28 Eylül 2009 Pazartesi

Bienalin en 'yerli' yüzü Hayri Efendi(!)

11. Uluslararası İstanbul Bienali'nin üç mekânından biri olan Feriköy Rum Okulu'nun birinci katında iki göz oda... Odanın sakini, 30 yıl önce Erzincan'dan çıkıp gelen Hayri Efendi... Evde eşi ve iki çocuğu. Yıllarca zil seslerine, çocuk sesleri karışmış bu bahçede. İnsan bir 'şey'i sevince onu her şeyiyle kabul edermiş; o da bu gerçeğin tam kalbinde, okulun hademesi olarak işine sarılmış. Hem onun, hem okuldakilerin bakışı dil, din gibi farklılıklardan uzakmış. Lakin çocuk sesleri her yıl biraz daha eksilmeye başlamış. Kendi çocukları büyümüş, hane halkı çoğalmış. Eşi ve dört çocuğuyla kazan dairesinin hemen üstünde mutlu bir ömür geçirmişler. Bu arada hacca gitmiş, çocukları kendi ekmeklerini kazanacak yaşa gelmiş. Kendisinin de emekliliği gelmiş. Vakfın başkanından helallik istemeye gittiğinde, "Hayri Efendi, sen gitmeden, sana kimse git demez..." demişler. O da eşiyle birlikte okulda kalmaya devam etmiş. Hayri amcanın her şeyi buradan ibaret, bazen camiye, bazen pazara, bazen de torunlara gitmesi dışında.

2003'te çıkan bir kararla Feriköy Rum Okulu öğrenci eksikliğinden dolayı kapanır. Hayri amca okuldaki çocukların eksikliğini kendi torunlarına sığınmakla giderir. Dört katlı kagir bina suskundur artık. Her şey ona emanet edilerek kapılar kapanır. Ta ki 11. Uluslararası İstanbul Bienali'ne kadar.

Bienalin üç sergi mekânından biri olan Feriköy Rum Okulu'na yolu düşenler yılların müstahdemi 61 yaşındaki Hayri Coşkun'u görmüşlerdir muhakkak. Sergi mekanından biri zannedip iki göz odasına girenlerden, bahçedeki çamaşırlarını bienalin işlerinden zannedenlerden biri de siz olabilirsiniz. Odanın kapısına "Lütfen buraya girmeyin." yazısını assalar da meraklı sanatseverler göz ucuyla arada bakınıyor.

Bienal hazırlıklarında epey yardımı dokunmuş Hayri amcanın. Ekiple birbirlerini pek sevmişler. Onunla sergideki işleri geziyoruz... "Pek anlamadım ama güzel şeylere benziyorlar. Burası bienal sayesinde çok güzel oldu, kalabalıklaştı, şenlendi. Bizim kapıyı çalanlarla, sergiyi görmeye gelenlerle sık sık karşılaşıyoruz. Bienal sayesinde bu yaşımda 'yes-no' demeyi öğrendim." diyor.

Bienalin bu yılki başlığını soruyoruz Hayri amcaya: "İnsan neyle yaşar?" Kendinden gayet emin bir edayla "İnanç ve hoşgörüyle." diyor. Yolunuz Feriköy'e düşerse, Hayri amcaya da bir merhaba deyin. Hem sergideki işleri görürsünüz hem de okulun bahçesindeki incir ağacının altında soluklanırsınız. Tüm politik söylemlerden uzak, insanın hayatının bazen bir sanat eseri kadar güzel olabileceğine kanaat getireceksiniz şüphesiz. Bienal için son gün 8 Kasım.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
28/09/2009

22 Eylül 2009 Salı

Benim adım çizer-boyar

Tüplerden çıkan boyalar yapaydır onun için. Kadim devirlerden bir nakkaşın ruhu sanki ucundan kıyısından ona bulaşmış, aynı gökyüzüne bakıyor. Kendi renklerinin, boyasının peşindedir. Doğal olanı bulmak arzusunda yol alırken tarih öncesi sanatla ilgili kitapta bir tarif çıkar karşısına. Tünel'deki Haşet Kitabevi'nden aldığı kitabın yazarı Mauduit aradığını kulağına fısıldar. Davul tozunu, minare gölgesiyle karıştırmasını gerektiren bir tarif değildir bu. Gayet saf ve açıktır her şey.

Tüm doğallığıyla uzayıp giden bir liste vardır önünde; toprak, bal, yumurta, kemik iliği, sabun, ot, yağ... Bu tariften hareketle malzemelerini kaynatır, karışımı kâğıtlara sürer daha sonra çakmak taşı ve toprak boyalarla onları cilalar. Ardından sivri kalemlerle konturlarını belirler. Toprak boyalarla, çini mürekkebiyle çalışmalarını boyar. Kilim, iplik boyayan köylü kadınların çocukluğundan kalma derinlerdeki hayalleri pusuda bekler durur sanki. Eski ciltçilerden aldığı ilhamla eserlerine (haşerattan korumak için) tütün suyu katar. Ne resim, ne guaj, ne suluboya olan bu desenlerine 'art' sözcüğünden yola çıkarak 'ure' ekler ve kendi işlerine ad olacak sözcüğü bulur: Arture.

Hiçbir sanat akımına dâhil etmiyor kendisini. Resim, şiir, felsefe sarkacında bir yerde duruyor. Hikâyeleri sadece hayallerle değil daha çok kelimelerle donanmış 'kahve'den bir dünya. İşlerine bakınca onun kalem cızırtılarını duyabiliyor, ruhunun labirentlerini görebiliyorsunuz. Çalışmalarının ardındaki sır, vaktinin çoğunu alan okumalarda saklı. Serde ressamlıktan çok yazarlık var diyebiliriz. Okuduklarından devşirdiklerini minik defterlere çizer. Sayısı pek çoktur bunların. Ferit Edgü onun için "O, bir düşünceyi resmetmek ister. Bu nedenle, ressam sözcüğü ona pek yakışmaz. Öteden beri kendine yakıştırdığı sözcük 'çizer-boyardır'. Oysa çizer-yazar belki daha uygun düşer onun uğraşına. Çünkü o çizdiği kadar yazardır." der. Bir de kendisine kulak verelim: "Maceranın en başında resmin benim için bir amaç değil ancak bir araç olabileceğini hemen anlamıştım. Başka bir şey, başka bir ifade aracı, resim ile yazı, resim ile şiir arasında bir şey bulmak gerekiyordu. Başka bir sanat bile demeye cesaret ediyorum."

Söz uzadı. Epey meraklanmışsınızdır, bu hikâyenin sahibini. 1933'te Haliç'in ucunda Eyüp'ün Bahariye semtinde doğar Yüksel Arslan. Fabrika işçisi bir babanın, ev kadını bir annenin çocuğudur. Mahallede çizer olarak minik yaşında nam salar. Lise dönemlerinde ise edebiyatın büyülü dünyasına düşer. Akademiye gitmez, sanat tarihi okur. İlk sergisini 1955'te Adalet Cimcoz'un Maya Galerisi'nde açar. 1961'de ise Ferit Edgü'den bir mektup alır, Paris'e gider. Bu bir kırılmadır onun için. 1970'te Paris'e yerleşir ve bir daha ülkesine dön(e)mez. Ta ki bir sergiye kadar. Bu dönüş manidardır. Zira doğup büyüdüğü semt tüm cömertliğiyle yine ona kapılarını aralamıştır.

santralistanbul'da açılan Yüksel Arslan Retrospektifi sanatçının 1950'li yıllardan bu güne Arture öncesi ve Arture sonrasına ait eserlerini kapsıyor. Sergide 'Artur(c)', 'Kapital', 'Kapital'in Güncelleştirilmesi', 'Etkiler', 'Autoartures', 'İnsan', 'Yeni Etkiler' dizilerinden çalışmaları, bu dizilerini oluştururken yaptığı binlerce deseninden bir seçki var. Levent Yılmaz'ın küratörlüğünde hazırlanan sergide Arslan'ın 500'ün üzerinde eseri yer alıyor. Sanatçı, yaklaşık 40 yıl sonra bu şehre gelirken yanına sadece minicik bir rafı dolduracak kitaplarını getirmiş desek, bu muhalif ve sıra dışı bir çizer-boyarın sureti kendini daha da belli edecektir.

Hayvanlar, insanlar, delilik, hastalıklar, sıkıntılar, sefalet, kapitalizm, arada kalmış ruhlar, sinemacıların, bestecilerin hayatları hep çengeline takılır sanatçının. Arslan'ın işleri dizi dizi ilerler. Sergide sanatçının tüm bu dizilerini görmek mümkün. Bunun yanında çok kıymetli defterleri, sanatçının kendi sanat anlayışını ve entelektüel dünyasını biçimlendirmede önem taşıyan kişilerle ilgili fotoğrafları, mektupları yer alıyor. Sergi boyunca da Cevat Çapan, Mete Tunçay, Ferda Keskin gibi isimlerin katılacağı 'Çarşamba Konuşmaları' düzenlenecek.

