarının bizi anlayacağı projeler diyebiliriz. Neler mi var? 2010 Ali Ufki Yılı, Tanburi Cemil Bey Külliyatı, Türk Müziği Makam Rehberi, Türk Müziği Çalgı Rehberi, Darulelhan Külliyatı, Müniristanbul...

İşin başına gidelim. Ağustos ayında çalışmalara başlayan Mehmet Güntekin, büyük bir koşuşturmacanın içine girer. Ajansın geç aldığı bu karar, Türk müziği adına çok önemli bir imkandır. Yayıncılık ve Türk müziği alanında pek çok işler yapan Güntekin'in, kimler ne yapıyor, hangi projeler üzerine çalışıyor, maliyetler ne kadar olur gibi konularda kulağı biraz delik. Gerisini Güntekin'den dinleyelim: "Göreve geldikten sonra, pek çok kimseye haber verdim, ellerinde neler var diye soruşturdum. 200'ün üstünde proje geldi. Bir filtreden geçirdim. Gelen proje Ajans'ın desteğiyle yapılabilir mi? Destek olmadan yapılabilirse o projeyi eledik."

Güntekin'in peşinde olduğu, 2010'da bitip gidecek projeler değil. Amaç "Bu yılın sonrasında etkileri, sonuçları değerlendirilebilecek birtakım projeler ortaya koymak, dünya üzerinde İstanbul imajına olumlu katkılar bırakmak. Öyle projeler olmalı ki 2020'de, 2040'ta konuşulabilecek işler yapmak." Güntekin, "Arkasında duramayacağım hiçbir projeyi kabul etmedim. Daha çok konser önerileri geldi. Bence onlar bir proje değil. Özelliği olan konserler tertip etmek istedik. Bize aktarılan kaynakların içinde tüyü bitmemiş yetimin hakkı var." diyor.

İstanbul ve Türk müziği bir araya gelince insanı heyecanlandıran bir rüya başlıyor. Bunu tanımlamanın zorluğunu bilerek Mehmet Güntekin'den anlatmasını istiyoruz: "Klasik Türk müziği İstanbul'un kendisidir. Topkapı Sarayı, Süleymaniye, Dolmabahçe gibi mimari eserlere baktığınızda zihninizde bir şeyler belirir. Klasik Türk müziği, o mimarinin sese dönüşmüş halidir. Dolmabahçe'nin sesleri Hacı Arif Bey'de varsa, Topkapı'nın sesleri de Itri'de var." Kısacası 2010'da Türk müziği adına güzel şeyler olacak.

2010 Ali Ufki yılı olacak

Osmanlı tarihinde önemli bir yeri olan müzik adamı Ali Ufki'nin 2010'da 400. doğum yılı. Bu projeyle Ali Ufki'nin Türk musikisindeki yeri eksen alınarak, bir sempozyum, bunun yanında konserler ve albüm çalışmaları yapılacak.

Tamburi Cemil Bey Külliyatı

Bu projeyle Türk musikîsinin unutulmaz ismi Tamburi Cemil hakkında her şey bir araya getirilecek. Taş plaklar CD'ye aktarılacak, tıpkıbasım eserler yapılacak, bu sayede dünya müzikoloji çevrelerinin de ilgi duyacağı bir çalışma olacak.

İstanbul'un bilinmeyen türküleri

Cumhuriyet'in ilk yıllarında gerçekleştirilen İstanbul Çevresi Alan Araştırmaları Türküler/Halk Dansları/Sportif Oyunlar 1936-51 adlı proje tozlu raflarda kaldı. 2010 ile birlikte hiç bilinmeyen 65 İstanbul türküsü ortaya çıkacak.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

16/12/2009


13 Aralık 2009 Pazar

Yayıncıları kurtaracak kararlar

13:54 Posted by Musa İğrek No comments

Yayıncılık sektörünün sorunlarına çözüm bulunması amacıyla gerçekleştirilen 5. Ulusal Yayın Kongresi 4-5 Aralık'ta Ankara'da gerçekleştirilmişti. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay da dün İstanbul Point Otel'de düzenlenen basın toplantısıyla kongrenin 'Sonuç Bildirgesi'ni, açıkladı. İlk kez 1939'da toplanan kongrenin beş yılda bir yapılması kararlaştırılmış, ama bu sağlanamamıştı. Kongre en son 1998'de yapılmıştı. Devletin yıllar sonra yayıncıları bir nevi hatırladığı bu 5. kongrede fikir hırsızlığından edebiyat evlerine, Yayıncılık Etik Konseyi'nden 'İntihal İnceleme Kurulu'na, dijital yayıncılıktan kitap bursuna pek çok konuda önemli kararlar alındı. Bunlar uygulanabilirse yayıncılar bulundukları zor durumdan kurtulabilir.

