30 Temmuz 2009 Perşembe

Zamanın yüz bekçisi bir arada

Şehirlerin en tanıdık, en kucaklanası, en kibirsizleridir. Uzun gölgelerinin eşiğinde heyecanlı buluşmalar olur. Yönler onlara göre söylenir, tarifler onlardan yardım alır. Kentin bilgisi biraz da onlarda saklıdır. Buna karşılık hepsi de kendi öyküsünü sessizce tıklatır. Vakti gelince de anlatır.

İstanbul'da, Siirt'te, Ankara'da, Erzurum'da, Diyarbakır'da Antalya'da, Amasya'da, Hatay'da, Yozgat'ta, Trabzon'da... Sözünü ettiğimiz, Türkiye'nin dört bir yanında tik taklarının kışkırtıcı davetine hayır diyemediğimiz saat kuleleri. Kimi ahşap köşklü, kimi balkonlu, kimi türlü türlü taştan bezemeli kentin kimliğine dokunmuş eşsiz kuleler. Pek çoğu için dönemin şairleri beyitler yazmış, tarih düşürmüş. Öyle ki Adana'daki Büyük Saat için dönemin şairlerinden Fani Efendi bakın ne diyor: "Bu muazzamn eserdir ki, misli yok, naziri yok/ Zahiren saat çalar, manen hükümet seslenir/ Ol cenabı Abidin'e eyler dua; / Çünkü andan ruz-u şeb vakt-i ibadet seslenir."


Türkiye'nin kent meydanlarında yükselen saat kuleleri bir kitaba girdi. Meltem Cansever'in Türkiye'nin Kültür Mirası 100 Saat Kulesi (NTV Yayınları) adıyla hazırladığı eser, ülkemizdeki saat kulelerinin hikâyesini anlatıyor. Saat kulelerinin davetkâr edasına, sesine kendini kaptırmış Cansever, kulelerin tek tek fotoğraflarının yer aldığı kitapta, efsaneleriyle, kulaktan kulağa anlatılan hikâyeleriyle okuru bu eşsiz dünyaya çağırıyor. Cansever, hazırladığı kitabın amacını ise şöyle anlatıyor: "Öncelikle tarihî saat kulelerinin eşsiz mimarî ve kültürel değerlerini hatırlamak üzere ülke çapında gezintiye çıkmak, bu olağanüstü yapıların birkaç istisna dışında acınası hallerine dikkat çekmek ve çağdaş saat kulelerinin izini sürmek."

II. Abdülhamid, saat kuleleri inşa ettirir

II. Abdülhamid tahta çıkışının 25. yılında vilayet ve sancaklarda kendi adına çok sayıda büyük saat yapımını emreder. 30. cülus yılında da Anadolu'nun birçok şehrinde yeni saat kuleleri inşa edilir. Anadolu'da saat kulelerin yaygınlık kazanması Batılılaşma hareketine denk düşer. İmparatorlukta her çeşit saat revaçta iken 19. yy kadar kule saatlerinin olmaması dikkat çekmiştir. Bu konuda türlü türlü rivayetler var. Yazar Adnan Adıvar bu duruma sebep olarak 'müezzin, muvakkit ve kayyımlerin ehemmiyetinin azalacağını', Dolmabahçe Sarayı Saat Müzesi kurucusu Şule Gürbüz ise 'kule saatlerinin ilk yıllarında hiçbir zaman ezan saatlerinin getirdiği kesinliği sağlayamadığını, muvakkitlerin bunu harfi harfine yapabildiğini' söylüyor.

Kentlerin bu sessiz tanıklarının aslında söylediği çok şey var. Hemen hepsi şehrin mimarî yapısını yansıtan bir üslûba sahip. Bazen şehrin tam göbeğinde, bazen tepesinde tik taklarından örülmüş bir dünyada onlar kendi hallerindeler. Kulelerin pek çoğu restorasyona muhtaç desek yeridir. Ehline düşen gül, düşmeyenin kül olacağını söylemek keramet değil haliyle. Zaman insanoğlu için hâlâ sırrını korusa da, kent meydanlarında yükselen saatler o yerin simgesi, gurur kaynağı. Kitabın sayfaları arasında ilerledikçe Anadolu'nun ilk saat kulesi olan 1797 tarihli Safranbolu Saat Kulesi'nden tutun da baromatre ve termometre olarak da hizmet veren Yıldız ve Dolmabahçe kulelerine uzanan bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Ahmet Haşim'in 'Müslüman Saati' adlı yazısında İstanbullu için istilâların en gizlisi olarak gördüğü alafranga saatin gelişiyle ilgili yakınmalarına biraz hak veriyorsunuz.