Nev-i şahsına münhasır Yüksel Arslan'ın muhalif kelimesine sığmayacak kadar muhalif ve ince sergisi 21 Mart 2010'a kadar santralistanbul'da görülebilir.
Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
22/09/2009


21 Eylül 2009 Pazartesi

'Yemeğin kokusu edebiyat kadar büyüleyici'

Ramazan otuz günlük ziyaretini bitirdi. Önümüzdeki yıla çıkılır mı bilinmez, ama artık yeme içmekten gönül rahatlığıyla söz edebiliriz. Şöyle bir hatıra ile başlayalım; Yahya Kemal'in yemekle arasının ne kadar iyi olduğu herkesçe malum. Bir arkadaşıyla girdiği lokantada hemen yemek listesine sarılan üstad, heyecanla okumaya başlar. Epey bir süre sonra arkadaşına dönüp, "Biliyor musun, şimdiye kadar okumaya doyamadığım en lezzetli eser bu!" der.

Yemek yemenin bir şiiri okumaktan, bir hikâyeyi dinlemekten farkı var mı veya daha mı ötede duruyor? Herkesin bu zor soruya bir cevabı vardır. Biz de bu zorluktan sıyrılıp, hem tek başlarına hem birlikte 'nefis' bir duruş sergileyen yemek ve kültür kavramlarına bakalım. En iyisi ikisini birlikte okuyalım. Yaklaşık beş yıldır edebiyatın, sanatın ve yeme içme kültürünün aynı mutfakta piştiği bir dergi var: Yemek ve Kültür. Üç aylık yayımlanan dergi süzme yoğurt kadar saf ve faydalı olmanın gayesinde yoluna devam ediyor. Bunu yaparken de her şeyi güzelleştiren edebiyat ve sanatla donanmak istiyor.

Öyle bir dergi düşünün; Necip Fazıl, Oktay Rifat, Yahya Kemal, Edip Cansever, Orhan Veli, Hilmi Yavuz, Ferid Edgü, Selim İleri gibi yazarların yemekle ilgili yazılarıyla başlasın. Türkçe mutfak literatüründe ilk kez yer alan metinler yayımlasın. Akademik çalışmalardan, sözlü tarihe uzanan bir yelpazede sürekli genişlesin. Yemek ve Kültür dergisi, bu tanımlamaların tam göbeğinde. Derginin şeflerinden, Çiya Lokantaları'nın sahibi ve aynı zamanda aşçı olan Musa Dağdeviren ile konuştuk. Uzun bir araştırma evresinden sonra kitap projesi niyetiyle yola çıkan Dağdeviren'e dergi kısmet olmuş. Hemen söyleyelim, yayıncılık yemek yapmaktan daha zor bir işmiş.

Yemek ve Kültür dergisiyle yemek literatürümüzü tanıtmak istediklerini söyleyen Dağdeviren, "Yemek kültürüne dair o kadar yanlış bilgiler var ki, onlarla mücadele etmek çok zor. Bunlar gazetelere çıkıyor, dergilerde yer alıyor. Bir kültür enstitüsü, halk mutfağı merkezi gibi yerler olmadığı için herkes kargadan başka kuş tanımam misali sallayıp duruyor. Maalesef bunlar zamanla literatür halini alıyor. Biz bu hurafeleri yıkmaya çalışıyoruz." diyor.

Her sayıda bir edebiyatçının yazısıyla açılan dergi yolculuğunu, sanat, tarih ve bilimle zenginleştiriyor. Dergi yemeği tek başına değil, hayatın her yerinde tutarak sunuyor. Bir yemek dergisinde neden mi bu kadar edebiyat var? Dağdeviren hemen cevaplıyor: "Edebiyat bize ilham veriyor, bizi bir şekilde dönüştürüyor. Yemeğin kokusu da edebiyat kadar büyüleyici. Bunlar birleşince ortaya güzel şeyler çıkıyor."

Dağdeviren, günümüzde Türk yemeği, Ermeni yemeği, Laz yemeği, Kürt yemeği, Arap yemeği gibi ayrımlar yapıldığını söylüyor ve ortaya ürkütücü bir tablo çıktığını belirtiyor: "Halbuki yemeğin milliyeti olmaz, coğrafyası olur. Yemek, yapıldığı yerin florasında ne varsa onunla beslenir. Tabii ki etkileşim oluyor, ama bunları etnik olarak ayırmak doğru değil. Israrla bir mutfak kültürüne dair bir literatür olmasından yanayız. Kendi yemek coğrafyamızı tanımıyoruz. Bırakın Türkiye'de yaşayıp 'Türk kahvesi istiyorum' diyenleri, cezeryeyi Antik Yunan tatlısı diye satanlar var. Halimiz bu kadar perişan. Yine de umutluyuz. Bunları öğreniyoruz."

Yemeğin apayrı bir dünya olduğu su götürmez bir gerçek. Bu tutku insanı türlü türlü yerlere bırakır, yeni arayışların peşine düşürür. Yemek ve Kültür dergisi de yemeğin, edebiyatın, sanatın 'bir'leştiği tadından yenmez bir dünya sunuyor. (0216 346 98 61)

'Yemek kültürü enstitüsü kurmak istiyoruz'

"Yemek ve Kültür dergisi iki üç yıl içinde açmayı planladığımız yemek kültürü enstitümüzün temelini oluşturuyor bir anlamda. Bu enstitü hem eğitimlerin hem de alan taramalarının yapıldığı bir yer olacak. Buraya bağlı olarak halk mutfağı enstitüleri kurmayı da düşünüyoruz. Geleneksel ve modern mutfak tekniklerinin uygulandığı, kısacası coğrafyamızdaki zenginliği gösterecek üniversitelerle işbirliği içinde olacak bir yer olmasını arzuluyoruz. Yerel bölgeleri de destekleyecek böyle bir yere çok ihtiyacımız var."

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
21/09/2009

19 Eylül 2009 Cumartesi

Huntington'ın ruhunu sızlatacak sergi

Aynı gök kubbenin altında vaktini bekleyen insanlarız. Bu dünya denilen gölgelikte bir kavga tutturmuş gidiyoruz. Ürkütücü ama hep farklılıklara odaklanmış bir göz kuşatmış dört yanımızı. Oysa Yunus Emre, yüzyıllar öncesinden, "Hakkı gerçek sevenlere/ Cümle âlem kardeş gelir" diye sesleniyordu. Shakespeare ise "İnsanın kaderini sevgi belirler." diyordu. Sanki bu sözler hiç söylenmemiş gibi Amerikalı siyaset bilimci Samuel Huntington 1993'te 'Medeniyetler Çatışması' diye ürkütücü bir tez ortaya attı. Uluslararası alanda yeni savaş ve çatışmaların ideolojik farklılıklar yerine medeniyetler arasındaki dinî farklılıklardan ortaya çıkacağını savunuyordu Huntington. Makalesi, yazıldığı dönemde çok konuşuldu. Kimileri buna tutunup yolları tıkadı, insanlık barışı bütün bütün tehlikenin kıyılarında gezinir oldu. Huntington'un tezi büyük ölçüde çürütülse de dünyada hâlâ çatışmadan medet umanların sesi kısılmış değil. Bu iç karartıcı tezden sıyrılıp yaşasaydı Huntington'u kızdıracak bir serginin haberine geçelim şimdi.

Türk ve İslam Eserleri Müzesi'nde 'Ortak Kültürel Miras: Birlik İçinde Çokluk' başlıklı bir sergi açıldı. Huntington, Yunus'u duydu mu, okudu mu bilmiyoruz; ama serginin içeriği Yunus'un ötelerden gelen bir sesle söylediği "Dört kitabın manası/Bellidir bir elifte/Sen elifi bilmez isen/Bu nice okumaktır?" sözünün ete kemiğe bürünmüş hali diyebiliriz. Zira Türkiye'den ve dünyanın çeşitli müzelerinden alınmış Tevrat, İncil ve Kur'anlar, İslam Eserleri Müzesi'nin çatısı altında bir araya geldi. Tüm dinlerin kutsal metinlerini, edebiyat, bilim ve sanat eserlerini bir araya getiren sergide felsefe, tarih, astronomi, minyatür, tıp, filoloji gibi alanlarının baş tacı olan yazmalar ve belgeler, divanlar, sözlükler, atlaslar, haritalar kısacası 200'e yakın eserin aslı ya da dijital kopyası yer alıyor. Arapçadan Farsçaya, Grekçeden Latinceye, İbraniceden Ermeniceye, Osmanlıcadan Süryaniceye pek çok yazma eser, medeniyetlerin tek bir çatı altında, barış içinde yaşayabildiğinin göstergesi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve İspanya Başbakanı Jose Luis Rodriguez Zapatero öncülüğünde başlatılan 'Medeniyetler İttifakı' projesi kapsamında açılan sergi, Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayınlar Genel Müdürlüğü tarafından düzenleniyor.

