27 Ekim 2009 Salı

Güncel sanatın Mardin açılımı

Takım elbiseli bürokrat ordusunun arasında, elinde kocaman bir anahtar ile usul usul geziniyor. İlerlemiş yaşına rağmen öteye beriye konan gözlerine yetişmek zor. Kendini bir sevince kaptırmış gidiyor. Kül rengi kasketi ve şalvarıyla baştan ayağa bir Anadolu insanı. Kalabalık dindikten sonra yanına yaklaşıyoruz. Bir şeyler anlatmanın heyecanıyla kelimeleri peş peşe düşürüyor: "Eyvandaki selsebilden akan su doğum, gençlik, yaşlılık ve ölümü temsil ediyor. Her kanal bir devir. İnsanın hayatı gibi. En sondaki büyük havuz mahşeri, yanındaki küçük köprü de sıratı temsil ediyor." Kasımiye Medresesi'nin yirmi yıllık bekçisi Muhammed Taş'a bu umulmadık süratteki anlatımından sonra hemen soruyoruz: Neler oluyor burada? "Sergilenenleri pek anlamadım, ama devlet yaptıysa güzeldir. Vatandaş gelip görüyor. Herkes çok beğendi. Daha güzel şeyler olacak inşallah."

Medresedeki selsebilden akan su gibi yeni bir doğum var Mardin'de. Güncel sanat, bu gökyüzüne komşu kentte, yeni bir durak arayacak. Mardin Valiliği ve GAP İdaresi Başkanlığı'nın düzenlediği 'Mardingüncel' başlıklı 'Davetinizi Aldım Teşekkürler' adlı ön sergi, aslında 2010'da düzenlenecek Mardin Bienali'nin habercisi; biraz da nabız yoklayıcısı. Tarihî Kasımiye Medresesi'nde cumartesi günü açılan ve Döne Otyam'ın küratörlüğünde hazırlanan sergide Mehmet Güleryüz, Erdağ Aksel, Hüseyin Çağlayan, Twin Gabriel, Oliver Musovik, Ahmet Müderrisoğlu, Ferhat Özgür, Goran Skofic gibi 15 sanatçının video, yerleştirme ve tablosu yer alıyor. Şehre hareket getiren serginin açılışına ilgi yoğundu. Geçtiğimiz günlerde Mardin'de açılan Kent Müzesi ve Dilek Sabancı Sanat Galerisi'nden sonra Mardin halkı gittikçe sanata daha da aşina oluyor.

Selsebilli eyvanından yükselen su sesine ay ışığının eşlik ettiği bir medrese düşleyin. Bir buhurdandan yükselen kokular gibi tesirli bir rüyanın tam içindesiniz. Revakların sütunlarına asılan video çalışmaları, üst kattan sarkan devasa fotoğraflar, revakların altındaki heykeller olmasa bu düşten uyanmak mümkün değil. Avlu, derviş odaları, derslikler birer sanat alanına dönüşürken sarı ışıklarla aydınlatılmış bu mekânda zaman içinde ayrı bir zamandasınız. 15. yüzyıldan kalma medrese bütün güzelliklerin iç içe geçerek birleştiği bir yer sanki. Medresenin konuk ettiği serginin amacı ise "sanat yoluyla Mardin coğrafyasını sanatçılar, akademisyenler, öğrenciler ve farklı kültür topluluklarıyla hareketlendirmek, sanatta alışılagelmiş 'merkez' fikrinin tanımına yeni boyutlar getirmek".

'Sanat, Anadolu'ya tepeden inme gitmemeli'

Sergideki işlerin çoğu bu proje için özel olarak hazırlanmamış olsa da dikkat çeken yeni eserler de var. İstanbul'un çağdaş sanata doyduğu kesin. Bunun öte tarafında ise ağını genişletmeye çalışan bir damar var. Sanatın Anadolu'ya doğru kaymasının biraz ürküttüğünü söyleyen sanatçı Erdağ Aksel "Bu tür işlerin bir atımlık barut gibi olmaması lazım. İyi niyet yetmiyor, bazı şeyleri iyi planlamak lazım." diyor. Sanatçı Mehmet Güleryüz de tepeden inme sanat işlerinin tehlikelerinin olduğunu, öncesinde yöre halkının buna hazırlanmasının gerektiğini söylüyor. Güleryüz, biraz iyimser davranıp bu etkinliğin sürekli olmasını umut ediyor.

Döne Otyam ise sergi için şöyle diyor: "Mardin'de güncel sanat ile uğraşan pek çok genç sanatçı var. Özellikle Kızıltepe'de. Mardin halkı da sanata ilgili. Burada bir şeyler yapmak biraz cesaret istiyor. Sergideki işleri insanların anlaması mesele değil, kaç kişi İstanbul Bienali'ndeki eserleri anlıyor? Önümüzdeki yıl bölgeden genç sanatçılar da sergiye dahil olacak ve yaklaşık 50 kişiyle bir sergi açılacak. Kentin pek çok mekânını kullanacağız."

Serginin yabancı sanatçıları hallerinden memnun. Kosovalı Gani Llalloshi, 21 Euro adlı fotoğraf işiyle günümüz dünyasına ironik bir gönderme yapıyor. Llalloshi, tarihî bir mekânda sergi açmanın çok mutluluk verici olduğunu söylüyor. Sergideki eserlerin sigortasının olmaması sanatçıları biraz endişelendirmedi değil. Serginin küratörü Otyam, bu işe sigorta şirketlerinin pek yanaşmadığını söylüyor.