Son kongrenin, bundan önce düzenlenen kongrelerden farkının, yayıncıların ön plana çıkarak, kamunun sadece işi kolaylaştıran bir işlev görmesi olduğunu söyleyen Bakan Günay, kongrede 11 ayrı başlık altında çeşitli kararlar alındığını ve sonuç bildirgesinin hazırlandığını anlattı. Günay'ın ifadesiyle kongrede bir ilk gerçekleştirilmişti: Birlikte düşünmek ve birlikte yapmak. Bildirgede ön plana çıkan kararlar hakkında bilgi veren Günay'ın notlarından bazıları şöyle:

Yayınlama özgürlüğünün sağlanabilmesi amacıyla kanunlarda­ki ifade özgürlüğüne aykırı bölümler kanun metninden çıka­rılmalı.

Yayıncılığın sektörel kalitesinin geliştirilmesi, haksız rekabetin engellenmesi için 'Yayıncılık Etik Konseyi' kurulmalı.

Yayıncılığın itibarının yükselmesi, çevirilerin niteliğinin artırıl­ması ve çevirmenlerin mesleki gelişimine katkı sağlanması için yayıncıların kadrolu editör çalıştırmaları gerekmektedir.

Yerel yönetimler, sektör örgütleri, STK'lar ve özel sektörün destekleriyle, 'Edebiyat Evi-Çevirmen Evi-Yazar Evi' gibi kül­tür ortamları oluşturulmalı.

Milli Eğitim Bakanlığı, özel sektör yayıncıları ile rekabet yap­mamalı, belirlenecek bir plan dâhilinde ders kitabı yayıncılığın­dan çekilmelidir.

Fikri hırsızlık insan emeğinin, kutsal olan düşünme emeğinin çalınmasıdır. Bu sadece yasayla olabilecek bir şey değildir. Bu konuda kamu ve toplumsal bilinçlenmeye ihtiyaç vardır.

Kitap ve okuma eylemi hiçbir biçimde hiçbir nedenle ve hiçbir alanda ceza unsuru olmamalıdır.

Devlet ve öğrenim bursu veren kurumlar öğretmenlere, akade­misyenlere, öğrencilere kitap bursu vermelidir.

Yayın piyasasında yaygın olarak işlenen intihal suçuna karşı 'intihal inceleme kurulu' oluşturulmalı.

TEDA (Türk Kültür, Sanat ve Edebiyatının Dışa Açılımı) Projesi'nin yaygınlığı artırılmalıdır.

Çeviri talebinin yoğun olmadığı ülkelerde Yunus Emre Türk Kültür merkezleri açılmalı.

Dijital yayıncılık, dijital içeriğin kişiler arasındaki paylaşımı ve güvenliğinin sağ­lanması konusunda 'Dijital Yayın Kongresi' gerçekleştirilme­lidir.

Ulusal kültür ve eğitim politikalarının bir parçası olan kü­tüphane hizmetlerine yönelik bir "ulusal kütüphane politikası" oluşturulmalı.

Gazete ve dergilerin promosyon olarak kitap, yardımcı ders kitabı, eğitim araç ve gereçlerini dağıtmasının önüne geçilmelidir.

Yazar ve çevirmenlere yapılan telif ödemelerindeki % 18 KDV kal­dırılmalıdır.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
13/12/2009

12 Aralık 2009 Cumartesi

Çeşme yaptırmadım, arşivimi açtım

Sanat tarihçilerinin büyükannesi... Tüm bildiklerini cömertçe sunan bir hoca. Dizinin dibinde pek çok talebe yetişti. Yayımladığı kitaplar bir medeniyetin üzerindeki kalın ve ağır örtüyü kaldıran cinsten. Elinin dokunduğu konular bereketleniyor, hemen çoğalıyor, kitap oluyor. İlber Ortaylı'nın deyişiyle, "Osmanlı sanat tarihinin bohçacısı, en olmadık malzemeyi bir araya getiren depocusu, sandık sepeti, bahçeleri binaları karıştırmaktan yorulmayan ecinni." Prof. Dr. Nurhan Atasoy, yaklaşık 60 yıldır bohçasında biriktirdiği yaklaşık 12 bin slaytın yer aldığı arşivini Türk Kültür Vakfı'na (Turkish Cultural Foundation) verdi. Merkezi ABD'de olan vakıf, bir yılı aşkın bir süre içerisinde Atasoy'un bu zengin arvişini taradı, ayıkladı, sınıflandırdı ve dijital ortama aktardı. Ücretsiz olarak araştırmacıların, sanatseverlerin hizmetine sunulan arşive artık www.turkishculture.org/dia adlı siteden ulaşmak mümkün.