Tüm yargılardan, tüm farklılıklardan uzak

Anadolu coğrafyasını yurt edinmiş farklı diller, farklı etnik ve dinî kimlikler muazzam bir ahenk oluşturmuş sergi salonunda. Medeniyetlerin sanattaki etkileşimi, paylaşımı tüm dünyada insanlığın en büyük özlemi olan barışı haber veriyor. Birbirini besleyen medeniyetlerin eserleri hep bir ağızdan birliğe işaret ediyor. Tüm yargılardan, tüm farklılıklardan uzak sanatın, edebiyatın sıcak dili olan bu birliktelik, dünya barışına ve uygarlıkların ittifakına adanmış bir sergi. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, serginin kataloğunda yer alan yazısında şöyle diyor: "Anadolu, tarihte kavimler göçünün durak yeri, çeşitli medeniyetlere ev sahipliği yapan verimli bir vahadır. Bu topraklarda medeniyetlerin buluşması ve kaynaşması ile insanlık büyük bir ırmağın kıyısında yol almıştır."

Bir arada görülmesi pek kolay olmayan eserler arasında Türkiye Hahambaşılığı'ndan Tevrat, Türkiye Ermenileri Patrikhanesi'nden İncil, Topkapı Sarayı'ndan Kur'an aynı camekanda duruyor. Hilye-i Saadet, kıyafet albümleri, Şemailname, beratlar, risaleler, Kitab-ı Bahriye, Kelile ve Dimne, Siyer-i Nebi, Mahzenü'l Esrar ve Himayiller kültürel bir mirasın izlerini günümüze taşıyor. Türkiye'nin asırlardır barındırdığı kültürel zenginliği açığa çıkaran "Birlik İçinde Çokluk" sergisi, kesret içinde vahdeti görmek isteyenlere çok şey söylüyor. Sergi, 11 Ekim'e kadar gezilebilir.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
19/09/2009

18 Eylül 2009 Cuma

Sanat dünyasında 'harita' devri

İstanbul'un sanat dünyasında gittikçe bir 'yayılma' olduğu aşikar. 11. Uluslararası İstanbul Bienali vesilesiyle bugünlerde metrekareye düşen sergi sayısı ise bir hayli yüksek. Bienalin gölgesinden istifade etmeye çalışan sanat dünyasından sürekli yeni haberler, farklı projeler geliyor. Günümüz sanat ortamında üretilen işlerin sanatseverlere ulaşmasını kolaylaştıracak uçuk fikirler, onları cezbedecek projeler için kafa yoranlar yok değil. Bienalin bereketinden olsa gerek bu 'faydalı' işlerden biri olan ve gittikçe yayılan bir çalışma var; güncel sanat ortamının etkinliklerini bir harita ve bir takvimle yayımlayıp ücretsiz dağıtmak.

Bu sanat haritalarının ilkini yaklaşık iki yıldır yayımlanan LİST başlattı. Şimdilerde ise Tophane Art Walk ve Akbank Çağdaş Sanat Haritası ilk sayılarıyla şehri dolaşmaya başladı. İki aylık periyotlarla çıkan minik haritalar, kentin dört bir yanına dağıtılıyor. Kitapçılara, kafelere, sinemalara, galerilere, müzelere ve sokak başlarına, kısacası insanların gelip geçtiği noktalara konulan bu ajandalar her yere kolayca sığıyor. Haritalarda güncel sanat ortamındaki sergiler, konuşmalar, atölye çalışmaları, tanıtımlar vs. etkinlikler sıralanıyor. İki yönlü bu ajandaların arka sayfalarında ise harita üzerinde renkli renkli yazılarla galeriler, müzeler işaretlenmiş.

PİST/// Disiplinlerarası Proje Alanı'nın Artist Information projesiyle yayınlanmaya başlanan LİST'in her sayısı yaklaşık 40 bin basıyor. Akbank Çağdaş Sanat Haritası, ilk sayısını 11. Uluslararası İstanbul Bienali vesilesiyle 50 bin adet bastı. Tophane Art Walk ise Tophane'de yer alan galerilerin hazırladığı minik bir harita. İnternet ortamında da yayımlanan haritalar hem Türkçe hem İngilizce olarak yayımlanıyor. Sanatsal bir 'strateji' olarak da yorumlanacak bu haritalar için sanatçılar, sanatseverler, galeriler ve müzeler arasındaki bağları kuvvetlendirecek iyi bir 'vasıta' denilebilir.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
18/09/2009

17 Eylül 2009 Perşembe

Devlet, yayıncıları nihayet hatırladı

12:03 Posted by Musa İğrek No comments
Türk Yayıncılığının Yeniden Yapılandırılması Projesi' kapsamında devam eden çalışmalardan biri olan 5. Ulusal Yayın Kongresi'nin hazırlıkları tamamlandı. Uzun bir aradan sonra beşinci kongresiyle yayıncıları hatırlamış olan devlet, bu kez sivil bir mantıkla hareket edecek.

4-5 Aralık günlerinde Ankara'da düzenlenecek kongrenin basın toplantısı dün Beyazıt Devlet Kütüphanesi'nde yapıldı. Toplantıya Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Ulusal Yürütme Kurulu'ndan Ümit Yaşar Gözüm, Kenan Kocatürk ve Aytekin Yılmaz katıldı. Yıllar sonra yapılan bu kongre ile Türk yayıncılığının sektörleşmesi, sorunlarının belirlenerek, çözüm önerileri getirilmesi ve uluslararası yayıncılık sektörü ile rekabet edebilir seviyeye çıkartılması amaçlanıyor.

İlk kez 1939'da toplanan kongrenin beş yılda bir yapılması kararlaştırılmış, ama bu sağlanamamıştı. Uzun aralıklarla 1975, 1991 ve 1998 yıllarında düzenlenen kongrelerin beşincisi Aralık 2009'da gerçekleştirilecek. Daha önceki yıllarda yapılan en büyük eleştiri, ele alınan konuların büyük çoğunluğunu kamu kuruluşlarının belirlemesi, sivil toplum örgütlerine gerek oluşumda gerekse içerik çalışmalarında yeterince yer verilmemesiydi. Ama artık devir değişeceğe benziyor. Yayıncı, yazar, çevirmen, telif ajansı, dağıtımcı, sivil toplum kuruluşu temsilcileri ve meslek örgütü yöneticilerinden oluşturulan Ulusal Yürütme Kurulu, bu kongreleri 'kamu kuruluşlarının iç toplantısı' olmaktan çıkarmayı hedefliyor.

Ertuğrul Günay, toplantıdaki konuşmasında, önceki yıllarda sektörde faaliyet gösteren herhangi bir yayınevi gibi yapılanan ve hemen her alanda kitap basımı gerçekleştiren Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın bu alandaki rolünü yeniden kurguladıklarını, sektörün gelişmesi için engelleri ortadan kaldıran bir kurum olarak yeniden yapılandıklarını söyledi. 2000'lerin başında yılda 230 civarında kitap yayınlayan Bakanlık, son yıllarda yayınevlerinin maliyet ve zaman gibi nedenlerle yayınlamaya cesaret edemediği az sayıda, ancak nitelikli, prestij eserler yayınlayan bir konuma geldi.

5. Yayın Kongresi kapsamında Çeviri Politikaları, Yayıncılığın Dünyaya Açılımı, AB ve Uyum, Çocuk ve Gençlik Kitapları Yayıncılığı, Eğitim Yayıncılığı, Süreli Yayınlar, Kitapçılık, Dağıtımcılık, Satış ve Pazarlama gibi toplam on bir komisyon oluşturulmuş. Aralık ayında gerçekleştirilecek kongre için hummalı bir çalışma takvimi görünüyor. Bakalım kongre, uzun yıllardır unutulan yayıncılık sektörüne nasıl katkılar sağlayacak.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
17/09/2009

15 Eylül 2009 Salı

Aşkla, inançla, umutla, parayla, yemekle...

11. Uluslararası İstanbul Bienali'nin rehber kitapçığının son sayfalarında şöyle bir reklam var: "İnsan neyle yaşar? Yemekle mi? Suyla, havayla mı? Sevgiyle, tutkuyla, ahlakla, erdemle, gururla, heyecanla, parayla, bilgiyle mi?" Bir diğer reklam ise "İnsan filmle yaşar. İnsan futbolla yaşar. İnsan diziyle yaşar. İnsan belgeselle yaşar. İnsan yemekle yaşar. İnsan haberle yaşar. İnsan sanatla yaşar. İnsan oyunla yaşar." gibi cümlelerle uzayıp gidiyor.