Sanatın Mardin'deki bu 'doğum'u bereketli olur mu bilinmez; ama ışığın ve gölgenin oynaştığı bu kentte sergi 30 Kasım'a kadar devam edecek.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
28/10/2009

21 Ekim 2009 Çarşamba

'Görünmeyen Umman' görünür oldu

Önce minik bir tembih: Az sonra neyzen Hacı Emin Dede'den aktaracaklarımızı 'sır' bilip kimseye söylemeyin(!). Son dönem Osmanlı'sının en önemli mutasavvıf, şârih ve musikişinaslarından Ahmed Avni Konuk'un (1868-1938) talebesi Ha­cı Emin De­de, çıraklarına şunu söyler: "Ah­med Av­ni Bey, It­rî-i za­man­ idi. Ama siz bunu başkalarına söylemeyiniz." Bazen öyle kitapların içine düşersiniz ki onu okuyup bitirdikten sonra resim yapmayı bilmeseniz de anlatılan kişinin portesini çiz deseler, hemen elinize kağıdı kalemi alır işe koyulursunuz. Zira sözü edilen kişi zihninizde canlanmış ve önünüze dikilivermiştir. "Ahmed Avni Konuk / Görünmeyen Umman" adlı kitap da (Klasik Yayınları) bu türden bir nefes alışın örneği. Savaş Ş. Barkçin'in hazırladığı eser, postacı Ahmed Avni Bey olarak bilinen, Hüseyin Vassaf'ın deyişiyle 'gizli bir inci' olan Ah­med Av­ni Konuk'un, hayatını anlatıyor. Bunun yanında onun üstadları, dostları, talebeleri ve etrafındaki insanlar okura eşlik ediyor. Kitap, Emin Dede'nin tembihleyerek "Zamanın Itri"si dediği Konuk'un irfanla örülmüş dünyasını gösteriyor.

İsminin önündeki pek çok sıfatı görünce yanına yaklaşmak biraz tedirgin ediyor. Bu eski devir insanının gözlüklerinin ardından ışıldayan sıcaklık sizi içine çekerken, hırkasının altında bin bir türlü cevher sakladığını fark edebiliyorsunuz. Bu siyah hırkanın içinden girince dokuz yaşında hem yetim hem öksüz kalan bir çocuğun hikâyesi beliriyor. Hıfzını tamamlayan bu çocuk, Galata Rüşdîyesi'ne oradan Dârüşşafaka'ya gider. Burası onun musiki ateşinin yakılacağı yerdir. Daha sonra padişah II. Abdülhamid'in emri ile yirmi bir yaşında 'İttihat Postahanesi'nin Galata'da bulunan 'Müdüriyet Kalemi Kâtipliği'ne atanır. Bu arada 1898'de Mekteb-i Hukuk-i Şâhâne'yi birincilikle bitirir. Selânikli Es'ad Dede'den Mesnevî okur. Arapça, Farsça ve Fransızca'yı çok iyi öğrenir. Yenikapı Mevlevihanesi Şeyhi Osman Selahaddin Dede'ye intisap eder, Mevlevi olur. Zekai Dede, Selanikli Esad Dede ve Ahmed Amiş Efendi onun tasavvuf terbiyesinde önemli bir yer tutar. Çok acı tecrübeler de yaşar. Cumhuriyet'in ilk yıllarında Kur'an okumak ve okutmak fiilen yasaktır. Bu 'fetret devri' sayılacak dönemde gayretini hiç eksiltmez. Mevlânâ'nın ve İbn Arabi'nin eserlerini şerh eden bir isim olarak hafızalarda yer eder. En kapsamlı mesnevi şerhini de o yazar. Konuk, ne nota bilir ne de saz çalar; lakin sağlam bir hanendedir. Geçtiği eserleri bütün incelikleriyle hafızasında tutması en önemli özelliğidir.

Savaş Barkçin, kitapta Konuk'u Hayat Yolu, Hizmet Yolu, Musiki Yolu, Tasavvuf Yolu, Şiir Yolu gibi başlıklarla ele alıyor. Bu yolların her birinde insan, mekân ve zaman kol kola yürüyor. Konuk'un 70 yıllık ömre edebiyat, musiki ve tasavvuf alanında verdiği eserleri nasıl sığdırdığına hayret ediyorsunuz. Kitabın sayfaları arasında ilerledikçe hırkasına bürünmüş Konuk'u gördüğünüzde İbnülemin Mahmud Kemal'in onun için söylediği "Mülevvence hafif, siyah bıyıklı, za'if, orta boylu, biraz öne mail, halîm, müeddeb, gayretli, kıymetli bir zât idi." sözlerine hak veriyorsunuz.

Hakiki anlamda bir aydın ile karşı karşıyayız. Akıl ve kalp genişliğinin gölgesinde öğrenme ve insanlara hizmet aşkı, Konuk'a kültür hayatımız içerisinde mümtaz bir yer ayırmamızı emrediyor. Barkçin, kitabın kimi yerlerinde Konuk ile ilgili bilinen yanlışlıkları ortaya koyarken, hazırladığı biyografi için şöyle diyor: "Bu eser, bu çok değerli insanı unutturmamak için yazıldı. Çünkü hatırlanan her şey, yaşayan ve yaşatılan şey demektir. Bir şeyin adı, o şeyin yâdıdır. Ahmed Avni Bey'in adını, yolunu, işini anlayabilirsek, bugünü de, geleceği de anlamak ve inşâ etmek imkânına erişiriz."

Türk klasik musikisinin son büyük bestekârı Zekai Dede'nin en önemli talebesi Avni Konuk'un o engin dünyasında ilerledikçe geldiği sağlam geleneğin izlerini görebiliyorsunuz. Yoğun bir emeğin ürünü olan bu kitabın sonunda ise Ahmed Avni Konuk'un, Esad Dede'yi anlattığı uzun bir mektubu, bazı musiki eserlerinin notası, en iyi güfte mecmualarından biri olan Hânende adlı eseri de yer alıyor.

Musa iğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
21/10/2009

19 Ekim 2009 Pazartesi

Brecht yakasında bir kıpırtı yok

Karşıda yaşlıca bir ses. Pek dertli: “20. yy tiyatro konusunda damgası vurmuş bir isimdi. Komünist olduğu için biraz uzak duruldu ama şimdi her kesim ona korkmadan yaklaşabiliyor. Ama gelin görün ki yeni nesil onu hiç okumuyor, kitapla alakaları yok.”