Bu arvişin öyküsü neydi peki? Nurhan Atasoy, arşivini vakfa açtığında sadece burada hizmet verilmesi düşünülüyormuş. Daha sonra dünyanın dört bir yanındaki sanatseverler, araştırmacılar göz önünde bulundurularak arşivin yılda yaklaşık 2 milyon kişinin ziyaret ettiği siteye (www.turkishculture.org) aktarılmasına karar verilmiş. Arşiv, Atasoy'un bunca yıllık çalışmalarının görsel bir sergisi adeta: "Birçok insanın giremeyeceği yerlerde çalıştım. Onların akıllarına bile gelmeyecek eserler var. Çoğu kimse şaşıracak. Bu çalışmalar elbet eksik olacak. Ama arşiv gittikçe tamamlanacaktır, yanlışlar varsa düzeltilecektir." Arşivin sacayakları kumaş, çini ve minyatürden yani dekoratif sanatlardan oluşuyor. Gazete sayfasının bu geniş hazineyi hakkıyla anlatmaya gücü yetmez. Ama şu söylenebilir: Türkiye'nin ve dünyanın pek çok yerindeki müzelerin depolarında uzun bir yolculuk sizi bekliyor. Arşivin eksik tarafı ise mimari. Atasoy bunu "mimari alanında çok büyük çalışmalar yapmamasına bağlıyor". Büyükanne dedik ya, Atasoy bakın, sözleri haklı çıkaracak neler söylüyor: "Yaşlılığımı çok iyi kullanıyorum. Gençliğime dön deseler istemem. Etrafımdaki arkadaşlardan da kendi arşivlerini vermelerini istiyorum. Beni kırmıyorlar. Bu sayede Türk sanatına pek çok kimse ulaşabilecek."

OSMANLI KIYAFETLERİ, HAYATIMIN PROJESİ


Taksim'deki çiçekçilerin duvarlarında, nikâh davetiyelerinde hazırladığı kitaplardan alınmış pek çok örnekleri gören Atasoy, "Bu beni çok sevindiriyor. Gönül rahatlığıyla tüm kitaplarım halka ulaştı diyebilirim. Her zaman her yerde bilgimi paylaşırım. Kıskançlık denen şeyi tanımıyorum. Bu bizim ortak mirasımız." diyor. Atasoy, tıp profesörü büyükbabasından çok şey öğrenmiş. Her kitabı çıktığında onunla manevi bir bağ kuruyor. Geldiği noktada onun da büyük bir etkisi var: "Herkesin üzerinde durmadığı, güzel konular seçtim, işledim. Allah yardım etti. Değerinden fazla onurlandırıldım."

Peki bu arşivin Türk sanatındaki yeri neydi? Atasoy gülümseyerek cevap veriyor: "Bu arşivi çıkardığınızda hiçbir şey olmayacak, ama bunu koyduğunuzda pek çok şey değişecektir. Araştırıcılar ilk adımlarını atarken çok geniş bir malzemeye ulaşacaklar. Mesela Topkapı Sarayı Kütüphanesi şu an kapalı, oradan çekmiş olduğum 1.300'e yakın minyatür var. Adeta ellerimle kazıdım onlara ulaşmak için. Onlar da kazısın istemiyorum. Bu devirde çeşme yaptıramayacağım için ben de bunu yaptım."

Nurhan Atasoy'un yirmi ikinci kitabı yolda. Şimdilerde onun sancılarını çekiyor. Hoca çalıştığı kitabın adını bile söylemekten çekindi. Işıl ışıl heyecanlı bakışlarla minik ipuçları verdi sadece: "Bütün Avrupa'yı didik didik ettiğim inanılmaz bir çalışma. Kitapta 450 görsel var, hiç kimsenin görmediği inanılmaz malzemeler. Avrupa'daki müzelerin dip köşelerinden pek çok eser var. Hayatımın projesi ise yıllardır üzerinde çalıştığım Osmanlı Kıyafetleri."