Reklamları bir tarafa bırakıp Bienal'in ilk ve tek pazartesi gününü fırsat bildik ve sergi mekânlarını gezdik. Sanatseverlere, mekânda karşılaştığımız insanlara, cümle Bienal ahalisine "İnsan neyle yaşar?" diye sorduk. Bir an durup düşünülesi bu soru, biraz zor, biraz kışkırtıcı, biraz anlamsız, biraz ..., biraz ..., biraz ..., biraz ... Listeyi uzatmak mümkün. Zira her Âdem oğlunun her Havva kızının bu basit gibi gözüken soruya bir cevabı vardı mutlaka.

İşin garibi mekânları gezen sanatseverlerin pek çoğu yabancıydı. Türklerin sayısı ise bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar. Kimi görevliler "Türkler pek erken gelmez Bienal'e" diyor, kimileri de "Türkçe konuşmayı unuttuk"... Karaköy sırtlarına demirleyen devasa geminin bu yabancı ilgisinde büyük etkisi var. Sabahın erken saatlerinde sergi mekânlarında bekleşen yabancı sanatseverler bizimkilerden bir hayli ilgili.

Bienal ziyaretçilerinin çoğunluğunu şimdilik yabancı sanatçılar, turistler, okulların tatil olmasını fırsat bilen öğretmenler ve öğrenciler oluşturuyor. Yavaşça yanlarına yaklaşıp 'İnsan neyle yaşar?' diye sorduğumuzda biraz şaşkın, bir halin ardından cevaplar geliyor. Kimi mekân sorumluları dışında kimse böyle bir soruya hazırlıklı değildi. Cevap olarak pek çok kimsenin dilinden aşk ve para sözcükleri düştü. Dört başı mamur politik Bienal'in karşısında, bu cevaplar ilginç bir tablo çıkarıyor aslında.

11. Uluslararası İstanbul Bienali, başlığını 'İnsan Neyle Yaşar?' adlı şarkıdan alıyor. Bu şarkı, Bertolt Brecht'in tam 80 yıl önce yazdığı Üç Kuruşluk Opera adlı oyunun ikinci perdesinin kapanış parçası. Bienal'e ilham veren bu şarkı ise soruya şöyle cevap veriyor: "İnsan neyle yaşar: ezip hiç durmadan. / soyup, dövüp, yiyip yutarak insanları./ yaşayabilmek için hemen unutmalı,/ insanlığı unutmalı insan./ katı gerçek budur, kaçınılmaz./ kötülük yapmadan yaşanamaz."

Antrepo No.3, Feriköy Rum Okulu ve Tütün Deposu'na kurulan Bienal 'öğretici' olmak adına elinden geleni yapıyor. Bakalım insan neyle yaşar? sorusu Bienal izleyicilerinin dünyalarına ne katacak? Bienal 30 Eylül'e kadar pazartesi hariç her gün 10.00-19.00 saatleri arasında ziyarete açık.

İnsan neyle yaşar? sorusuna ne dediler...

Ayfer Tunç (Yazar): Varlığını fark etmekle

Ahmet Çorapçı (İşsiz): 'Daha iyisi var mıdır?' sorusuyla

Pelin Özbek (Öğrenci): Aşkla

Gizem Yeşildoğan (İşletmeci): Güvenle

Alilja Bielauska (Sanatçı): Tutkuyla

Yasemin Tükelay (Öğrenci): Parayla

Osman Zorlu (Mimar): İnançla

Türkan Işık (Öğrenci): Mutlulukla

Halil Görmez (Serbest): Parayla

Melis Turanlıgil (Mekan sorumlusu): İnsan yaşayıp yaşamadığını sorgulasın önce

Merve Elveren (Grafiker): Tek bir cevabı yok

Gülda Bayar (Mimar): Aşkla

Murat Gülsoy (Yazar): Neyle yaşadığı belli, onlara nasıl ulaşacağı belli değil

Cansu Özkan (Performansçı): Sanatla

Yeşim Gürsel (Öğrenci): Su ve yemekle

Pınar Kaya (İletişimci): Sevgiyle

Jendith Kaum (Sanatçı): Daha iyi şeylerin hayaliyle

Hale Peker (Öğretmen): Yüreğiyle

Nurettin Kaya (Güvenlik Görevlisi): Her şeyle

Bedriye Öncü (Doktor): Su ve havayla

Erke Sarıt (Öğrenci): Kırmızıyla

İclal Nazlı (Mimar): Baskıyla

Seval Avaz (İktisatçı): Tutunarak yaşar, tutundukları da değişkendir

Berkay Alkışel (Öğrenci): Umutla

Katya Nikonarova (Sanatçı): Hayata direnerek


Musa İğrek, İstanbul

15/09/2009

Zaman Gazetesi

13 Eylül 2009 Pazar

Arkadaşını al, müzeye gel

Baharın sıcak yüzünü hafiften göstermeye başladığı bugünlerde İstanbul'un iki büyük özel müzesi; İstanbul Modern ve Pera, öğrencilere indirimli ve ücretsiz giriş imkânı sunuyor. Halen 'Gölgeye Övgü' sergisinin devam ettiği İstanbul Modern'i, 'Senin Arkadaşın Bizim Arkadaşımız!' başlıklı kampanyasıyla 6 Mayıs'a kadar üniversiteli iki arkadaştan biri ücretsiz ziyaret edebilecek. Kampanya kapsamında salı ve cuma günleri üniversitelerden İstanbul Modern'e ücretsiz servis imkanı sağlanacak. Boğaziçi Üniversitesi'nden başlayarak yola koyulacak servisler, Yıldız Teknik Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi ve Haliç Üniversitesi ile sürecek ve diğer üniversitelere de hizmet verecek. Bu uygulama "Dünyadaki özel müzeler kriz ortamından etkilendiklerini söylerken, Türkiye'deki özel müzeler de aynı sıkıntının eşiğine mi geliyor?" sorusunu hatıra getiriyor. Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi ise 26 Nisan'a kadar devam edecek yeni sergileri süresince çarşamba günleri öğrencileri ücretsiz ağırlayacak. Müze, 'Mekteb-i Sultani'den Galatasaray Lisesi'ne Ressamlar' ile 'Kurosawa/Desenler' sergilerini ücretsiz rehberli tur ile gezme imkânı sunuyor. Pera'daki sergiler için rehberli turlar ile ilgilenen okulların/öğrenci gruplarının müzeden randevu almaları gerekiyor. (0212 334 99 00) 

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
13/03/2009

Sarkis'ten 50 yıl artı son dakika!

14:48 Posted by Musa İğrek , , No comments
Bir sergi düşleyin, evveli ahirine uymayan, sürekli halden hale bürünen... Klasik sergi türlerinden farklı, ucu açık, şaşırtıcı, gizemli ve yeni işlerle dolu. Kısa bir süreliğine bildiğiniz, gördüğünüz tüm sergileri unutarak sizi bir 'kente' doğru yolculuğa çıkarıyoruz. Çağdaş sanatın önemli isimlerinden Sarkis'in İstanbul Modern'de kurduğu 'Site'nin sokaklarına, kutu kutu odacıklarına, renkli eserlerine doğru...

İstanbul Modern, ilk kez 'yaşayan' bir çağdaş sanatçının sergisine ev sahipliği yapıyor. Küratörlüğünü İstanbul Modern Şef Küratörü Levent Çalıkoğlu'nun üstlendiği Site adlı sergi, Sarkis'in 50 yıllık sanat hayatını içeriyor. Bu serginin alamet-i farikası, Sarkis'in tüm işlerinde olduğu gibi bitmemişlikte direnen, ucu açık ve çok katmanlı, daha da önemlisi 'serginin sergisi' olması. Adeta 'ne dünüm, ne yarınım' diyen Site, müzenin tüm mekânlarını bir dikişle birbirine bağlamış, sürekli değişiyor. Sergi mekânında ise Sarkis'in o günkü kalp atışına ayarlı metronom gece gündüz ses veriyor. Sarkis, bu sayede eserlerine kalbiyle eşlik ediyor. Bugüne dek böyle bir sergi yapmadığını söyleyen sanatçı, 'Site' sergisinin bir buluşmanın sergisi olduğunu söylüyor ve bir kitap gibi okunmasını, bir film gibi izlenmesini istiyor. Minik bir uyarı: Sakın sergiyi retrospektif olarak düşünmeyin, zira Sarkis buna çok kızıyor.

'Site'de Sarkis'in hep yenilenen yerleştirmeleri, yıllardır biriktirdiği ve yaşattığı eserleri, giysileri, heykelleri, vitrayları, neonları büyülü bir dünyanın eşiğine bırakıyor. Site, Sarkis'in sanat hayatındaki kilometre taşlarını ele veriyor diyebiliriz. Bombalanmış Saraybosna Kütüphanesi'nden Tolkien'in Yüzüklerin Efendisi romanındaki canavarlara, Alban Berg'in Lulu operasından Alman Romantik dönem ressamı Caspar David Friedrich'e, John Cage'den Sergei Paradjanov'un filmlerine kadar farklı işler, 'Site'yi adeta çok yönlü bir şehre çeviriyor. Müzenin üst katında ise sanatçının guaj çalışmaları, Fotoğraf Galerisi'nde Caspar David Friedrich'in resimlerine gönderme yapan 8 filmi ve 1972'de çektiği 'Operasyon Organ' başlıklı 20 tek tirajlı fotoğrafı sergileniyor.