100 Saat Kulesi adlı kitabı okuduktan sonra, zamanın geçişini dev cüssesiyle gösteren bu kulelere Tanpınar'ın 'Ne içindeyim zamanın/ Ne de büsbütün dışında/ Yekpare geniş bir anın/ Parçalanmış akışında' dizelerini ya da Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün kahramanı Muvakkit Nuri Efendi'nin dilinden "zaman ve mekân insanla mevcuttur!" sözlerini fısıldamak düşer. Bu sayede zamanın insanı ürperten ilerleyişine inat, içiniz biraz rahatlayabilir.

Musa İğrek
Zaman Gazetesi, İstanbul
30/07/2009

27 Temmuz 2009 Pazartesi

Osmanlı'nın ayak izleri diriliyor

361 cami, 499 mescit, 45 aşevi, 69 türbe, 93 hamam, 177 han, 17 tekke, 1000'den fazla çeşme, 2 askerî kışla, bir hastane, 44 mektep, 113 su yolu, 20 köprü ve 5 saat kulesi... Bu uzayıp giden mekânlar silsilesi Evliya Çelebi'nin 17. yüzyılda Yunanistan'a yaptığı gezide hiç üşenmeden gezip dolaştığı yerleri işaret ediyor.

14. yüzyılda padişah I. Murat'ın Balkanlar'ı fethi esnasında Osmanlılara katılan Yunanistan, Osmanlı eserleriyle bezenmiş bir ülkeydi. Batı komşumuz, 1830 yılında imzalanan Lozan Barış Antlaşması'yla Osmanlı'dan ayrılıp resmen bağımsızlığını ilan eder. Buradaki Osmanlı eserleri 20. yüzyıl boyunca ihmal, siyasî ve tarihî sebeplerle yıllarca kaderine terk edilir. Camiler, konaklar, kaleler, hamamlar, idarî ve askerî binalar, sulama suyu şebekeleri, köprüler, çarşılar, hayır kurumları, kuleler... Ya yıkıldı ya da halden hale büründü, tanınmaz oldu. Zamanın çarkı arasında kimi bir sokak arasına sıkışıp kaldı, kimi de bir harabeye döndü.

Yunanistan'da Osmanlı'nın bıraktığı tarihî eserler, uzun yıllar süren bir ihmalin ardından son yıllardaki canlanmayla restore ediliyor. Avrupa Birliği'nin 'kültürü koruma programı fonu'yla restore edilen tarihî eserler yeniden dirilirken maalesef koca bir mirasın çok azı elden geçebiliyor. Yunanistan'ın bu çalışmalarında 1981 yılında üyesi olduğu Avrupa Birliği'nin etkisi çok büyük.

BİR MEDENİYETİN İZLERİNİ SÜRÜYOR

Amerikalı akademisyen Heath W. Lowry'nin Kuzey Yunanistan'ı dağ tepe gezerek hazırladığı Osmanlıların Ayak İzlerinde adlı kitap, Bahçeşehir Üniversitesi Yayınları'ndan çıktı. Osmanlı eserlerinin keşfedilmesi ve günümüze kadar ayakta kalabilenlerin de mevcut durumunun ayrıntılı bir şekilde incelendiği kitapta bir medeniyetin izleri sürülüyor.

Lowry çalışmasında, okurlara tahrip edilmiş veya çoktan unutulmuş Osmanlı eserlerinin yeniden keşfedilmesi için bir kapı aralıyor. Selanik, Batı Trakya, Makedonya, Vardar Yenicesi, Gümülcine, Midilli Adası, Vodina ve Kesriya gibi şehirlerin içinde gezinen Lowry, günümüze kadar ulaşabilmiş camiler, türbeler, dergâhlar ve imaretlerin yanı sıra, çınarlarla, selvilerle, tarihî ağaçlarla bezeli mesire alanlarının, envai çeşit bitkinin peşine düşüyor. Kitabın son bölümünde ise restore edilen veya edilmesi planlanan mimarî yapıları anlatıyor. Bu bölüm oldukça umut verici. Pek çok fotoğrafla desteklenen kitapta bazı yapıların 'mevcut durumu ve ziyaret imkanı' başlıklı bölümde ise o eserler hakkında kuşatıcı bilgiler yer alıyor.

Lowry, 1993'ten bu yana Princeton Üniversitesi Osmanlı ve Modern Türk Araştırmaları Kürsüsü'nde Atatürk profesörü olarak çalışıyor. 1964'te, 21 yaşındayken ABD'nin Barış Gönüllüleri programı çerçevesinde Balıkesir'in Bereketli köyünde iki sene kalır ve Türkiye tarihi üzerine çalışmaya başlar. Lowry, Boğaziçi Üniversitesi Tarih bölümünü kuran öğretim üyeleri arasında yer alır ve ardından çalışmalarını Harvard Üniversitesi'nde sürdürür. 1983'te de Washington'da Türkiye Çalışmaları Merkezi'ni kurar.