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
12/12/2009

8 Aralık 2009 Salı

Edebiyat Mevsimi iki yılı garantiledi

Sondan başlayalım... I. İstanbul Edebiyat Festivali'nin dün yapılan 'uzunca' açılış konuşmaları, dört kelimeyle özetlenebilir: Edebiyat Mevsimi sürekli olsun! Festivalin iki yılı şimdiden kesinleşti. 2010'da Avrupa Kültür Başkenti Ajansı, 2011'de ise Fatih Belediyesi, festivali üstlenecek. Etkinliğin yapıldığı Kızlarağası Medresesi, sabahın erken saatlerinden itibaren konuklarını ağırlamaya başladı. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı ve Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi işbirliğiyle düzenlenen ve 13 Aralık'a kadar sürecek 1. İstanbul Edebiyat Festivali'nde hayli kabarık bir etkinlik listesi edebiyatseverleri bekliyor.

Festivalin koordinatörlüğünü üstlenen Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şube Başkanı A. Ali Ural, konuşmasında, "Dünyanın dört bir yanından pek çok edebiyatçı bu şehirden aldıkları ilhamla yazılar kaleme almıştır. Bütün şairleri, yazarları harekete geçiren böyle bir şehrin festivalinin olmaması düşünülemezdi. Biz Yazarlar Birliği olarak 2010'un desteğiyle bu işi üstlendik." dedi. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Genel Sekreteri Yılmaz Kurt ise bu etkinliğe destek vermekten duydukları memnuniyeti dile getirdi ve festivalin, 2010 Ajansı'nın en önemli etkinliklerinden biri olduğunu söyledi. Festivalin açılışına ayrıca TYB Genel Başkanı İbrahim Ulvi Yavuz, yazar D. Mehmet Doğan, Kültür AŞ Genel Müdürü Nevzat Bayhan, İl Kültür Müdürü Ahmet Emre Bilgili ile Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir ve Eyüp Belediye Başkanı İsmail Kavuncu da katılarak birer konuşma yaptı. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ise duyurulmasına rağmen programının yoğunluğu nedeniyle etkinliğe katılamadı.

Protokol konuşmalarının ardından sıra usta yazar Rasim Özdenören'e gelmişti. Yazar olmanın anlamı üzerine yoğunlaşan Özdenören, "Yazar, okuyan adamdır. Okuma, insanda ve eşyada bulunan içkin anlamı ortaya çıkarmaktır. İnsan nedir, eşya nedir sorusunun cevabını aramaktır. Bu cevap insanın ve eşyanın anlamında mündemiçtir. Orada durmaktadır. O anlamı oradan birisi çıkarmadıkça o orada duracaktır." dedi.

Tiyatro sanatçısı Kenan Işık, Şeyh Galib'den Necip Fazıl Kısakürek'e, Yahya Kemal'den Ahmet Hamdi Tanpınar'a, Ahmet Haşim'den Sezai Karakoç'a usta şairlerin eserlerini seslendirdi. Etkinlik kapsamında 'Yorulmayan Savaşçı: Kemal Tahir', 'Edebiyatımızın Büyük Ağası: Tarık Buğra', 'Düşüncenin Gökkuşağı: Cemil Meriç' adlı üç sergi açıldı. Medresenin odalarında üç yazarın özel eşyaları, notları ve fotoğrafları sergileniyor. Öğleden sonra da 'Şiir Şehir İstanbul' başlıklı şiir atölyesinde Ali Ural, Ömer Erdem, Haydar Ergülen, Adnan Özer, Osman Konuk, Roni Margulies gibi şairler okurla buluştu. Şiirlerindeki ve şiir serüvenlerindeki İstanbul'un yerini anlatan şairler, kendi eserlerinden de örnekler verdi.