Sarkis'in kavramlarla düşünen bir yerleştirme sanatçısı olduğunu söyleyen Levent Çalıkoğlu, "Sarkis, farklı zamanlara ait objelere yeni bağlamlar sunuyor, mekânları bozguna uğratarak kullanım pratiklerinin ötesine taşıyor. Görme, işitme, koklamaya ilişkin her türlü deneyimi sanatın ve izleyicinin kullanımına sunuyor. Sanatçı, tüm çalışma disiplinini geçmiş ve şimdinin kesişme aralığında kuruyor." diyor.

SERGİYE SİZ DE BİR ŞEY BIRAKIN!

Sitelerin sürekli değişim içinde olduğundan hareketle 'Site' sergisi de devamlı yenilenecek, farklı zamanlarda duvarlardaki fotoğraflar değişecek ve mevcutlara yeni görüntüler eklenecek. İzleyiciler de, bu serginin girişinde yer alan 'kendinden bir şeyler bırak'ın yazılı olduğu tezgâha istedikleri her şeyi bırakabilecek, belki de Sarkis'le karşılaşabilecekler.

Site sergisi pek çok göndermenin pek çok çağrışımın yer aldığı uzun ince bir yol. Yapmanız gereken tek şey, Sarkis'in ziyaretçilere yazdığı birkaç notta dediği gibi sergi sırasında içinizde doğacak, sizi şaşırtacak her şeye karşı 'açık olmak'! Sarkis'in sürekli kendi Site'sinin içinde gezindiğini göz önünde bulundurarak, sergi 10 Ocak 2010'a kadar son dakika sürprizleriyle görülebilir.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
13/09/2009

12 Eylül 2009 Cumartesi

Bu kez sanat 'darbe'ye vurdu

Babam ve Oğlum filminin giriş sahnesi pek çoğumuzun zihnindedir. Filmin kahramanı Sadık 12 Eylül darbesinin yapıldığı geceye denk geldiği için, doğurmak üzere olan karısını hastaneye götürecek ne bir kimse ne de araba bulabilir. Sokak ortasında doğum yapmak zorunda kalan karısı, bir süre sonra oracıkta ölür. Kucağında bebekle aklını yitirmek üzereyken, bir askerî araçtan inen çavuş darbe olduğunu, bunun için ortalıkta kimsenin olmadığını söyler. O gece hem Sadık için hem de ülke için en karanlık gecelerden biridir.

Filmden çıkıp gerçek hayata döndüğümüzde aynı karanlık bizi de içine çekiyor. Bugün 12 Eylül. Bundan tam tamına 29 yıl önce sabah saat 03.58'de ordu yönetime el koydu. Etkisi yıllar yılı sürecek bir döneme girildi. Türkiye tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri olan bu darbeyle 650 bin kişi gözaltına alındı. 1 milyon 683 bin kişi fişlendi, 'sakıncalı' damgası yedi. 7 bin kişi idamla yargılandı, bunlardan 517'si hüküm giydi, 50 kişi infaz edildi. 171 kişi işkencede öldü. 299 kişi cezaevinde hayatını kaybetti. 95 kişi çatışmada öldü. 937 film yasaklandı. 3.854 öğretmen, 120 öğretim üyesi, 47 hâkim görevden alındı. 400 gazeteci toplam 4 bin yıl hapis cezasıyla yargılandı. 39 ton gazete ve dergi yakılarak imha edildi.

'EN POLİTİK EYLEM SANAT'

Hazır şimdilerde İstanbul'da eserleri sergilenirken bir de Alman sanatçı Joseph Beuys'a kulak verelim; böylelikle sözün nereye uzayacağı kendini ele verecektir. Beuys'a sorarlar, "Politik eylem için hangi araçlar seçilebilir?" diye. O da şöyle cevap verir. "Ben sanatı seçtim." Son dönemlerde darbe girişimi söylentileriyle, iddianamelerle yatıp kalktık. Edebiyatın 80 darbesine bakışına, yazışına aşinayız. Bu kırılmanın ne menem bir şey olduğu artık gün yüzüne çıkıyor. Hesaplaşmalar oluyor. Peki apolitik sayılan bir kuşağın sanatçıları bu süreci nasıl okudu?

Tophane'de yer alan Outlet Sanat Galerisi, kapılarını 'Darbe/Coup' adlı sergiyle açtı. Sanatçılar Halil Altındere, Bengü Karaduman, Köken Ergun ve Servet Koçyiğit fotoğraf video gibi işlerle 'darbe' kavramını sorguluyor. Bu genç sanatçılar plastik sanatlar adına ülkemizde belki de geç kalınmış bir konuyu, tartışmaya çağırıyor, ülkemizde ve dünyada darbenin karanlık yüzüne davet ediyor. "Hükümet, askerî kuvvetler, yasaklar ve aşırı uçların çatışması görsel kültüre nasıl yansıyor? Sadece Türkiye'de değil, 'darbe yemiş' pek çok ülkede bu kodlar nasıl görünür oluyor?" gibi soruların peşine düşen sanatçılar kendilerine ve herkese "Yüzleşmek için geç mi kaldık?" pankartını açıyor.

BİR SABAH ANSIZIN TANKLAR DOLAŞIR

Sergide Halil Altındere, 12 Eylül 1980'in kült imgesi olan Hürriyet Gazetesi yıldırım baskısındaki "Ordu yönetime el koydu" başlığının noktasına, virgülüne dokunmadan ardı ardına sıralanan yasakları yeniden üretiyor. Tarihimizin kötülük imgesini büyütüyor, bakmaya zorluyor. Unutmak istediğimiz, belleğimizin en karanlık tarafının, aslında ne kadar taze durduğunu gösterip, bu yüzleşmeyi tarihe çiviliyor. Ailesinin neden uzun yıllar Almanya'da yaşadığını, annesinden değil tarih kitaplarından öğrenen sanatçı Bengü Karaduman bir belgeselle o dönemi anlatıyor, eleştiriyor.

Köken Ergun fotoğraf ve video çalışmasıyla "Askeriyenin neredeyse görünmez ve güçsüz olduğu bir ülkede, insanlar sokakta dolaşan bir tank gördüklerinde ne yaparlar?" sorusunun peşinden gidiyor. Danimarka'nın bir köyünde, bir tankı dolaştırıyor. Ve bu kurgusal film, yavaş yavaş bir performansa dönüşüyor. Bir sabah ansızın sokaklarında tankların dolaşmaya başladığı bir ülkeden, dillerinde darbe kelimesinin karşılığı olmayan bir ülkeye gittiğinizde karşınıza farklı tepkiler çıkıyor. Ergun, onların renkli görüntülerini fotoğraflıyor. Servet Koçyiğit fotoğraflarıyla farklı ülke askerlerinin güç dengelerine, duruşlarına, kendilerini temsil biçimlerine odaklanıyor.

Kapalı kapılar, örtük perdeler, tank ve silah sesleri, korkulu yürekler, acılı insanlar... Umulur ki adına darbe dedikleri bu karanlık zamanlar bir daha yaşanmaz. Hep masmavi bir gökyüzü, ışıltılı zamanlar insanlığa eşlik eder. Küratörlüğünü Azra Tüzünoğlu'nun yaptığı ve bir nevi hafıza tazeleme olan sergi, 17 Ekim'e dek salıdan cumartesiye 10.00-18.30 saatleri arasında görülebilir. (0212 245 55 05)

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
12/09/2009

11 Eylül 2009 Cuma

Gayet politik, gayet ekonomik bir bienal

"32 kadın, 32 erkek, 3 ortak proje ve 5 kolektif. 6 bin metrekare genişliğinde üç mekânda 141 eser. En genç sanatçı 27, en yaşlı sanatçı 76 yaşında. Sanatçıların 5'i hayatta değil. Sanatçıların masraflarına bütçeden ayrılan oran ise şöyle: Yüzde 8,29 yapım masrafları, yüzde 6,09 seyahat ve yerleşim, yüzde 8,53 eserlerin nakliyatı. Sanatçılara herhangi bir ücret ödenmiyor. Küratöryal ücretler bienalin toplam bütçesinin yüzde 1,21'ini oluşturuyor. 20 Ağustos 2009 itibarıyla 11. Uluslararası İstanbul Bienali'nin planlanan bütçesi 2.050.299 Euro."