Beş yıl boyunca Kuzey Yunanistan'daki seyahatlerinin bir yansıması olan bu çalışma için Lowry, kitabın önsözünde, şöyle diyor: "...bu çalışmanın amacı, Kuzey Yunanistan dâhilindeki Osmanlı egemenliğinden günümüze kadar ulaşabilmiş eserlerin bir nevi açıklamalı kataloğu işlevini görmektir. Burada ele alınan mekânların bir kısmı, daha önceden biliniyor olsa da, şaşırtıcı düzeyde büyük bir kısmı burada ilk kez sunuluyor..."

Lowry, kitabın sonunda 'iki tarafa da lanet olsun' gibi bir yaklaşımdan kaçınılması gerektiğini söyleyerek eldeki tarihî eserleri kurtarmanın derdine düşelim mesajını veriyor. (0212 381 05 60)

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
27/08/2009

French take over translation of Tanpınar’s Turkish literature book

In an interview, Ahmet Hamdi Tanpınar was once asked, “What do you think is necessary for our literature to be valued internationally?” Tanpınar replied: “Our writers and poets mingling with life and the world more and then time [is necessary]. Maybe before anything else, time… Let us not forget that our literature is only 80 years old.”

The “time” upon which Tanpınar pinned his hopes did not let him down. Lately, Tanpınar has become a writer whose work goes beyond borders. The books of this 20th century man of letters, who complained about not getting enough attention and not being able to expand his work overseas, are now translated into numerous foreign languages.

His work “19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi” (The History of 19th Century Turkish Literature) -- about which Ahmet Oktay once said, “The work proves the importance of the author as a literary historian, and it has not been surpassed [in quality] so far” -- is now being translated into French. Being translated by Feeda Fidan, Valerie Gay and Gül Mete Yuva under the direction of Professor Faruk Bilici, who currently works at the National Institute of Oriental Languages and Civilizations in Paris, the book will be published in 2010. Up to here, everything looks fine; however, the process behind the scenes was more problematic.

Heritage of world culture

The idea of translating the book was first proposed in a program held by the Turkish Library collection of Actes Sud publishing house's Sindbad department a couple of years ago. Considering the size of the work and the cost of translation, Bilici calculated that a sum of 50,000 euros was needed and exchanged many letters with officials from the Turkish Ministry of Culture and Tourism. Everyone liked the idea of such a project, but when it came to meeting its financial requirements, no one wanted to take responsibility.

The Ministry of Culture and Tourism's Translation Subvention Project (TEDA) supports the translation and publication of Turkish literary works, but officials told Bilici they were only able to subsidize up to $10,000 of the project. Two years were lost in the vicious circle of disagreements that followed. Finally, Bilici brought up the issue within the framework of the Season of Turkey in France, and the translation project was accepted in principle. TEDA's French counterpart, the Centre National du Livre (National Book Center), put the project on its agenda, accepting Tanpınar's book as a work of world cultural heritage, and the translation work started.

‘French readers will see the wealth of the Ottoman world’

Bilici is of the opinion that the book has no equivalent in the world. “The translation of this book into foreign languages is essential in teaching the basis of Turkish literature to readers around the world. This work also functions as a bridge between Ottoman literature and the literature of the 19th century. Beyond being a literary work, this is also a history of thought. In terms of the author's style, the work is a work of art and an indispensable resource,” he explained.

Bilici further noted that those reading the book in French will learn that Turkish literature has a rich history. French readers will be able to see the sources feeding such internationally renowned writers as Nazım Hikmet, Yaşar Kemal and Orhan Pamuk. He added: “Such books never become best sellers anywhere in the world. However, we imagine that many intellectuals and literature lovers will show interest in the book. French readers will learn that the Ottoman world is also a world of art and literature.”

The book deals with the literature of a period when innovations in perception, thought and style took place and a new world view as well as a new perception of nature and human beings arrived. In the book, Tanpınar narrates the lives of many authors, including Ahmet Cevdet Paşa, Münif Paşa, Ziya Paşa, Namık Kemal, Ahmed Midhat Efendi, Recaizade Mahmut Ekrem and Abdülhak Hamid Tarhan, and the impact they had on social, political and literary circles.
The book was first published in 1949, a second edition was released in 1959 including adjustments and additions and it was last published in October 2007.

Having two books translated into French, “Beş Şehir” (Five Cities) and “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” (The Time Regulation Institute), Tanpınar would certainly be happy to see these developments, and he would wish our other literary masters the same generosity that time showed him.