FESTİVALDE BUGÜN

Edebiyat Mevsimi'nin bugünkü programı da yoğun. Saat 14.00'te başlayacak 'Roman Mekân İstanbul' atölyesinde Sevinç Çokum, Sadık Yalsızuçanlar, Durali Yılmaz, M.Niyazi Özdemir, roman sanatı üzerine konuşacak. 18.00'deki 'Mürekkebi Kurumadan' başlıklı etkinlikte Murat Menteş ikinci romanı 'Korkma Ben Varım'ı anlatacak. Saat 20.00'deki şiir akşamında ise Ahmet Oktay, Enver Ercan, Celal Fedai, Haydar Ergülen, İbrahim Tenekeci, Zafer Acar, Mehmet Ragıp Karcı, Nilay Özer, Arif Ay ve Ayşe Sevim şiirlerini okuyacak. Festival 13 Aralık'a kadar sürecek. (www.edebiyatmevsimi.org, www.tyb.org.tr)

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
08/12/2009

7 Aralık 2009 Pazartesi

Sanatın bir başka tarihi

16:21 Posted by Musa İğrek , No comments

İçinden tarih sözcüğü geçen kitaplara milletçe bakışımız malum. Biraz soğuk, biraz resmi, biraz da ezberci... Lakin bu işin başına sanat kelimesini kondurunca iş biraz daha renkleniyor, içine çekiyor. Sosyolog, küratör Ali Akay'ın deyişiyle "sanat tarihi; sıra dışı bir disiplin". Bu farklılığın kattığı bakışlar ise uzun uzun yazılacak cinsten. Evvela bildiğiniz sanat tarihi anlayışlarını bir süreliğine unutun. İngiliz yazar, ressam, sanat eleştirmeni Julian Bell'in hazırladığı Sanatın Yeni Tarihi (NTV Yayınları) adlı yaklaşık 500 sayfalık kitap, 21. yüzyıl için sanatın yeni bir hikâyesini anlatıyor. 'Ufuk', 'Medeniyete Biçim Vermek', 'Değişen Hakikat', 'Sanayinin İvmesi', 'Atılım/Çöküş' gibi bölüm başlıkları bile eserin farklılığını, 'ağır, sıkıcı' yazıların yokluğunu ele veriyor. Sanat tarihini ele alış biçimi, dili ve üslubuyla okuru hemen avlayan kitapta 372 sanat eserinin fotoğrafı yer alıyor. Bell dünya sanat tarihinin zenginliğini anlatmak için yaptığı bu zorlu görsel seçimi 'hilelerle dolu bir cambaz ipinde yürümeye' benzetiyor. Bell sanat tarihine önem vermesinin nedenini şöyle yorumluyor: "Beni olağanüstü şeylere ve onları yapan insanlara yakınlaştırıyor olması."

1952 doğumlu Julian Bell, Türkiye'de pek tanınmayan bir isim. İngiltere'de City and Guilds Londra Sanat Okulu'nda sanat tarihi dersleri veriyor. Sergiler açıyor, New York Review of Books, The Guardian gibi gazete ve dergilerde sanat ve kitap eleştirileri, makaleler yazıyor. Bell kitapta, tarih öncesinden başlayarak günümüze "Sanat nedir ve nerede başlamıştır? Neden sanat yaparız ve sanat neden değişir?" gibi soruların peşine düşmüş. Bu koşturmacadan da yeni bir sanat tarihi hikâyesi devşirmiş. Önceki sanat tarihlerinin izlediği yolu tercih etmeyen yazar, okurun düşüncelerini sorgulayacak, onu aydınlatacak bağlantılarla yoluna devam ediyor. Sanat tarihini kronolojik bir şekilde ele alan yazar bunu yaparken bir başlık açıyor, daha sonra İtalya'dan İran'a, Almanya'dan Rusya'ya, Türkiye'den Suriye'ye uzanan ülke ülke geçişler yapıyor. Dünya sanat tarihinde önemli yeri olan tablolara, minyatürlere, heykellere, kubbelere, modern eserlere uğruyor, bazen de es geçiyor. Eserler hakkında bilgi vererek, eleştirilerini, beğenilerini okurla paylaşıyor. Böylece ağır yazılardan arınmış metinler ortaya çıkıyor.

Bell, 'okurların kendi hikâyelerini oluşturabilmeleri için bir temel sunmayı' hedefliyor. Önsözde kitabın amacı için ise 'dünya sanat tarihindeki nesneler ve konular hakkında bir dizi sonuca ulaşmaktansa, bunlara genel bir giriş yapmak' diyor. Kitabın orijinal adı Mirror of the World (Dünyanın Aynası), yazarın yapmak istediği "sanat çalışmaları gizli kalmış gerçeklikleri açığa çıkarabilir" fikrine denk düşüyor. Kitabı okuyunca siz de bir şeyler çıkaracaksınız kuşkusuz.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
07/12/2009

3 Aralık 2009 Perşembe

'Abdülhak Şinasi Hisar olmasaydı Tanpınar Beş Şehir'i yazamazdı'