Malum 11. Uluslararası İstanbul Bienali’nin başlığı ‘İnsan Neyle Yaşar?’. Bu şarkı Bertolt Brecht'in Elisabeth Hauptmann ve Kurt Weill ile birlikte 80 yıl önce yazdığı Üç Kuruşluk Opera adlı oyunun ikinci perdesinin kapanış parçası. Brecht’in bu sorusu pek çok kimsenin dilinde. Alman edebiyatının usta isimlerinden oyun yazarı, şair Brecht’in kitaplarına ilgi nasıl diye merak edip kitapçılarda şöyle bir lam elif çizdik. Raflarda pek bir kıpırtı yok. Brecht’in kitapları yine sessiz sakin en uç köşelerde bekleşiyor. Öyle Bertolt Brecht ne söylüyor diye merak edip, kitaplarını alan eden yok.

Yukarıdaki dertli sesin sahibi ise Brecht’in yayın haklarını elinde bulunduran Mitos Boyut Yayıncılık’ın sahibi Yılmaz Öğüt. On yıldır Brecht’in kitaplarını yayımlıyor. Beş yüzü aşkın tiyatro oyunları, incelemeleri ve tarihi ile ilgili eser yayımlayan yayınevi, kendini tiyatroya adamış. Bienal vesilesiyle Brecht’e kitapçılardan, halkımızdan ilgi nasıl diye soruyoruz? Öğüt ümit kırıntıları barındıran bir sesle; “Yazın zaten işler kötüydü, kitapçılardan da yeni bir talep yok. Bir iki bir şey var ama öyle elle tutulur değil. Gözle görülür fark edebilen bir şey henüz olmadı. Normal zamanlarda da Brecht okunmuyor. Bienal’den de bir umudumuz yoktu. Bin tane Brecht basıyoruz, on beş sene de bitmiyor. Ciltli özenli bir baskısını çıkardık. Son iki cilt kaldı onları da basıp Bertolt Brecht külliyatını bitireceğiz.”

Öğüt umudunu biraz sonbahara bağlamış. Ona göre okulların açılmasıyla belki ilgi biraz daha artabilir Brecht’e karşı. Öğüt bir eleştiri de getiriyor; “Eskiden insanlar tiyatro oyununu okuduktan sonra izlemeye giderdi. Şimdi ise okumuyor, nasıl olsa izleyeceğim diyor. Nerden nereye geldik, üzücü.”

Bienal’e başlık olan şarkının yazarını pek kimse merak etmiyor anlaşılan. Kısacası Brecht yakasında yeni bir şey yok. Bu ironi ustası yazarın kitapları aynı köşe raflarda bekleşip duruyor.

Musa İğrek

19/10/2009

16 Ekim 2009 Cuma

Usta yazarların odasına yolculuk

Elli altı yaşında bir derginin 'evvel'ine gidelim önce. The Paris Review, Paris'te Harold L. Humes, Peter Matthiessen, George Plimpton tarafından 1953'te yayımlanmaya başlar. İngilizce olan dergi pek çok edebiyatseverin, yazarın, şairin kısacası dünya edebiyatının 'cümle kapısı' olur.

Yılda dört kez çıkan dergi, özellikle yaptığı röportajlarla sağlam bir gelenek oluşturur. Truman Capote, Ernest Hemingway, William Faulkner, T.S.Eliot, Octavio Paz, G.Garcia Marquez, Italo Calvino, Simone de Beauvoir, Philip Roth, Orhan Pamuk bu söyleşi halkasının içindedir. Roman sanatı, şiir sanatı başlıklı röportajlar derginin pek çok tutkununun olmasındaki en büyük sebeptir. Çünkü bu uzun söyleşilerde dünyaca ünlü yazarlar meslek sırlarını, kendilerine ve yazıya dair tüm hallerini 'perdesiz' anlatıyor. (Bunda röportajı yapanların usta işi sorularının etkisi yok değil.) Halen New York'ta yayımlanan 56 yaşındaki bu derginin kısa tarihçesi böyle.

Edebiyat dergilerinin klasikleri arasında yer alan The Paris Review'un yayın yönetmeni Amerikalı gazeteci-yazar Philip Gourevitch, 2006'da derginin röportajlarını derlediği aynı adlı bir kitap yayımlar. İlgiyle karşılanan eser, edebiyatseverler için bir hazinedir. Bize bakan yönü ise bu kitabın şimdi Türkçede olması. Yazarın Odası adıyla TİMAŞ Yayınları'ndan çıkan kitapta Truman Capote, Ernest Hemingway, T.S.Eliot, J. Luis Borges, Rebecca West, Graham Greene, William Faulkner, G. Garcia Marquez, Stephen King ile yapılmış söyleşiler yer alıyor. Kitaba Orhan Pamuk da bir önsöz yazmış.

Faulkner röportajını 25 yaşında iken bir kutsal metin gibi okuduğunu söyleyen Pamuk şöyle diyor: "Yazması dört yıl alan ve sonunda altı yüz sayfayı bulan ilk romanım Cevdet Bey ve Oğulları'nın bir yerinde takıldığımda, sigara kokulu küçük odamdaki masadan içgüdüyle kalkar, umutsuzlukla divana ken­dimi atar, yeniden okuduğum Faulkner'in, Nabokov'un, Dos Passos'un, Hemingway'in ya da Updike'ın bir röportajıyla yazarlığa inanmaya, yolumu bulmaya çalışırdım. Röportajları öncelikle bu yazarların kitaplarını sevdiğim için, onların yazar­lık sırlarını, roman dünyalarını nasıl kurduklarını anlarım diye okuyordum."

Söyleşiler arasında ilerledikçe usta yazarların yazı sanatına dair sırlarını kolayca görebiliyorsunuz. Kimi zaman sohbet havasında, kimi zaman hafif tartışmalı geçen konuşmalar bir döneme ışık tutacak yorumlar haline bürünebiliyor. Röportajı yapanın yazar ile ilgili yorumları da okuru, söyleşiyi okumaya hazırlıyor. Kitabın, dünya edebiyatının ustalarını merak edenleri mutlu edeceği kesin.

Söyleşilerden notlar...