Duyunca insanı Devlet İstatistik Enstitüsü'nde hissettirecek bu giriş cümlesi, 11. Uluslararası İstanbul Bienali küratörlerinin açılış konuşmasından 'sadece' bir bölüm. Bu cümlelerin çok hızlı okunduğunu, içeride yaklaşık 500 kişi olduğunu ve ses düzenindeki aksaklıkları hatırlatırsak durup biraz soluklanmayı gerektirecek pek çok sebep var.

Koç Holding sponsorluğunda İKSV tarafından düzenlenen 11. Uluslararası İstanbul Bienali yarın başlıyor. Antrepo No.3'te dün yapılan basın toplantısı tam anlamıyla ana baba günüydü. Toplantıya kendilerini WHW olarak adlandıran Zagrebli dört kadın küratör Ivet C'urlin, Ana Devic', Natacha Ilic', Sabina Sabolovic' ile Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Koç, 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yürütme Kurulu Başkanı Şekib Avdagiç, İKSV Genel Müdürü Görgün Taner ve Bienal Direktörü Bige Örer katıldı. WHW'nin konuşmasının bazen etkileyici, bazen öğretici, bazen anlaşılmaz, çoğu zaman politik ve ekonomik mevzularla dolu olduğu kuşku götürmez bir gerçekti.

WHW, kavramsal çerçeveyi şöyle açıkladı: "Bienalin başlığı 'İnsan Neyle Yaşar?', dünyanın her yerinde birbirlerine bağlanıp aynı bağlar içerisinde örüldükçe ayırt edilemeyecek derecede benzer hale gelen iki ana konuyu, siyaset ve ekonomiyi akla getiriyor. Bienal, etkileri her yerde hissedilen mevcut ekonomik krizin günümüz dünyası hakkında sorduğu sorulara doğrudan hitap ediyor. İnsan Neyle Yaşar? Brecht'in bilinçli siyasî angajmanına ve yöntemlerine açık bir gönderme yapıyor." Brecht'i tekrar gündeme getiren İstanbul Bienali, "çağdaş kapitalizm koşullarında sanatsal uğraşın rolünü yeniden değerlendirmeyi amaçlıyor." denilebilir.

WHW'nin konuşmasından sonra, sıra sorulara geldi. Ses ve mikrofon aksaklıkları yine baş gösterdi ve kulaklıklardan çevirmenlerin, "Sayın katılımcılar, sesi alamadığımız için çeviri yapamıyoruz." sözleri geldi. 11. Uluslararası İstanbul Bienali, yıllar sonra muhtemelen böyle şenlikli hatırlanacak.

Öğrencilere ücretsiz; ulaşım kolay...

11. Uluslararası İstanbul Bienali, başlığını Bertolt Brecht'in Üç Kuruşluk Opera adlı oyunundaki 'İnsan Neyle Yaşar?' adlı şarkıdan alıyor. Bienal kapsamında bu sene 40 ülkeden 70 sanatçı ve sanatçı grubunun 141 projesi sergilenecek. Bienalin üç ana mekânı var. Tophane'deki 3 numaralı antrepoda 49 sanatçı ve sanatçı grubunun, Tütün Deposu'nda 13 sanatçının ve Şişli'deki Feriköy Rum Okulu'nda ise 24 sanatçının projeleri sanatseverlere sunuluyor.

Üniversite öğrencileri, sergileri bienal sponsoru Koç Holding'in konuğu olarak gezebilecek. Bienalin bilet fiyatı ise 10 TL. İlköğretim ve lise öğrencileri ile 65 yaş üzeri izleyiciler, öğretmenler, Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği üyeleri 5 TL'lik indirimli biletle izleyebilecek. Rehberli Bienal turları, her gün 11.00, 13.30, 15.00, 16.30 saatlerinde düzenlenecek. Bienal sergi mekânları 12 Eylül-8 Kasım tarihleri arasında, pazartesi hariç her gün 10.00-19.00 saatleri arasında ziyarete açık olacak. 12 Eylül-30 Eylül arasında Antrepo No. 3-Feriköy Rum Okulu arasında saat başı ücretsiz seferler düzenlenecek.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

11/09/2009

10 Eylül 2009 Perşembe

İstanbul'un 'ses'ine kulak verin

Şehirlerin sırları kimi zaman 'ses'lerinde saklıdır. O kent zihninizde belirince dört bir yanınızı irili ufaklı 'ses'ler kuşatır. Bir kedinin miyavlaması, sandalyelerin tıkırtısı, bir kitapçıdan yükselen müzik, insanların bağrışmaları... Tüm bunlar şehrin sesinin rengini ele verir. Sese kulak verince şehri bir başka yönden keşfetmenin hazzı kaplar içinizi.

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti projeleri kapsamında, ¨C^U'M„A* Güncel Sanat Ütopyaları dün 'İstanbul Ses Turu' isimli bir etkinlik başlattı. Proje, İstanbul sakinlerine 'şehrin mutluluk ve ilham verici, korkutucu ve zorlayıcı yönlerini farklı açılardan anlatma çabası' taşıyan, mizahi etkinlikler serisinin ilki. Şehrin hızlı ama monoton, insanların kendine dönüp bakmasına, düşünmesine izin vermeyen temposunu kırmak amacıyla kurgulanan İstanbul Ses Turu, İstanbul'u sadece sanatçıların gözlerinden değil, tasarımcıların, şehir plancılarının ve esnafın sesinden anlatıyor.

Nasıl mı oluyor bu keşif? O halde kulak verin. Beyoğlu Urban Cafe'de tezgâhı kuran ekip dört farklı tur seçeneğiyle size bir kulaklık ve mp3 çalar veriyor. 'Kontrollü Hızda Hayaletli Yol' (Cevdet Erek, sanatçı), 'Akustik Ekoloji Maceraları' (roomservices, müdahaleci araştırma enstitüsü), 'Unutmak İstemediğimiz Geçmişimiz' (Ergun Tükel, Urban Cafe işletmecisi) ve 'Güvenlik Kılavuzu' (Suat Öğüt, sanatçı) turlarından birini seçerek yola koyuluyorsunuz. 30-45 dakika arasında değişen turlarda Mp3 çalardaki rehber sizi yönlendiriyor. Her gün yürüdüğünüz caddeye, önünden geçtiğiniz kitapçıya, sokak aralarına, insanlara daha dikkat kesilerek bakıyorsunuz. Elektrikçiden terziye, pilavcıdan tekstilciye farklı alanlarda çalışan esnafın İstanbul değerlendirmeleri size eşlik ediyor. Tur esnasında, etraftan size bakanlar olmuyor değil. Çünkü kendi dünyasında mp3 çalardan müzik dinleyen birinden öte bir hal üzerinizde beliriyor. Küratörlüğünü Ece Pazarbaşı yaptığı İstanbul Ses Turu programı bugün ve yarın 12.00-14.00 ve 16.00 saatlerinde devam edecek. (www.c-u-m-a.org)

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

10/09/2009

9 Eylül 2009 Çarşamba

Joseph Beuys ve şürekası İstanbul'da

18:18 Posted by Musa İğrek , No comments
Bazen söylentiler bir kar topu gibi yuvarlanır. Büyür, kocaman olur. Sonrasında efsaneye dönüşür ve sahibini ezer geçer. Bu türden bir öykünün içindeyiz şimdi. Efsane şöyle başlıyor. Kahramanımız, II. Dünya Savaşı sırasında gönüllü olarak Alman Hava Kuvvetleri'ne katılır.

1944'te Kırım üzerinde uçarken uçağı düşürülür ve kendisi de ağır yaralanır. Kahramanımızı uçağın düştüğü yerde yaşayan göçebe Tatarlar kurtarır. Vücudunu yağ ile kaplayıp, keçe ile sarmalar ve soğuktan donmasını engellerler. (Kimilerine göre onu kurtaran Tatarlar değil, Alman kurtarma ekibidir.) Bu talihli adam, savaşın son günlerinde İngilizler tarafından esir alınır. Ancak 1945'in Ağustos ayında ailesinin yanına dönebilir. Bu yaşanılanlar, kahramanımız için yeniden bir doğuştur. Sanatının temelini oluşturur. Savaşta başının yaralanmasını bahane ederek taktığı ve hiç çıkarmadığı keçe şapkası, artık onun alamet-i farikasıdır. Ezber bozan kahramanımızın adı; Joseph Beuys.

Almanyalı sanatçı Joseph Beuys (1921-1986) ve öğrencilerinin eserleri, Sabancı Müzesi'nde sergileniyor. Aktivist, sanatçı ve eğitimci gibi pek çok kimliği olan Beuys'un 'Öğretmenliğim en büyük eserimdir. Gerisi teferruattır.' sözü, demokrat duruşu ve barış yanlısı olması dün açılan 'Joseph Beuys ve Öğrencileri' başlıklı sergiyi görmeyi gerektirecek sebeplerden birkaçı. Küratörlüğünü, Deutsche Bank Sanat Global Başkanı Friedhelm Hütte ile sanat eleştirmeni Ahu Antmen'in yaptığı sergi, Beuys'un kâğıt üzerinde gerçekleştirdiği çalışmalarla; öğrencilerinden Peter Angermann, Lothar Baumgarten, Walter Dahn, Felix Droese, Imi Giese, Imi Knoebel, Katharina Sieverding ve Norbert Tadeusz gibi sanatçıların 350'ye yakın desen, fotoğraf ve baskılarından oluşuyor. Düsseldorf Sanat Akademisi'nde 300'den fazla öğrenci yetiştiren Beuys, kendini bir eğitimci olarak görmesiyle biliniyor.