11:27 Posted by Musa İğrek , No comments

Abdülhak Şinasi Hisar için 'İstanbul'u en iyi anlatan yazar' desek kimse sesini çıkarmaz. Belki biraz şaşırabilir. Lakin Hisar'ın İstanbul'u anlattığı o harikulade bir o kadar mahfi kitaplarını okur henüz ciddi manada keşfetmiş değil. Bunun yanında eleştirmenliği de ıskalanıyor diyebiliriz. Bu 'geçmiş zaman' yazarının zengin dünyasını araştırmacı-yazar Necmettin Turinay bir bir aydınlatıyor. Hisar'ın kıyıda köşede kalmış yazılarını derleyip topluyor ve kitap olarak yayımlıyor. En son Kitaplar ve Muharrirler serisinin üçüncüsü Yapı Kredi Yayınları'ndan çıktı. Turinay ile Abdülhak Şinasi Hisar'ın dünyasını konuştuk.

Abdülhak Şinasi Hisar'ın kıyıda köşede kalmış yazılarının derlenip kitap olmasının edebiyata katkısı nedir?

Bu, Banarlı'nın Yahya Kemal ve Prof. Dr. Zeynep Kerman'ın Tanpınar için yaptıklarından sonra gerçekleştirilen üçüncü büyük külliyat çalışması. Çalışmalar sonucunda Hisar'ın, dokuz kitabı yayımlanacak. Böylece edebiyatımızda Hisar algılaması daha bir vuzuha kavuşmuş olacak. Hisar'ın bugünkü İstanbul algılamasının teşekkülünde oynadığı rol vuzuha kavuşacak. Cumhuriyet tarihi edebiyatında Peyami Safa, Tanpınar, Nurullah Ataç ve İsmail Habib'in dışında büyük bir eleştirmenin varlığı ortaya koyulacak.

Kitaplar ve Muharrirler'in girişinde Hisar'ın ürettiği etkilerden birinin 'içimizdeki çocuğu keşfetmek' olduğunu söylüyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?

Hisar'ın edebiyatımızdaki en önemli etkilerinden biri; 'derin çocuğu' keşfetmesi. Onun İstanbul üzerine yazdıkları 'hatıra' kabul edilmektedir. Fakat bunlar bildiğiniz cinsten hatıralar olmayıp, Bergson felsefesi Proustien bir yazışla devrin içine bütün zamanlarımızı yerleştirmeye alelade hatıra yazımının daha ötesinde derinleşmeye dayanır. Onun anlattığı çocuk, insanı, tabiatı, çevreyi derin ve manevi gözlerle görür. Bu, 1930'lu yıllarda edebiyatımızda öyle derin tesirlere yol açtı ki, Dağlarca şiirinin Çocuk ve Allah'a kilitlenmesi buradan kaynaklanırdı. Aynı şekilde Sait Faik hikâyesinin ilk dönemlerinde bu çocuğun etkisi görülür.

Selim İleri, bir yazısında "Abdülhak Şinasi'nin tuhaf talihinde okunmak-okunmamak, okura 'iletmek' sorunlarının ötesinde, bir de yeterince 'anlaşılmamak' sorunu öne çıkar." diyor. Siz, Hisar'ın yeterince anlaşıldığını düşünüyor musunuz?

Anlaşıldığı kanaatinde olsam, onun üzerine ne bir doktora çalışması yapar ne de yazılarını dokuz ayrı kitaba dönüştürmek ihtiyacı duyardım. Bugün İstanbul'un kültür başkenti olduğunu kanıtlama yolunda herkes çırpınıyor. Fakat sahip olduğumuz İstanbul algılamasını; Yahya Kemal ile eş seviyede ve belki ondan ziyade, Hisar'a borçlu olduğumuzu çokları bilmiyorlar. Fakat Hisar'ı asıl unutulmuş bir yazara dönüştüren husus, onun yıllarca Milli Eğitim müfredatlarının dışında tutulmasıdır. 1967'lerden günümüze kadar, eserlerinin düzenli bir baskısı da yapılamamıştır.

İstanbul, edebiyatta gittikçe daha çok yer alıyor. İstanbul'u harikulade anlatan Hisar'a da ilginin arttığını söylemek mümkün mü?