Musa İğrek, İstanbul
Today's Zaman
29/07/2009

23 Temmuz 2009 Perşembe

Tanpınar'ın edebiyat tarihinin çevirisi, Fransızlar'a emanet

Ahmet Hamdi Tanpınar'a bir söyleşisinde, "Edebiyatımızın milletlerarası bir değer kazanması için sizce ne lazımdır?" diye sorulur. Tanpınar şöyle cevap verir: "Muharrirlerimizin, şairlerimizin hayatla ve dünya ile daha çok geniş kaynaşması, sonra zaman, belki her şeyden evvel zaman..."

Umut bağladığı 'zaman', onu yarı yolda bırakmadı. Son yıllarda Tanpınar artık sınırları aşan bir yazar haline geldi. Kendi döneminde ilgi görmediğinden, çok açılamadığından yakınan yazarın kitapları, bir bir çeşitli dünya dillerine çevriliyor. Şimdi de Ahmet Oktay'ın, "Yazarının, edebiyat tarihçisi olarak da önemini ortaya koyan bir çalışmadır ve şu ana kadar aşılamamış durumdadır." dediği "19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi", Fransızcaya tercüme ediliyor. Paris'te Doğu Dilleri ve Uygarlıkları Ulusal Enstitüsü'nde Osmanlı ve Türk Tarihi öğretim üyesi olan Prof. Dr. Faruk Bilici'nin yönetiminde Feeda Fidan, Valerie Gay ve Gül Mete Yuva tarafından Fransızcaya çevrilen kitap, Ekim 2010'da yayımlanacak. Buraya kadar her şey güzel, lakin bu sürecin perde arkası biraz bulutlu.

DÜNYA KÜLTÜRÜNÜN MİRASI

19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi'ni Fransızcaya çevirme düşüncesi, Fransa'da Actes-Sud/Sinbad Yayınevi'nde Türk Kitaplığı Koleksiyonu'nun birkaç yıl önce yapmış olduğu program çerçevesinde ortaya çıkar. Hacmi ve çeviri zorluklarını göz önüne alarak 50 bin Euro'luk proje için mali kaynak aramaya başlayan Faruk Bilici'nin Türkiye'nin Kültür ve Turizm Bakanlığı yetkilileriyle pek çok yazışması olur. Herkes bu fikri çok güzel bulur, sıra maliyetin karşılanmasına gelince kimse elini taşın altına koymaz. Son yıllarda pek çok Türk yazarın eserlerinin dünya dillerine çevrilmesi projesini yürüten TEDA, Bilici'ye en fazla 10 bin dolarlık bir yardım yapabileceğini şifahi olarak iletir. Bu kısır döngü yüzünden iki yıl kaybedilir. Sonuçta Bilici, konuyu "Fransa'da Türk Mevsimi" çerçevesine taşır ve proje prensip olarak kabul edilir. Ancak Türk tarafından somut bir cevap verilmez. İstanbul Kültür Sanat Vakfı ile yapılan görüşmeler de sonuçsuz kalır. Türk Mevsimi'nin Fransa sorumluları ise bu projeyi 'ciddiye' alır ve TEDA'nın muadili olan Centre National du Livre-CNL (Kitap Ulusal Merkezi), Tanpınar'ın eserini dünya kültürünün mirası kabul ederek gündemine koyar. Böylece YKY'den çıkan baskı esas alınarak hummalı bir çeviri çalışması başlar.

Kitabın dünyada da eşi olmayan bir eser olduğunu söyleyen Bilici, "Bu kitabın Türkçenin dışındaki dillere çevrilmesi, çağdaş Türk edebiyatının temellerinin dünya okuyucusuna öğretilmesi için bir zorunluluktur. Bu eser aynı zamanda Osmanlı edebiyatı ile 19. yüzyıl edebiyatı arasında bir köprü görevini üstleniyor. Bu kitap edebiyat tarihi olmanın da ötesinde aynı zamanda bir düşünce tarihidir." diyor.

Faruk Bilici, bu kitapla Fransızca okuyan her okuyucunun Türk edebiyatının zengin bir geçmişe sahip olduğunu öğreneceğini söylüyor. Fransızların Nazım Hikmet'in, Yaşar Kemal'in, Orhan Pamuk'un beslendikleri kaynakları göreceğini belirten Bilici, "Bu tür kitaplar, dünyanın hiçbir yerinde best seller olmaz. Ancak her kültürlü insanın, her edebiyatseverin ilgi göstereceğini tahmin edebiliriz. Osmanlı dünyasının aynı zamanda bir sanat ve edebiyat dünyası olduğunu Fransız okuyucu öğrenmiş olacak." diye konuşuyor.
1949'da yayımlanan, düzeltme ve ilavelerle 1956'da ikinci baskısı yapılan, son olarak Ekim 2007'de yeniden yayımlanan kitap, "yeni bir duyuş, düşünüş ve anlatış tarzının, yeni bir dünya ve tabiat görüşünün ve insan anlayışının geldiği" sancılı bir dönemin edebiyatını ele alıyor. Tanpınar, kitabında Ahmed Cevdet Paşa, Münif Paşa, Ziya Paşa, Namık Kemal, Recaizade Mahmut Ekrem, Abdülhak Hamid Tarhan ve dönemin daha birçok yazarının hayatını, onların sosyal, siyasal ve edebi çevrede bıraktıkları etkiyi anlatıyor.