Kurtulmak, yaraları sarmak, iyileşmek, yeniden doğmak gibi metaforların etrafında dolaşmayı seven Beuys, sanatı geleneksel sanat mekânlarından çıkarıp doğrudan hayatın bir parçası haline getirmiş bir isim. Onun uzun vadeli ve çok ünlü bir etkinliği olan 7.000 meşe ağacı dikme projesi, 1982'de, Documenta 7'nin açılış töreninde başladı. Daha sonra Türkiye'de de uygulanan bir etkinliğe dönüştü.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
09/09/2009

7 Eylül 2009 Pazartesi

Baştan ayağa ‘harf’sin sen

14:17 Posted by Musa İğrek , No comments
Orhan Pamuk, Kara Kitap'ta "Esrâr-ı hurûf, harflerin seslerine kulak vermeyi gerektirir ve bir de bilmeyi, bilinemezliği. Mikrokozmosu makrokozmosa bağlar; harfi kitaba, kitabı da kâinata." diye yazar. Elif Şafak da bir yazısında, “Hurufi ki suçlandı, kovalandı, yanlış anlaşıldı ve mahkûm edildi, yaradılanın suratında Rab'dan ibareler gördüğü için… Hurufi ki suçlandı, kovalandı, yanlış anlaşıldı ve mahkûm edildi harf-i kutsal, insanı eşref-i mahlûkat bildiği için… Ayrıntılar da gitti, Hurufiler de. Vaktiyle ikisi de vardı bu memlekette.” der. Usta şair Hilmi Yavuz'un da Hurufi Şiirler başlıklı bir kitabı var. Sözün özü, edebiyatımız, ‘harflerin peşine düşmüş' ama şimdilerde sadece isimleri kalmış Hurufilere pek yabancı değil.

Evladiyelik kitap

Hurufilik'in İslam dünyasında ve kültür tarihinde ‘sırlı' bir konumu olsa da bu alanda ciddi bir boşluk var. Yrd. Doç. Fatih Usluer yedi yılın sonunda Farsça ve Türkçe 14 bin Hurufi yazma eserin tamamını okuyarak evladiyelik bir kitap yayımladı, meraklısı için. Hurufilik adlı çalışmasında Usluer, tüm felsefesini harfler üzerine kurmuş bu inanç sisteminin üzerindeki bulutları bir anlamda dağıtıyor diyebiliriz. Zira yazar, Mevlânâ'nın o meşhur hikâyesinde anlattığı gibi körlerin tarifiyle bir fili tanımaktan öteye geçmeyen tanımları aşarak ilk elden kaynaklara ulaşıyor. Derdi “insan ve harf” olan Hurufilik ile ilgili şimdiye kadar sorulmuş tüm sorulara cevap veriyor ve yeni bir soru mecrası oluşturuyor. Peki, Hurufiliği saran bu perdenin altında neler var?

Hurufilik 14. yüzyılda Fazlullah Esterâbâdî tarafından İran'da kurulan ve izleri 17. yüzyıla kadar Anadolu ve Balkanlara uzanan bir mistik ve felsefi düşünce akımı olarak lügatlerde geçer. Huruf, Arapçada “harfler” anlamına gelir. Kitabın “Hurufilik” bölümünde bu inanç sistemi şöyle anlatılıyor: “Yaratılış, harflerden oluşan sesle başlamıştır. Evrendeki her şeyde ses vardır ve 32 harfe karşılık gelen 32 sesten söz etmek demektir bu. Cansızlarda ve bitkilerde bilkuvve bu sesler vardır ve birbirlerine vurulduğunda ortaya çıkarlar. Hayvanlar ise bu seslerin bazısını çıkarabilirler. Yaratılmışların içinde sadece insan harflerin tümünü telaffuz etme yetisine sahiptir.”

Hurufilerin harflerden sonra vurgu yaptığı ikinci temel konu insandır. Allah'ın yeryüzündeki halifesi insan, tüm özellikleriyle Hurufi felsefesinin temelinde yer alır. Ne melekler ne de diğer yaratıklar Allah'ın kelamı olan 32 harfe ve bunların telaffuzuna sahiptir. Ayrıca 28 ve 32 harfin alametleri sadece insanın yüzünde ve vücudunda hatlar aracılığıyla görünür.

İbni Arabi, varlıklar, Allah'ın ‘kün' emrinden ortaya çıktıkları için onları Allah'ın kelimeleri olarak tanımlamıştır. Ona göre, “Mevcut olan her şeyin hakikat-i asliyesi Allah ilminde bir harf gibidir. Bu harfler, nefes-i rahmaniyle vücuda ve görünür hale getirmişlerdir. Nefes-i rahmanîden ilk olarak elif, ikinci olarak be zahir olmuştur.” Hurufiler de harfleri mevcudatın temeli olarak görmüşlerdir. Birçok filozof gibi “Onun emri, bir şeyi dileyince ona sadece ‘Ol' demektir. O da hemen oluverir.” (Yasin 36/82) ayetini esas alırlar. Bu durumda yaratılış, harflerden oluşan “kün” emriyle gerçekleşir.

Hurûfiliğin esaslarını anlatan eserlerin başında Fazlullah'ın Câvidânnâme adlı eseri gelir. Bu, Hurûfîliğin kaynak kitabıdır. Annemarie Schimmel, İslamın Mistik Boyutları adlı kitabında Hurufiler'i şöyle anlatır: ''Hurufilere göre, söz, Allah'ın Zatı'nın ulu tecellisidir; aynı zamanda insanın yüzünde de görünür; sözcükler, Allah'ın sırlarının açığa çıktığı yazı, en mükemmel haliyle Kur'an haline gelir.''

Hurufilere dair önyargılar

Fatih Usluer'in kitabı, Hurufilerin ve eserlerinin tanıtımıyla başlıyor, Hurufi eserleriyle ilgili ansiklopedilere girmiş temel bilgilerin yanlışlıklarını ortaya koyuyor. İlerleyen sayfalarda Hurufiliğin tarihsel arka planı veriliyor ve Hurufilerin kendilerini nasıl tanımladıkları açıklanıyor. Fazlullah Esterabi, Aliyyu'l A'lâ, Şeyh Ebul Hasan, Seyyid Nesimi, Rei'î, Misalî, Mukim'i gibi Hurufilerin hayatları ve eserlerine de yer verilmiş. Hurufilerin yazdıklarından ve çeşitli ipuçlarından yararlanarak kendilerini dinin neresinde gördükleri, hangi mezhebe ait oldukları ve tasavvufa bakışlarını örneklerle gösteren Usluer, Hurufilere dair pek çok önyargıyı yine onların ifadeleriyle anlatarak kırmaya çalışmış. Yazar, kendilerini Müslüman olarak tanımlayan Hurufilerin dinin zahirini yadsıdıklarını tezini de bu eseriyle çürüttüğü görüşünde.

Âlemin hakikatine harflerle bakan Hurufiler günümüzde var olmasa da, baştan ayağa harf olan insana Hilmi Yavuz'un Hurufi Sonnet şiiriyle seslenelim: “nesimî ve mansur'la tenim dağıldı benim; / kendi yasımı tuttum, ölüydüm, aşk şehidi... / bir ayna düşer de kırılırken bedenim, / söylenen söylenmeyenle mühürlendi idi...”

Musa İğrek
Kitap Zamanı
Eylül 2009, sayı 44

Bu da Bienal açılımı

Şişli Abide-i Hürriyet Caddesi No: 5. Çocuk cıvıltılarının, zil sesine karıştığı günlerin yıllardır duyulmadığı altı katlı kâgir bir bina. Eşiğine vardığınızda Türk bayrağı ve okulun minik tabelası olmazsa kutu kutu pencereli binayı Şişli'de, her an kapısından birilerinin çıkıp "Buyurun nereye bakmıştınız?" diye soracağı koca bir apartman sanabilirsiniz.

Burası 1875 yılında Feriköy Avukat Caddesi'nde açılan ve 1900'de Abide-i Hürriyet Caddesi'ne taşınan, 2003'ten beri de öğrencisi olmadığı için hizmet vermeyen Feriköy Rum Okulu. 11. Uluslararası İstanbul Bienali'nin üç sergi mekânından biri. Yaklaşık altı yıldır eğitim yapılmayan okul, Bienal'le kahverengi boyalı devasa kapılarını sanata açacak. Böylece şimdilerde pek çoğumuzun dilinde dolanan bir nevi 'açılım' yaşanacak.