Truman Capote: "Bir yazar üslup edinemez. İnsan uğraşarak gözünün rengini değiştirebilir mi? Aynı şekilde üsluba da bilinçle ulaşılabileceğini sanmıyorum. Her şey bir yana, üslup insanın ta kendisidir."

Ernest Hemingway: "Bir kitap ya da öykü yazmaya başladığımda her gün sabahın ilk ışıklarıyla çalışmaya başlarım. Çalışma ortamımı bozacak hiç kimse yoktur o saatlerde, hem sabahın serinliğinde yazdık­ça ısınırsınız."

G.Garcia Marquez: "Şöhret her yaşta kötü. Kitaplarımın bir tür ticari ürüne dönüştürüldüğü kapitalist ülkelerde ölümümden sonra tanın­mayı isterdim."

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
16/10/2009

14 Ekim 2009 Çarşamba

Giderken herkesi birleştirdi

12:16 Posted by Musa İğrek No comments
Türk bayrağına sarılı tabutla içeri girerken derin bir sessizlik hâkimdi. Salonun merdivenlerinde, balkonunda bekleşen herkes Avusturyalı filozof Ludwig Wittgenstein'in 'Üzerine konuşulamayacak şeyler hakkında susmalı.' sözünü duymuş gibiydi. Ölümün geride bıraktığı bu suskunluk bir yana, birbirine yakın duran insanlar, bir teselli arıyordu. Anılar zihinlerde kare kare yan yana geliyor, oradan da tabutun önüne düşüyordu.

Bu kez sahnede Türk sinemasının usta ismi Halit Refiğ vardı. İstanbul'da pazar günü tedavi gördüğü hastanede 75 yaşında hayatını kaybeden yönetmen için önce Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nde bir tören düzenlendi. Törende, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Rahmi Aksungur, Halit Refiğ'in öz geçmişini okudu. Refiğ'in çok sevdiği hocalarından birisi olduğunu söyleyen Aksungur, usta yönetmen ile anılarını anlattı. Ardından sözü salondakilere verdi. Şüphesiz herkesin söyleyeceği şeyler vardı.

Aşk-ı Memnu filminin yapımcısı Tekin Özertem "O bir düşünürdü. Türk insanını ve Türkiye'yi düşünürdü. Her zaman (Türkiye) diyen bir insandı. Refiğ'in gittiğine inanmıyorum. Biz yaşadıkça yaşayacaktır." diye konuştu. Halit Refiğ'in cenazesi, törenin ardından Teşvikiye Camii'ne götürüldü. Teşvikiye Camii'ne gelen kalabalık namaz vaktini beklemeye koyuldu. Caminin bahçesi gittikçe doluyordu. Işıkçısından setçisine, asistanlarından kameramanlarına, yönetmeninden figüranına, yolu Halit Refiğ ile kesişen herkes oraya toplanmıştı. "Başımız sağ olsun" cümlesi eşliğinde yıllar sonra birbirini görenler, kucaklaşanlar, teselli arayanlar... Türk sineması Altın Portakal Film Festivali'nden dolayı Antalya'ya tezgâhı kurmuş olsa da Yeşilçam emektarları, usta yönetmeni yalnız bırakmadı. Çelenklere şöyle bir göz atınca Refiğ'in cenazesinde belki çok uç noktalarda sayılabilecek insanlar bir bahçede toplanmıştı.

Sinema oyuncusu Müjde Ar ile birlikte camiye gelen Halit Refiğ'in eşi Gülper Refiğ, taziyeleri kabul etti. Ayakta durmakta zorlanan Refiğ, yaşadığı acıyı yakasına taktığı eşinin fotoğrafı ile hafifletmeye çalışıyordu. Törene, Halit Refiğ'in ailesi ve yakınlarının yanı sıra sanat dünyasının önde gelen isimleri ve çok sayıda vatandaş da katıldı. Fatma Girik, Türkan Şoray, Yıldız Kenter, Fikret Hakan, Perihan Savaş, Çolpan İlhan, Sibel Turnagöl, Orhan Gencebay, Altan Erkekli, Kıvanç Tatlıtuğ, Korhan Abay, Türker İnanoğlu, Nuri Alço, Hüseyin Gülerce, Harun Tokak, Hilmi Yavuz, Ömer Erdem, Gülşen Bubikoğlu, Şahnaz Çakıralp ve gözyaşlarını tutamayan Selim İleri'nin yanında törene Kadir Topbaş ve Ercan Karakaş gibi çok sayıda siyasetçi katıldı. Halit Refiğ, cenazesinin ardından alkış tutulmamasını istemiş olsa da alkışlar caminin bahçesinde yükseldi.

Öte yandan Refiğ Antalya'da sinema sanatçılarının katıldığı törenle anıldı. Törende, Refiğ ile Yeşilçam döneminden bu yana birlikte çalışan sanatçılar sahneye çıkarak, yönetmeni ve anılarını anlattılar. Anma töreni, Refiğ'in, 'Karılar Koğuşu' filminin gösterimiyle sona erdi. İstanbul Dolmabahçe Camii'nde ise Halit Refiğ için mevlit okundu.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

14/10/2009

6 Ekim 2009 Salı

Yüksel Arslan returns to his homeland

18:10 Posted by Musa İğrek , No comments
Paint in tubes seemed artificial to him. It was as though the soul of a muralist from a very old age had in some way mixed with his. He was constantly seeking colors he could call his own. One day, during his search for the natural, he found a formula in a book about prehistoric art. The writer of the book he bought from a bookstore at İstanbul's Tünel whispered into his ear the formula he had been searching for a long time. Everything was very clear; there he had a list of natural ingredients: soil, honey, egg, bone marrow, soap, herbs, oil… He mixed up the ingredients and boiled the mixture to make his own paint, he then applied the mixture to paper and glazed the paper with flint. He defined the contours of the figures with a sharp pencil; he painted his works with soil paints and Indian ink. Inspired by old bookbinders, he treated his works with water in which tobacco had been boiled to protect his works from insects. He named his unique style “arture”: a combination of the words “art” and “peinture,” the latter being the French word for painting.