Daha önce 'Beş Şehir' ve 'Saatleri Ayarlama Enstitüsü' adlı romanları Fransızcaya çevrilen Tanpınar, bu gelişmeleri görseydi şüphesiz mutlu olurdu ve zamanın ona sunduğu bu cömertliği edebiyatımızın diğer usta kalemleri için de dilerdi.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
23/07/2009

20 Temmuz 2009 Pazartesi

Amasya'dan bir davet mektubu

15:48 Posted by Musa İğrek No comments
Şehirleri anlatan albümlerin en güzel tarafı, o kente doğru yola çıkmak için içinizde bir arzuyu depreştirmesidir. Bazen bir fotoğraf karesi bir şehri sevmenize, kalkıp ona doğru gitmenize vesile olabilir. Bazen şehir insanı çağırır, bazen insan ona gider. Şehirlerin tarihi insanlık kadar eskidir derler, hele ki bu şehir, koca bir imparatorluğun şehzadelerini misafir etmişse, orada görülecek çok şey, dinlenecek çok hikâye vardır.

İçinden ırmak geçen şehirler daha sıcak ve coşkuludur. Susuz şehirler ise biraz eksik, biraz da hüzünlü... Ferhat ile Şirin'in hikâyesini kucaklayan bir şehir var karşımızda. Onların öyküsü ki Hilmi Yavuz'un "sevda derinlerdedir, oysa Ferhat / üstünü kazmada dağın" dizeleriyle ete kemiğe bürünür. Amasya Valiliği Kültür Yayınları'ndan çıkan 'Amasya Güzellemesi', bu yazılan sözlerin hemen kıyısında duruyor. Tıp tarihi ve deontoloji öğretim üyesi ve aynı zamanda fotoğrafçı olan Adnan Ataç'ın hazırladığı fotoğraf albümü, sanki gözlerimize bakıp, 'bir şehri sevmek için illa görmeniz gerekmez, fotoğraflarına bakarak da tutulabilirsiniz ona' diyor.

Amasya, içinden ırmak geçen, yalıboyunda kurulmuş zarif konaklarından bir zamanlar tambur sesleri, hüzzam şarkılar yükselen kadim bir şehir... İlginç coğrafi yapısı ve pek çok medeniyetin izlerini barındırmasına rağmen kabuğunu kırıp maddi ve manevi güzelliklerini dünyaya açamamış bugüne kadar. Şimdilerde yeni yeni kendini tanıtmak, bir turizm kenti olmak istiyor. Bir fotoğraf albümü var elinizde. Amasya'nın davet mektubu gibi... Yedi bin beş yüz yıllık bir kentin içindesiniz. Yıldırım Bayazıt, Çelebi Mehmet, Fatih Sultan Mehmet, III. Murat gibi Osmanlı şehzadelerinin yanı sıra Zenbilli Ali Efendi, Sabuncuoğlu Şerafeddin, Hattat Şeyh Hamdullah ve Ziya Paşa gibi simaların yürüdüğü yollardan geçiyorsunuz, bir tarihin içinden geçer gibi. Amasya Kalesi, Büyük Ağa Medresesi, Haliliye Medresesi, Sultan II. Bayezid Külliyesi, Halifet Gazi Kümbeti, Torumtay Türbesi, Bimarhane (Darüşşifa), Burmalı Minare, Gökmedrese, Gümüşlü, Bayezid Paşa ve Fethiye camileri... Gittikçe uzayan bir fotoğraflar silsilesi yanınız sıra yürüyor.

Zamanda bir seferdesiniz... Antik çağdan Selçuklu'ya, oradan Osmanlı'ya uzanan bir maceranın içinde sürükleniyorsunuz. Amasya'nın bin bir hali, hâlâ cazibesini koruyan dokuları fotoğraflardan da olsa sizi mest ediyor. 1861'de şehre gelen seyyah G. Perrot, Amasya'yı "Anadolu'nun Oxford'u" diye tarif eder. Fotoğraf albümünün sayfalarını çevirdikçe, seyyahın ne kadar haklı olduğunu görüyorsunuz. Şehrin içine kutu kutu yerleşmiş medreseler, başka bir zamanı ve sonsuz hikâyeleri fısıldıyor. Tarihî binaların yanı sıra, kentin dört bir yönden görüntüsü, Yeşilırmak ve Yalıboyu evleri, şehrin sakinleri de fotoğraflanmış albümde. Sabahın ilk ışıklarında ve karanlığın kalbinde bir Amasya'ya duruyor sessizce.