11. Uluslararası İstanbul Bienali'nin açılmasına beş gün kaldı. Şehrin dört bir yanına afişler asılıyor. Bienal'in üç mekânı boya, badana, temizlik ve ilaçlama işleriyle hazır hale getirilirken küratörler, sanatçılar, işçiler, mekân sorumluları kısacası Bienal'e 'bulaşmış' herkes hummalı bir şekilde çalışıyor. Açılmayı bekleyen kutular, kablolar, projektörler, perdeler, masalar, sıralar... Bu kargaşa içerisinden çıkacak birbirinden renkli işler için düzenlenmeyi bekliyor. Bu telaşın son güne kadar süreceği kesin. Zira 40 ülkeden 70 sanatçı ve sanatçı grubunun 120'den fazla projesini derleyip toplamak pek kolay olmasa gerek.

Bu yoğunluk arasında 11. Uluslararası İstanbul Bienali'nin dört küratörünü bulup biraz nabız yokladık. Kısa bir hatırlatma. Bu yılki Bienal, başlığını Bertolt Brecht'in Üç Kuruşluk Opera adlı oyundaki 'İnsan Neyle Yaşar?' adlı şarkıdan alıyor. 12 Eylül-8 Kasım arasında yapılacak Bienal'in küratörlüğünü, kurulduğu 1999 yılından bu yana çalışmalarını Hırvatistan'ın Zagreb kentinde sürdüren küratör kolektifi, WHW/What, How& for Whom (Ne, Nasıl ve Kimin İçin) üstleniyor. WHW, dört kadın küratörden oluşuyor: Ivet C'urlin, Ana Devic', Natacha Ilic' ve Sabina Sabolovic'. Bienal'in üç sergi mekânı Fındıklı'daki 3 numaralı Antrepo, Tophane'deki Tütün Deposu ve Şişli Feriköy Rum Okulu. Bunlardan en dikkat çekeni ise Rum Okulu.

'OLABİLDİĞİNCE ÖĞRETİCİ OLMAK İSTİYORUZ'

WHW'ye "Neden Feriköy Rum Okulu?" diye soruyoruz. Uzun bir cevap geliyor ekipten: "Brechtyen bir yaklaşımla yola çıktık. Kültür kurumlarını ve eğitimi sorgulamak istedik. Bu okul bizim için biçilmiş bir kaftandı. Yıl boyunca öğrencisi yok. Ayrıca mekânın mimari ve teknik özellikleri de bizi bu seçimi yapmaya yöneltti. Bienal'i kurgularken bir fikrimiz vardı: Eğitici yanı olması. İnsanlar Bienal'i gezdikçe hem bizim kurduğumuz kavramsal çerçeve hakkında, hem kendileri hakkında hem de dünyanın geri kalanı hakkında bir şeyler öğrenip çıksınlar. Okul mekânı da bizim öğretici temamızı vurguluyor."

Peki, bu seçimde politik bir mesaj var mıydı? Ekibin ağzından "evet ve hayır" cevabı birlikte çıkıyor. Oluşturmaya çalıştıkları konseptin içinde azınlıklardan da söz ettiklerini söylüyorlar. "İnsan ne ile yaşar?" konusunun içinde bu konu da var. WHW, "Buranın bir Rum okulu olduğunu elbette biliyorduk. Bununla ilgili özellikle bir şeyin altını çizmedik. Bunu izleyiciye bıraktık." diyor.

Feriköy Rum Okulu'nda yaklaşık 20 sanatçının işi yer alacak. Antrepo ve Tütün Deposu'nun birbirine yakınlığı düşünülünce Feriköy Rum Okulu uzak diye bahane edenler olabilir; ama buradaki 'açılım' sanatseverleri çekebilir. 11. İstanbul Bienali'nin neler bırakacağını şimdiden kestirmek zor. "Olabildiğince fazla öğretici olmak ve izleyicinin kafasında farklı konu başlıkları, kavramlar sorular oluşturmak istiyoruz." diyen ekip bakalım, Türkiye sanat ortamına neler öğretecek?

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
07/09/2009

2 Eylül 2009 Çarşamba

İstanbul'un fotoğraf geçidi yola koyuldu

Büyük bir coşkuyla beklenen, içinde türlü türlü umutları, korkuları barındıran İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti için bugünden itibaren geriye doğru 120 gün saymaya başlayabilirsiniz. Sayılı gün çabuk geçer derler. Ama bu zamanlar pek hızlı geçmeyecek gibi. Malum pek çok sanatçı, projesinin onaylanmasını, izleyiciler de ortaya nelerin çıkacağını bekliyor.

Bu 'büyük buluşma'nın tomurcukları, yavaş yavaş açmaya başladı. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti projeleri kapsamında ilk yola koyulanlardan biri Fototrek Fotoğraf Merkezi tarafından gerçekleştirilecek olan "Fotoğraf Geçidi: İstanbul 2010"... "İstanbul'un fotoğraf sanatıyla yorumlanmasını ve belgelenmesini" amaçlayan fotoğraf projesi, dün düzenlenen basın toplantısıyla tanıtıldı. Ajansın Atlas Pasajı'ndaki toplantısına İstanbul 2010 AKB Ajansı Görsel Sanatlar Yönetmeni Beral Madra, projenin sanat yönetmeni ve Küratörü Gültekin Çizgen ve proje koordinatörü Cenk Gençdiş ve fotoğrafçılar katıldı.

Projenin sanatçı listesinde Erhan Şermet, Nevzat Çakır, Bülent Özgören, Cengiz Akduman, Cavit Yusuf Darıyerli, Merih Akoğul, Özcan Yurdalan, Engin Güneysu, Gültekin Çizgen, Coşar Kulaksız ve Arjen J. Zwart yer alıyor. Listede bir de Fototrek'in Salı grubu var. Ekip, 'sen ben bizim oğlan' olmasın diye titiz şekilde çalışmış. Türk fotoğrafına ve İstanbul'a bir şey ekleyen bir proje ortaya çıkmış.

Susan Sontag'ın tabiriyle "fotoğraf, yalnızca bir imge, gerçeğin taklidi değildir; aynı zamanda bir belgedir; ayak izi ya da ölünün yüzünden alınmış maske gibi gerçeğin kendisinden doğrudan doğruya çıkarılmış bir şeydir." On bir 'erkek' sanatçının nasıl bir 'gerçek' çıkaracakları merak konusu doğrusu. Aralarında kadın fotoğrafçılar da olsaydı, belki daha narin bir İstanbul portresi çıkardı karşımıza, kim bilir!

Toplantıda bir konuşma yapan Beral Madra, Fotoğraf Geçidi'nin uzun soluklu bir proje olmasının yanında, çok sayıda sanatçıyı barındırması ve çeşitli sergilerle sonuçlanmasının da çalışmayı değerli kıldığını söyledi. Gültekin Çizgen ise, "Fotoğraf Geçidi, Türkiye'nin en büyük fotoğraf projesi. Çok renkli İstanbul'umuza, yeni bir dil içinde, zengin öykülendirme prizmasından geçecek fotoğraflar armağan etmek tüm fotoğrafçıların görevi olmalıdır." dedi.

Eylül 2010'a kadar devam edecek Fotoğraf Geçidi'nin sergileri, Fototrek Fotograf Merkezi'nde gerçekleştirilecek. Projenin 5 Eylül'de açılacak ilk sergisi Erhan Şermet'in İstanbul Aile Albümü Fotoğraf Sergisi. Her serginin 70 x 70 cm ebatlarında özel tasarımlı katlamalı kataloğu da yayınlanacak. Sergiler dışında söyleşiler, atölye çalışmaları ve sergi okuma günleri yapılacak.

Tanpınar, Huzur'da "İstanbul'u tanımadıkça, kendinizi bulamazsınız." der. Bakalım İstanbul'u fotoğraflayacak sanatçılar belki de hiç görmediğimiz bir şehri bize tanıtacak

Fotoğraf geçidi günleri...

İstanbul Aile Albümü, 5 Eylül-2 Ekim; İstanbul'un Adı Fotograf, 3 Ekim-30 Ekim; Yüzümüzü Ağartanlar, 31 Ekim-4 Aralık; Panistanbul, 5 Aralık 2009-8 Ocak 2010; İstasyon Berberi, 9 Ocak-5 Şubat; İç İçe İstanbul, 6 Şubat-5 Mart; Yazılı İstanbul, 6 Mart-2 Nisan; Sokağın Dili: Bildiğin İstanbul, 3 Nisan-7 Mayıs; Sahne Senin İstanbul, 8 Mayıs-4 Haziran; İstanbul In İstanbul, 5 Haziran-2 Temmuz; Salı Bakışı, 3 Temmuz-6 Ağustos; Sirkeci Garı, 7 Ağustos-3 Eylül.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
02/09/2009