This is why Yüksel Arslan, the 76-year-old Paris-based Turkish artist, does not count himself as part of any art movement. He combines painting, poetry and philosophy in a single medium. His works are not adorned with dreams, but they resemble a world built up of words. Looking at Arslan's works, one can almost hear the sound of a pen moving on paper. The secret behind Arslan's work is hidden in the act of reading, which takes up most of his time. He transfers his musings, as drawings and sketches, into small notebooks -- and there are many of these notebooks.

Turkish author Ferit Edgü defines Arslan with these words: “He likes to draw a picture of a thought; for this reason, the title of ‘painter' does not really fit him. He likes to call himself a sketcher-painter; however, calling him a ‘sketcher-writer' probably more aptly describes his work because he writes as much as he draws.”

Now let's lend an ear to what Arslan says about himself: “I immediately understood in the beginning of the adventure that painting was not an objective, but could only serve as a means for me. I needed to find something else; some other means of expression; something in between painting and writing, or painting and poetry. I can even go as far to say ‘another branch of art'.”

Arslan was born in 1933 in İstanbul's Eyüp district to working-class parents; his father was a factory worker, and his mother was a housewife. He made a name for himself at a rather young age in the small neighborhood called Bahariye where his family lived. When he went to high school, he delved into the magical world of literature. Instead of enrolling in a fine arts academy, he chose to study art history at university. He opened his first solo exhibition in İstanbul in 1955. In 1961 he went to Paris upon a letter he received from Edgü. That was a milestone in his life. In 1970, he settled in Paris and did not return to his homeland -- up until his current retrospective at Santralİstanbul. This is a significant return as Santralİstanbul is located near Arslan's childhood home on the Golden Horn coast.

The retrospective offers an extensive selection from Arslan's work, starting from the 1950s to his present-day artwork, covering both the period before he introduced his “Arture” technique and after. Among the series featured in the show are "Artur(c)s," "The Capital," "An Attempt at Updating The Capital," "Influences," "Autoartures," "Man" and "New Influences," as well as a selection of the thousands of sketches he has drawn while creating these series.

The selection, brought together by curator Levent Yılmaz, features more than 500 works by the artist. Animals, humans, insanity, disease, hardship, poverty, capitalism, spirits stuck in between worlds and the lives of filmmakers and composers all appear as subject matters in Arslan's works, which are assembled in the form of series. Additionally, the collection includes his notebooks and his photographs and correspondence with people who have helped shape his artistic standpoint and intellectual outlook.

Arslan's unique, witty works can be seen until March 21, 2010, at Santralİstanbul.

Musa İğrek, İstanbul

Today's Zaman

06/10/2009

5 Ekim 2009 Pazartesi

‘Kalp bilgisi olmadan, metin yarı ölüdür'

15:45 Posted by Musa İğrek , No comments
Yazar Sema Kaygusuz, Yere Düşen Dualar adlı ilk romanından sonra, Hızır’ın peşine düştüğü ‘Yüzünde Bir Yer’ romanıyla çıkageldi. Ardına koyulduğu ‘sır’ onu kendi hikâyesine çıkardı. İlk meselesi Hızır olsa da bu yolculukta babaannesinin yaşadığı ama asla konuşulmayan 1938 Dersim Katliamı ile karşılaştı. Bu ardından hiç konuşulmayana ‘utanç’ adını verdi. Romanda onu betimledi. Söyleşimizin sonunda okurların işini kolaylaştıracak/zorlaştıracak bir görme sözlüğü de ortaya çıktı.

Yüzünde Bir Yer, gerçek bir hikâyeden, sizin hikâyenizden yola çıkıyor. ‘Utancını biliyorum.' diye başlıyor. Anlatıcının kahramana teslim etmeye çalıştığı ve babaanne Bese'nin bıraktığı bu utancın öncesinde ne var?

Bese'nin bıraktığı utancın öncesinde, 1938 Dersim Katliamı var. Romanın ilk kahramanı Bese 1938 Dersim Katliamı'nı görmüş, ailesini kaybetmiş, göç sırasında başından tuhaf bir olay geçmiş, daha sonra Samsun'un bir köyüne yerleştirilmiş bir sürgün. Ama ne olup bittiği sonraki kuşaklara hiç anlatılmamış. Bilinçli bir susma hali. Biz bu suskunun yeni kuşağa bıraktığı etkiyi okuyoruz. Belki bilirsiniz, kimi evlerde konuşulmayan tabulaşmış konular vardır. Suçlar, sırlar, ölüm, ayrılık, intihar olayları gibi, bunlar çocukların yanında konuşulmaz. Bu konuşulmayan mevzu, öyle ortalarında basbayağı bir küre gibi duruyordur aslında. Suskunluğun ta kendisidir bu. Dolayısıyla suskunluk cismani bir şey. Ben işte o taşlaşmış sessizlikten esinlendim. Tanıdığım bir şeydi bu. Ortada bir sürgün var, zorunlu iskân var, katliamlar, tanıklıklar var. Bu ya ima ediliyor ya da konular değişiyor. Sonra anladım ki utanç durduruyor insanı. Benim peşine düştüğüm, insanın insanlığından utanmasıydı. ‘Ben niçin hayatta kaldım?' sorusunun utancı. Roman üzerine çalışırken Dersim Katliamı'ndan sağ kurtulmuş bazı kişilerle görüştüm. Asla isimlerini duyurmamı istemiyorlardı. “Kayıt ediyor musun?”,“Söyletme beni kızım” diyorlardı. Çok ciddi bir devlet korkusu ve yaşadıkları yüzünden travmatik bir korku vardı üzerlerinde hâlâ.

Romana 1938 Dersim Katliamı'nın dile getirilişi diyebilir miyiz?

Böyle diyemeyiz. 1938 Dersim Katliamı'nı anlatmayı seçmedim. Ona yer verdim. Yaşanan olayları bir nedensellik olarak ele aldım. Bunu seçmemin nedeni kendi yazınsal anlayışım. Çok acı bir tarihî vaka var ve bu, bir romanda pekâlâ yazılabilir. Ama benim amacım bu değildi. Ne olup bittiğiyle değil de, her şey olup bittikten sonraki insanın bilinç dışında ne olduğuyla ilgiliyim, samimi bir şekilde bunu anlatmak istedim. Tanık olduğum ve bildiğim bir duygu durumunu yazdım.