'İNSAN YAŞADIĞI YERE BENZER'

Edip Cansever, "İnsan yaşadığı yere benzer." der. Amasya sakinlerinin fotoğrafları da bir insanın yaşadığı bir şehre ne kadar denk düştüğünü gösteriyor. Benzerlikler kendini ele verirken, bir şehre tutulmanın cazibesini Yahya Kemal ve Baudelaire'in üzerinden anlamaya çalışıyorsunuz. Birinin İstanbul'u, ötekinin Paris'i her dem şiirlerinde yüzünü gösterir. Şehrin, insanın ruhuna kattığı halleri anlatmak zor olsa da kendini suya salmış bir Amasya'nın coşkusu, şehrin her zerresine yansıyor.

Zarif konaklar, kentin iki yakasını bağlayan köprüler, nakış nakış işlenmiş medreseler, rengârenk bezenmiş camiler... Hep insanı 'bir şeye' çağırıyor. Italo Calvino, "Görünmez Kentler" adlı kitabında "Bir kente hayran kaldığın şey, onun yedi ya da yetmiş harikası değil, senin ona sorduğun soruya verdiğin cevaptır." sözü bu çağrının büyüsünü anlatabilir belki de.

Osmanlı saray mutfağı

Amasya Valiliği, şehzadeler şehrinin mutfağının Osmanlı saray yemeklerini etkilediğinden hareketle 2008'de Osmanlı Saray Yemekleri yarışması düzenler. Osmanlı saray mutfağını yansıtan bu yemekler Amasya Valiliği Kültür Yayınları'ndan Osmanlı Saray Yemekleri adıyla yayımlandı. Dünyaca ünlü şeflerin saray mutfağını keşfe çıktığı kitapta, bir imparatorluğun damak zevkinin ne derece yüksek olduğunu görüyorsunuz. Kitaptaki birbirinden leziz tarifler bir medeniyeti daha iyi anlamanıza yardımcı olacaktır.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
20/07/2009

18 Temmuz 2009 Cumartesi

'İstanbul'da bir denizcilik müzesi kurulsun'

Osmanlı bir kara imparatorluğu olmanın yanında muazzam bir deniz gücüne sahipti. 'Bahr-i Frenk ve Mağrib ve Hind'de gemiler yürüten sultanlar, 'sultân-ı berreyn ü bahreyn' olarak anılırdı. Osmanlı'nın denizciliğe verdiği önem henüz yeterince kavranabilmiş değil. Bugün öyle bir hazinenin üzerindeyiz ki bu gözle görülür hakikati söylemek keramet olmasa gerek. Osmanlı denizciliğine dair 'Batı' menşeli aslı astarı olmayan sözleri bir yana bırakırsak denizi velinimet olarak görmüş bir milletiz. Hal böyleyken bu köşeye büzülmüş hakikatin peşine düşen bir elin parmağını geçmeyecek kadar araştırmacı var.

Türkiye'de denizcilik tarihi denilince ilk akla gelen isimlerin başında İstanbul Üniversitesi Tarih bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. İdris Bostan geliyor. Üniversitede hocasının teşvikiyle denizlere dalan Bostan'ın coşkusu zamanla bir tutkuya dönüşür. Ufku üç tarafı denizlerle kaplı Türkiye'yi aşarak Venedik'te, İtalya'da seyr ü sefere çıkar, yeni belgelerin, farklı bakışların izini sürer. Prof. Dr. İlber Ortaylı'nın deyişiyle Bostan'ın Osmanlı denizciliği üzerine kaleme aldığı araştırmalar ve makaleler çuval dolduracak sayıda. Bu eserleri görünce Osmanlı deniz gücünü ihmal ettiği, denize sırtını çevirdiği gibi sözlerin ne kadar boş olduğunu anlıyorsunuz. En son 'Adriyatik'te Korsanlık' (Timaş Yayınları) adlı kitabını geçtiğimiz günlerde sulara bırakan İdris Bostan'ın dilinden düşmeyen ve her gittiği yerde yıllardır dillendirdiği bir arzusu var: Osmanlı İmparatorluğu'nun merkezî deniz üssü Haliç'teki Tersâne-i Âmire'de, bir İstanbul Denizcilik Müzesi'nin kurulması.