Son yıllarda yazarlar, yaşadığı mekânları yazmaya daha meyilli gözüküyorlar. Lakin, Türk yazıcı sınıflarının Hisar'la yolları kesişmedi. İnceleme ve araştırma türü eserlerde Hisar'dan, bir dipnotla bile karşılamıyoruz. Hisar'ın İstanbul'u anlatan yazıları olmasaydı, Tanpınar Beş Şehir'i yazmaya kalkışamazdı. Unutmayalım ki o tarihlere kadar, Tanpınar'ın ne şiirinde ne de hikâyesinde şehri bir insan gibi hatıralarıyla iç içe yaşayan bir algılama mevcut değildi.

Hisar'ın yazılarını derlerken en çok ne dikkatinizi çekti?

Roman kritikleri ve edebi eser karşısında takındığı tutum. İkincisi de 1930'larda inşa edilmeye çalışılan yeni tarih tezi karşısındaki tavrı. O günkü şartlarda geleneğin savunulması imkansızdır. Fakat o, bu engeli aşmayı başardı. Yazıları öyle derin tesirlere yol açtı ki, Yahya Kemal'in Itri şiiri, Tanpınar'ın Bursa'da Zaman şiiri bu atmosferin ardından doğdu. Ziya Osman Saba'nın, Dağlarca'nın ve Cahit Sıtkı'nın şiiri, bu vakur alanından olabildiğince etkilendi.

Orhan Pamuk, Hisar'ı 'dört hüzünlü ve yalnız yazarlardan' biri olarak sayıyor...

Pamuk'un değerlendirmesi gayet isabetlidir. Fakat bu nereden kaynaklanıyor? Bir defa Hisar hiç evlenmedi. Burası onun birinci yalnızlık katmanıdır. İkicisi de aşırı temizlik saplantısı. Dolayısıyla insanlarla derin sohbetleri yok gibidir. Onun asıl yalnızlığı ölümle yüz yüze yaşamasından kaynaklanmaktadır. Sanki ölmeden evvel ölünüz fehvasınca hayatını ona göre kavramaya çalışmıştır. Yazarken, bir bitmeyecek zamana yani ebediyete bir şeyler armağan ettiği şuuru yükselmektedir. Onun bu noktadaki yardımcısı da çocukluğunda ailesiyle devam ettiği, Bahariye Mevlevihanesi'nden beri kulaklarında çınlayan Mevlevi ayinlerinden sürüp gelen seslerdir. Ondaki hüzün ve yalnızlık, "müziğin ürettiği ilahi/bir nevi ebedi zamanda" yalnız yaşamaktan kaynaklanan bir haldir.

Sadık Yalsızuçanlar sizin için, "Bir edebiyat tenkidcisi olduğu kadar, bir romancı, bir hikâyeci, hatta bir şair duyarlılığı taşıyan naif bir kişilik." diyor. Hisar'ın sizin edebi kimliğinize katkısı ne oldu?

Hisar'ın benim üzerimdeki en büyük faydası, Cumhuriyet dönemi edebiyatımızın derin akışını fark ettirmesidir. Genel geçer hükümlerin yanlışlığı aynı zamanda. Bende hasıl olan bakış açısını; Kitaplar ve Muharrirler'in üç cildinin girişlerine yazdığım metinlerde ortaya koydum. Bunlar bir nevi Cumhuriyet dönemi edebiyatı tarihi ve orada Hisar'ın yerinin tayini mesabesindedirler.

Hisar'ın bu üç ciltlik eleştiri ve deneme yazılarından sonra okurları hangi kitaplar bekliyor?

Hisar'ın altı eseri daha sırada beklemektedir; Türk Müzeciliği, Balkan Şehirleri, Ediplerimize Dair Hatıralar, Türk Ocağı Hatıraları, Geçmiş Zaman Adamları (Hikâye), Saatler Mevsimler (Şiir), Abdülhak Şinasi Hisar'ın Mektupları, Abdülhak Şinasi Hisar'a Yazılan Mektuplar. Bunların dışında 1922'den itibaren Hisar ve eserleri üzerine kaleme alınmış yazıları da ayrı bir kitap olarak düşünüyorum.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

03/12/2009

2 Aralık 2009 Çarşamba

İran medeniyeti Topkapı Sarayı'nda

Yahya Kemal'in "Hâfız´ın kabri olan bahçede bir gül varmış; / yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle. / Gece, bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış, / Eski Şiraz´ı hayal ettiren ahengiyle." dizeleri ete kemiğe büründü. Topkapı Sarayı'nda dün açılan 'Onbin Yıllık İran Medeniyeti ve İkibin Yıllık Ortak Miras' adlı sergi, İran coğrafyasında hüküm sürmüş medeniyetlere, daha da ötesinde on bin yıllık eski bir rüyanın içine davet ediyor. Topkapı Sarayı Müzesi Has Ahırlar'daki sergide İran Ulusal Müzesi, Topkapı Sarayı Müzesi, İstanbul Arkeoloji Müzeleri, İstanbul Türk ve İslam Eserleri Müzesi, Askeri Müze, Sadberk Hanım Müzesi ile Millet Yazma Eserler Kütüphanesi'nden toplanmış yaklaşık 300 parça eser yer alıyor.