Dersim Katliamı'nı politik olarak ele almamanızın nedeni sadece roman sanatı ile ilgili o zaman?

Tarihte ne olup bittiğini orijinal kaynaklarından kolaylıkla öğrenebilir okur. Ama tarih kitapları suskunluktan söz edemez. Politik dilin ise başka sorunları var. Daha indirgemeci bir dil kuruluyor ister istemez. Hem roman bir bilgi alanı değildir, daha çok bir vicdan alanıdır. Gerçekten çok gerçeklikle ilgilenir. Benim odaklandığım konu ‘bir katliamdan sonra kalmak' nasıl bir şeydir, onun peşine düştüm. ‘İnsan olma mahcubiyeti'ni anlamaya çalıştım. Bir insan bir insana bunu nasıl yapar? Romandaki utanç bunlara denk geliyor. Kendime sorduğum sorular bunlardı.

Yapmaya çalıştığınız tam olarak neydi peki?

‘Sır'la ilgilenmek istedim. Babaannem otlarla, börtü böcekle ilişkisini, nasıl yemek yapılacağını ve imanını, Hızır'la ilişkisini hemen hemen her şeyle ilgili bilgisini aktardı bana. Onu yılda 10-15 gün görüyordum. Bu kadar çok tesir etmesinin sebebi onu çok az görmemdi sanırım. Ama katliam konusunda hep sustu. Ben de onun niçin sustuğunu merak ettim. Roman sanatından anladığım da budur; ‘onun niçin sustuğu' bir roman konusudur.

Sonraki kuşaklara devredilen ve sizin ‘utanç' olarak adlandırdığınız şeyi nasıl ele aldınız?

O utancı buldum ve betimlemeye çalıştım. Yukarıdan bakan bir yazar sesi de koymak istemedim metne. Saptadım, hepsi bu. Nasıl giderilir, tamir edilir diye de düşünmedim. Kahramanıma bir ayna tuttum. Aslında ilk meselem Hızır'dı. Hızır üzerine pek çok okuma yapıyordum, sonra Hızır'la niye ilgileniyorum diye kendimi bir iç sorgulamadan geçirdim. Çocukluğumda dinlediğim masalların nasıl güçlü bir figürü olduğunu, bu figürün içime ne kadar yer ettiğini keşfettim. Hızır beni kendi hikâyeme çıkardı ve ondan sonra romanı yazmaya başladım.

Bir sarkaç misali bir uçtan bir uca salınan bu anlatıcı ‘iç sesi' nasıl tanımlarsınız?

İç sesimiz dalgalıdır, çağrışımlarla, hatıralarla ilerler, geriye çağlar öncesine dönebilir. Tüm iç sesler zordur. İnsanın kendisiyle karşılaşmasından daha büyük bir çarpışma olamaz. Bu romanda kendimi kendimle hırpaladım, diyebilirim. Yazmak epey zorladı ama bütün haklarım helal olsun.

Romanın kahramanından çalıntı bir sesle konuşan bu iç sesi ikinci tekil şahıs aracılığıyla anlatmakta zorlandınız mı? Bu ses sanki sahibinin ne aynısı ne gayrısı…

Teknik olarak çok zordu. Onun hem içini biliyor, hem ona sesleniyor. O tondaki samimiyeti tutturmak çok zor. Hem her şeye muktedir olan hem ona sen diye seslenen biri. Ses özden çıkıyor ama dışarlıklı bir tonda konuşuyor. Uhrevi bir ses olmaması gerekiyordu. Kahramanla eşiti gibi konuşuyordu. Zaman zaman azarlayan, zaman zaman da şefkat gösteren bir anlatıcıydı. Dediğiniz gibi, o iç ses sahibinin ne aynısı ne gayrısı.

Yere Düşen Dualar romanınız için, "İnsanlara, ruhuna baktırmaya yeltenen ve insanın ruhuna dokunmak isteyen biri olarak, kalbi en yukarı koyup göğsümden düşünerek yazdım bu romanı," demiştiniz. Yüzünde Bir Yer'i nasıl yazdınız?

Bunu da aynı şekilde yazdım. Kalp ve akıl bilgisi bu topraklarda çok belirgin. Yazı yazarken her ikisinin de çok önemli olduğunu düşünüyorum. Kurgu, matematik akıldır hep. Ama kalp bilgisi bazen dişil olandır (diğeri daha maskülen bilgi), o olmadan metin yarı ölüdür, şiirsizdir. Bu romanda sarmal düşünmek istedim. Bilinçdışı, olay örgüsü, birbirine sarmalanan temalar, romanı öyle kurguladım.

Hızır da kalbe yakın bir yerde duruyor zaten…

Evet, o akılla kavranılacak bir şey değil. Maneviyatla, kültürle, kutsiyetle, gelenekle kavranacak bir şey. Onun bir teselli gücü var. Gayb âlemi ile yeryüzü arasında, berzah makamında bir yerde. Okuduğum antropolojik metinlerde epey şaşırdım aslında. Dünyanın yarısında farklı farklı isimlerde hep Hızır varmış meğer. Çok güçlü bir figür.

İnsan neden bir Hızır ister?

Teselli edici, uysallaştırıcı bir yanı var galiba. Benim aklım agnostiktir. Bu yüzden kendi kahramanlarım üzerinden gidelim: Örneğin Bese, bu sürgün kadınının muazzam bir inancı var. Allah, Dersim inancında Ra Haq diye geçiyor. Bese hep ondan güç alıyor. Acıyla baş edebilmek için ona yaslanıyor. Ben açıkçası onun maneviyatına saygı duymak istedim. Romanda tek korunmuş karakter Bese zaten.

Peki, romanın kahramanı fotoğrafçı kızın istediği ne?

Bu maneviyatı fanteziye dönüştürmek galiba. Onun incirle, Hızır'la, fotoğrafla olan ilişkisinde bence bir yanlışlık var. Şiirsellikten uzak. Oysa Bese'nin hayatında has bir şiirsellik var. Torun buna çok öykünüyor ama onun gibi olamıyor, hissedemiyor. Başkasının maneviyatını taklit etmeye kalkarsan bu seni sofu yapar, sanatçı olarak da sofu yapar. Fotoğrafçı kız kendinden bir hayata tutunmuyor, ruhsal bütünlüğüne uygun bir şey seçmiyor.

Kahramanın peşinde olduğu şey, dünyevileşen günümüz insanının bir maneviyat arayışı mı? Daha da ötesinde tutunduklarının kendinde emanet durması mı?

Tutundukların senden olmalı. Çok yüzeyselliğe, aynileşmeye, homojenliğe itiliyor olsak da kendi iç dünyamızda hâlâ kendi metaforumuzu yaratıyoruz, kendi imgelem dünyamızı kuruyoruz. Kişisel korkularımız, inançlarımız, rastlantıyla olan ilişkilerimiz başka başka. Kimisi bu rastlantıya büyük bir nedenin parçası olarak, kimisi de şaşırtmacalı bir tesadüf olarak bakar. Bu bile düşünsel bir yordamdır. Bir başkasının maneviyatını sen kendine devşiremezsin, bir sanatçının üslubunu da alamazsın. Bunu yaptığında onu taklit etmiş olursun. Ondan bir şey öğrenip kendinden doğurman lazım.

İlk romanınızda ‘üzüm' vardı. Şimdi de ‘incir'. İncire bu övgü neden, anlatıcının deyişiyle, incire böylesine öykünmek bir saptırma mı?

Romanda fotoğrafçı kadın incire bir ad veriyor. Sen ona kendinden bir ad vererek, kendine benzeterek onu insanlığa esir ediyorsun aslında. Onu kendi haline bırakabilse keşke. Doğanın karşısında daha alçakgönüllü olabilse... Romanda kahramanın incire öykünmesi bence bir saptırma.

Anlatıcı “Hep bir Hızır istiyorsun her şeyi açıklayacak”, “Hadi uyan artık. Uyan… Hızır olmaya dayanamazsın” diyor. Hızır ne söylüyor günümüz insanına?

Bilemeyiz, bir sırdır o. O sırrı kendi halinde bırakalım. Bese'nin, “Hızır'a gittim” demesi bir sırdır. Bunu deşifre etmekle, yeryüzünün sırlarının altını deşmeyelim. Onların altına anlam döşemekle onları bozuyoruzdur belki. Bu romanın özü de bu: “Sen kendi ruhsal gerçekliğini kendi özgün imgeleminden kur, Bese'ninkini rahat bırak. Biliyorum ona bağlısın, ondan sana kalan bir utanç, bir suskunluk var ve onun anlattığı şeyler seni Hızır'a çekiyor. Ama sen başka birisin artık. Başka bir hayat deneyimin var, başka bir zamandasın. Belki de sen ondan miras kalan insan olma mahcubiyetiyle iyileşeceksin.” Şimdi size metni açıklarken bir üst tona çıkıyorum ister istemez. Yazarken üstten olmaması için elimden geleni yaptım. Aslında bakmayın, bunları konuşurken kitabı da bozuyoruz. Okurla yazar arasındaki mahrem ilişkiye biraz müdahale ediyoruz şimdi. Artık bu söyleşiler bir gereklilik biliyorum, bunu kabul ediyorum ama hâlâ benimsemiyorum.

Kadim hikâyelerin nasıl bir etkisi var okur üzerinde? Sema Kaygusuz ne yapmak istiyor bunları anlatırken?

Yeni bir şey yok. Hulki Aktunç'un çok güzel bir sözü var: “Ben henüz yan yana gelmemiş sözcükler olduğu için yazıyorum.” Yeni bir hikâye yok, yeni üsluplar, yordamlar, söyleyiş biçimleri var sadece.

Romanda ‘incirin lisanı' olarak geçen şey bu mu?

Evet bu. Yeni bir dil arayışı, dil kurma ama kalıp halinde insan hikâyeleri aynı. Habil ile Kabil hikâyesine bakın, bir de günümüze. 30 yıldır iç savaş var burada.

Romanlarınızdaki okurun da kolayca hissettiği ‘kusursuzluk' arayışı sizi yormuyor mu?

Yoruluyorum ama bu yorgunluktan muazzam bir haz alıyorum. Seve seve çalışıyorum. Bütün bir gün bir yere kapanıp bir cümle çıkarmak beni mutlu ediyor. O haz beni tatmin ediyor.

Sanki bu yüzden romanlarınızı okumak çok fazla özen ve emek istiyor…

Galiba doğrusu da bu. Özen ve emek yaşadığımız her alana müdahale etse keşke. Üstlendiğimiz her işi, işin kendisi için yapmaya çalışsak... Adanmak, bir eylem biçimidir benim için. Romanı kendisi için yazarım. Ona adanırım. Okumak da öyle bir şey. Roman, okunmak üzere yazılır, tüketilmeye değil. Defalarca okuduğum kitaplar vardır mesela. Bunu herkese de öneririm. İyi bir metin okuduğumda yazarın zanaatkârlığı ruhuma dokunuyor. Ben de aynı ilişkiyi okurla kurmak istiyorum. Herkesin beni sevmesini beklemiyorum. Çok kitlesel bir hedefim yok. Kitabı yazarken bir doygunluğa ulaşıyorum zaten. Elbette, okuru olmayan yazar olmaz. Yazarı ışığa tutan okurdur. Ama yiyip bitiren okuyucudan söz etmiyorum burada, özümseyen okurlardan söz ediyorum. Adanmış bir yazar ötekine yazıyorsa da öteki için yazmıyordur. Dolayısıyla, okuyorsak yazıyla düşünmenin sorumluluğunu üstleneceğiz hepimiz. Ben hazla ilgileniyorum, eğlenceyle değil. Üstten bir ton tutturup hayatla ilgili reçeteler vermek gibi bir niyetim de yok.