Has Ahırlar'da dün düzenlenen ve iran bısınının da ilgi gösterdiği toplantıya Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, İran İslam Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Yardımcısı Hamid Baghaei, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yürütme Kurulu Başkanı Şekib Avdagiç, Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü İlber Ortaylı ve İran'dan yetkililer katıldı. Bakan Günay, toplantıdaki konuşmasında "İran ile içiçe ortak bir tarihimiz var, kültürel ilişkilerimiz var, din ilişkilerimiz var. Birbirine yakın medeniyet anlayışlarını temsil etmişiz. Lakin, birbirimizi tanıma ölçüsünde biraz geride kalmaşız. Sergi, ortak tarih yürüyüşünün bir göstergesi." dedi. İran İslam Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Yardımcısı Hamid Baghaei ise, "Topkapı'da sergilenen eserler, tüm beşeriyetin tarihini yansıtan eserlerdir. Kültürel ilerleme tüm insanlığa aittir. Önceki yıllarda bu önemli eserlerin başka ülkelere çıkarılması İran kamuoyunda ciddi tartışmalara yol açmıştı. Ama konu Türkiye olunca bu herkes tarafından çok olumlu karşılandı." dedi.

İslamiyet Öncesi ve İslamiyet Sonrası adlı iki bölüm halinde sunulan sergide İran coğrafyasında hüküm sürmüş medeniyetlerin çivi yazı tabletlerinden hat örneklerine, minyatürlerden çiniye, pişmiş toprak kaplara, heykellerden kumaşlara pek çok eser sergileniyor. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı'nın desteğiyle gerçekleştirilen sergide Hafız, Firdevsî, Câmi, Sadî ve Nizamî gibi Fars edebiyatının önemli isimlerinin eserlerini görebiliyorsunuz. Nizamî´nin Hamse´si, Hafız´ın Divanı, Firdevsî´nin Şahnâme´si, Sadî´nin Bostan ve Gülistan´ı bir bir dile geliyor. Lake tekniği ile bezenmiş Divan-ı Hâfız, narin nakkaşların elinden sayfa sayfa sunuluyor adeta. Hatayi motifler, tezhiplenmiş yazmalar, aherli ve zerefşanlı yapraklar, altın suyu ile yapılan bezemeler, şemseler, rumiler, münhaniler ve zengin nakışlı yazmalar ile renk renk desen desen işlenmiş ciltler binlerce yıllık bir medeniyetin kodlarını ele veriyor.

Bunun yanında İran coğrafyasında yaşanan Eski Taş, Yeni Taş, Bakır Çağı gibi dönemlere ait eserler kronolojik olarak sergileniyor. Ahamemiş İmparatorluğu'na ait kitabeler, Liristan bölgesine ait bronz eserler bezemeleri ve yapım teknikleriyle hayran bırakıyor. İran'ın İslam dönemine ait eser arasında ise Abbasi, Seçuklu, İlhanlı, İncu, Muzafferi, Celayiri, Timuri, Karakoyunlu, Akkoyunlu, Safevi ve Kaçkar dönemlerinin iki ülke müzelerindeki örnekleri yer alıyor. Serginin başka bir bölümünde ise İran ve Osmanlı arasındaki diplomatik ve kültürel ilişkileri anlatan eserler var. Serginin İslam devri bölümünde kandiller, yazmalar, sürahiler, çiniler, Kur'an-ı Kerimler, divanlar var. Türk sanatseverlerin özellikle yazma eserlere dikkat kesileceği kesin; zira iki ülke arasındaki sanatsal etkileşimi bu ince eserlerden okumak mümkün. Her bir dönem için saatlerce vakit ayırmanız gerekebilir. Serginin sonunda ortak bir mirasın ürünleri olan eserler sizi hayrete sürükleyebilir. İki medeniyetin dostluğunu anlatan sergi, 5 Şubat 2010'a kadar görülebilir.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

02/12/2009