Kitap Zamanı'na yazdığınız “Benim Kitaplarım” yazısında “Hiç okumamış olmasına rağmen, bir dolu hikâye anlatan, kendisi de benim en büyük hikâyem olan babaannem, bilginin değil bilgeliğin kıymetini, farkında olmadan aklıma sokmuş olmalı. Ya da ben bir babaanne yaratıyorum kendimden, kim bilir.” demiştiniz. Babaanneniz bu romanda da var. Nedir sizi sürekli onun kucağına atan?

Tüm romanı yazmama sebep olan şey aslında. Çocuklarına çok düşkün, tütün fabrikasında işçilik yapan bu sürgün kadının ayakta kalma azmine her zaman hayranlık duydum. Onun bilgeliği, söz söylerkenki ustalığı, maneviyatı beni hep büyülemiştir. Romanda Hızır ile ilgilenirken babaannem karşıma çıktı. Bu anlamda roman benim kendi kişisel incir çağım. Her şeyin kendi iç zamanı var, onu kendi zamanına bırakmak lazım. Hızır benim toprağımda vardı ve çıktı. Tohum olarak içime ekilmişti bu. Babaannemden ne öğrendiğimi yeni öğrendim. Ama artık babaannemi geride bırakmak istiyorum.

Bu roman bir anlamda babaannenize bir vefa borcu mu?

Vefa diyemeyiz pek. Aramızda öyle alacak verecek ilişkisi yoktu. Doğal bir ilişkiydi bizimkisi. Hukuksuz, koşulsuz, yaban bir ilişki. O artık bir matruşka gibi içimde, karnımda. Tam anlamıyla içime aldım. Birleştim onunla. Geride bıraktım derken bunu söylemek istiyorum. Şimdi başka bir yolculuk başladı.

Esir Sözler Kuyusu kitabında şöyle bir duanız var “Ey benim güzel Allah'ım! Yetkinlikten, okuruna güvenmeyen kör parmağım gözüne metinler yazmaktan beni koru. Bırak bir gözüm hep kapalı kalsın. Bundan sonra yazarken hiçbir şeyi aktarmak, kurmak, hesaplamak istemiyorum. Dileğim duyumsamak, yalnızca duyumsamak... “ Kabul oldu mu bu?

Bu kendi maneviyatımla, evrenle ve yazı ile kurduğum bir ilişki. O ahit geçerli, hâlâ aynı fikirdeyim. Esir Sözler Kuyusu benim ilk hikâyelerim ama ben onları sakladım, yirmi sekiz yaşında yayımladım. Yetkinlik tehlikelidir. Bir süre sonra ayağına dolanabilir. Kendini, kendi dünyanı ezberlersin. Kendini kullanmaya başlayabilirsin mesela. Bundan korunmak için hiçbir zaman kitap yazıyorum diye düşünmedim. Her keresinde bir hikâye, bir roman yazıyorum dedim kendime. Hiç daha önce roman, öykü yazmamış gibi bir merak, ilgi, deneme duygusu ile yazarsam ilk kez yazı yazan o Sema'ya sahip çıkmış olurum, diye düşündüm. Onun geride kalmasını istemiyorum…

Bu ne katıyor size?

Yenilik katıyor, cesaret veriyor. Ezberlememi, hayata uyumamı engelliyor.

Günümüzde bazı hikâyecilerde hikâyeden romana geçmek şeklinde bir eğilim var. Sizin için de aynı şey geçerli mi?

Öyküden romana geçmedim. Bir geçiş olmadı, hâlâ öykü yazıyorum. Sadece yayımlamadım. Sinema senaryosu yazdım, yine birtakım piyesler tasarlıyorum. Yazı ile olan ilişkimi tek bir türe indirgemedim. Bence öyküden romana geçilmez de. Öykü romanın kısası değildir, bir alt türü değildir. Öykü çok zorlu bir sanattır. Öykücü olarak kendimi aşmak istiyorum, o yüzden bekliyorum. Öykü üzerine düşünüyorum. Bazı temaların yeri roman bazılarının yeri öyküdür. Bu temalar bizi türlere sürüklüyor. Yere Düşen Dualar'ın başına ben roman yazacağım diye oturdum, öyküden romana geçeceğim diye değil.

Bu yolculuk size neler verdi, neler aldı sizden?

Benden bir şeyler almaktan öte çok şey kattı. İfşa edilemez olanın betimini ortaya çıkardı. Kişisel olarak, özgürleştirici bir metin haline geldi. Bir sıçrama sağladı. Beni bütün otosansürlerden arındırıp daha açık bir yazar haline getirdi. Mesela, meraklarım değişti. Önceden dışarıya bakınırdım, şimdi önüne bakarak düşünen biriyim.

Yere Düşen Dualar'ın serüveni epey bereketli olmuştu, kitap çeşitli dillere çevrilmişti. Bu kitabın da öyle olacağını düşünüyor musunuz?

Öyle olmasını hayal ediyorum, ümit ediyorum.

***

Yüzünde Bir Yer için ‘görme sözlüğü'

Zaman: Küre

Ölüm: Beyazlık

Hızır: Ağlayan tanrı

Zülkarneyn: Çift boynuz

İncir: Gizil akıl

Kuyu: Sonsuzluk

Aşk: Bütünleşme

Ölümsüzlük: Yanılsama

Kadın: Kadın olmanın başlangıcı

Evren: Sır

Su: Arınma

Taş: Canlılık

Üzüm: Efsane

Rüya: Gerçekliğin ta kendisi

Munzur: Acı su

Zeytin: Uygarlık

Fotoğraf: Görme yordamı

Yüz: Coğrafya

Ses: Tılsım

Göz: Ahlak

Uyku: Derinlik

Harf: İşaret

Kul: Teslimiyet

Süleyman: Ölümlülüğün en görkemlisi

Ateş: Dilek

Sır: Sezgi

Musa İğrek
Kitap Zamanı
Sayı; 45
05/10/2009