İdris Bostan, "Denizciliğe çok önem veren bir Osmanlı'nın şanına uygun bir denizcilik müzemiz yok." derken durgun bir deniz gibi. Ama içindeki med cezirler bu müzenin kurulması için ne denli çabaladığını ele veriyor. 2010 Avrupa Kültür Başkenti'ne doğru yola koyulan İstanbul, bütün denizci dünya devletlerinde olduğu gibi bir müzeyi çoktan hak ediyor. İstanbul'da Osmanlı denizciliğini temsil eden çıtası yüksek bir müze kurulması gerektiğini söyleyen Bostan, "Haliç'teki Tersâne-i Âmire tarihî süreç içinde pek çok tahribata uğramasına rağmen bugün bu tersaneden günümüze intikal eden hâlâ önemli yapılar ve eserler var. Denizciliğe gösterilen ilgiyi artırmak, genç nesillere deniz sevgisini aşılamak için en uygun ortam, bu mekânlarda tarihî hüviyetine uygun oluşturulacak bir müze ile sağlanabilir." diyor.

2010'DA BİR MÜZE YAPILABİLİRDİ

Her şey bu kadar bulutlu değil tabii. İdris Bostan, Deniz Müsteşarlığı ile birlikte İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde İstanbul Denizcilik Müzesi'nin kurulması için bir kurul oluşturulduğunun müjdesini veriyor. Bostan, "Haliç Tersanesi'nde bir müze için 2010'a yetiştirilmek üzere başlanmış olunabilirdi." diyor ve ekliyor: "Ama bir müze kurmak bir senelik, beş senelik bir şey değil. Osmanlı denizciliği bu ölçeğe sığacak kadar küçük değil."
Bostan, Osmanlı'nın denizcilikte teknolojiyi ne kadar yakından takip ettiğini anlatırken Batılı tarihçilerin Osmanlı'ya yanlı bakışına işaret ediyor. Kimi Avrupalı tarihçilerin ise biraz daha 'vicdanlı' davranarak Osmanlı kaynaklarına ulaşamadan yazılan Akdeniz tarih kitaplarının eksik kalacağını söylediğini hatırlatan Bostan, şu sıralar Akdeniz tarihçiliğinin Osmanlı ayağını talebeleriyle birlikte tamamlamaya çalışıyor.

Kâtip Çelebi Yılı aceleye geldi

"Çoğu şeyi aceleye getirdiğimiz gibi 2009 Katip Çelebi Yılı da aceleye geldi. O insanlar bu basitliği hak etmiyorlar. Ya işimizi doğru yapmalıyız ya da yapmayıp beklemeliyiz, en azından onları karartmamış oluruz. Deniz Müsteşarlığı olarak Kâtip Çelebi'nin Tuhfetü'l-Kibâr fi Esfâri'l-Bihâr adlı eserini yayımladık. Vefa borcunu biz biraz ödemiş olduk. Lakin bunlar yeterli değil. Batı'da çok önceleri tanınmış Kâtip Çelebi adına bir enstitü kurulmalı, filmler yapılmalı."

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
18/07/2009

14 Temmuz 2009 Salı

Özel müzelerde halk günü olsun

"Bizde epeyce müze mevcuttur. Fakat vatandaşın onları sık sık ve kolayca gezebilmesi mümkün değildir, çünkü pahalıdır. Topkapı Sarayı'nın her iki kısmını ancak bir liraya gezmek mümkündür. Eski Eserler Müzesi için verilecek para buna ilave edilirse 1,5 liraya yaklaşır veya geçer. Bu bilhassa orta sınıf halkının kolay kolay verebileceği bir para değildir. Müzelerimizin haftanın hiç olmazsa bir veya iki gününde kapılarını halka bedava olarak açmak suretiyle bu mahzuru önlemesi lazımdır. Avrupa müzelerinin hemen hepsinin halk günleri vardır."

Ahmet Hamdi Tanpınar, bundan 73 yıl önce kaleme aldığı yazıda müze fiyatlarından böyle yakınıyordu. Yazarın bir de önerisi vardı: 'Halk günü' düzenlemek. İşiteceğinden emin olsak usta yazara "Sevgili Tanpınar aradan geçen onca zamana rağmen müzelerimizde hâlâ ciddi manada halk günü yok." diye seslenmek isterdik.

İstanbul Modern Müzesi dışında ülkemizde müstakil halk günü olan müze maalesef yok. Pera Müzesi, çarşamba günleri öğrencileri ücretsiz ağırlarken, Sabancı Müzesi 'komşu günü', 'taksici günü' gibi etkinliklerle ziyaretçileri müzeye çekmeye çalışıyor. Başlangıçta ücretsiz olan Santralistanbul ise mart ayından itibaren ücretli hizmet vermeye başladı. Özel müzelerin ağırlıkta olduğu İstanbul'da yöneticiler, ziyaretçilerle müzeler arasındaki bağı kavileştirmeye 'iyi' bir vesile olabilecek halk gününe sıcak bakıyor. Müze fiyatlarına göz atacak olursak: İstanbul Modern, Pera Müzesi ve Santralistanbul'da normal giriş 7, indirimli ise 3 TL. Sabancı Müzesi'nde ise tam 10, indirimli 7 TL. Devlet müzelerinde ise 'müzekart' uygulamasından sonra yeni bir süreç yaşanıyor.

Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Türkiye Seyahat Acentaları Birliği (TÜRSAB) işbirliğiyle Türk halkını müzelerle buluşturmak amacıyla gerçekleştirilen proje yoğun ilgi görüyor. Müzekart sahibi olan herkes, Türkiye'deki 300'ü aşkın müze ve ören yerini bir yıl boyunca 20 YTL karşılığında dilediği kadar gezebiliyor. Müzekart sayısı, geçtiğimiz haziran ayında 1 milyona ulaşmıştı.

Diğer müzelere tavsiye ediyoruz
LEVENT ÇALIKOĞLU-İSTANBUL MODERN MÜZESİ

Dünyanın pek çok büyük müzesinde böyle bir uygulama var. İstanbul Modern, bunu ilk başlattı. Perşembe günü müze ziyareti yapmak isteyenleri saat 20.00'ye kadar ağırlıyoruz. Bu günde 2.800-3.000 ziyaretçimiz oluyor. Bizde müze gezmek yeni bir alışkanlık. İzleyiciyi tavlayabilecek uygulamalar olmalı. Bu da onlardan biri. Marshall bize sponsor oldu. Diğer müzelere de tavsiye ediyoruz. Önemli olan, izleyiciyle yakınlık kurmak, ekonomik sebepler değil.

Kolaylık sağlayan bir bilet sistemimiz var
NAZAN ÖLÇER- SAKIP SABANCI MÜZESİ
Bizim son derece kolaylık sağlayan bir bilet sistemimiz var. Öğrenciler, engelliler, küçük çocuklar vs... 60 yaş üstü vs. çok büyük kolaylıkları var. Bir de grup indirimlerimiz var. Halk günü için yürütme kurulumuza böyle bir şey sunabiliriz. Elbette yararlı bir iş. Tabii enine boyuna düşünülmesi lazım. Her müze kendine göre bir yöntem uyguluyor. Türkiye'de ziyaretçinin yüreklendirilmesi için herkes kendince bir siyaset belirliyor.

Ücretsiz girişi uzun tuttuk
ELİF OCAK-SANTRALİSTANBUL

Başından beri Santralistanbul'un ücretli olacağına karar verilmişti. Dünyanın her yerinde bir müzeyi açtığınızda insanların oraya ısınması için ilk zamanlar ücretsiz olursunuz. Biz bu dönemi uzun tuttuk. Şu an halk günü yapılması yönünde bir kararımız yok. Bir sponsor desteğiyle halk günü yapılabilir veya müzeye girişi diğer etkinliklerle birleştirerek farklı çalışmalar düzenlenebilir.

Öğrencilere öncelik veriyoruz
ÖZALP BİROL-PERA MÜZESİ

Bilet ücretleri, müzelerin masrafını karşılamaya yönelik bir şey değil. Bunlar sadece sembolik ücretler. Ülkemizde hiç olanağı olmayan insanlara da ulaşmak için bir nevi kültür-sanat promosyonları yapılıyor. Biz Pera olarak her zaman buna sıcak baktık. Öncelikli olarak düşündüğümüz ise öğrenciler. Çarşamba günlerini öğrencilere ayırdık. Kamuya kolaylık göstermek için çeşitli kolaylıklar yapmak hepimizin görevi.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
14-07/2009

13 Temmuz 2009 Pazartesi

Koreli sanatçılardan teknolojiye 'ince' bir eleştiri

Sanat bazen hayalleri gerçekleştirmek için bir vesiledir veya daha da öte bir yerde durur.
Bu gerçeklik sanatçının eliyle halden hale bürünür. Freud, sanatçılar için 'Yeryüzü ile gökyüzü arasında asla varamayacağımız gerçeklikleri bilirler ve bize gizemli kapılar açarlar.' derken çok haklı aslında. Öyle ki sanatçı o gizemli dünyadan devşirdiği gerçeklikleri kanatlandırır, bir tarafa salar. Taliplisi de eşiğine gelir, kendince nasiplenir. Yarım yüzyıl önce bir tarım ülkesiyken dijital teknolojinin merkezi haline gelen Kore'yi sanatçıların gözleri ve ruhu ile anlamaya çalışmak, Freud'un söz ettiği gizemli dünyanın içine gireceğinizin bir alâmeti. Peki, bu nasıl mı olacak? santralistanbul'da açılan ve günümüzdeki teknolojik hayatı çağdaş sanatçıların gözüyle anlatan 'Farklı Bir Benzerlik: Denize Doğru' sergisiyle.

Koreli on sanatçının, video ve yerleştirme gibi işlerle ülkelerinin yaşadığı dönüşümü anlattığı sergi, son dönemlerde oldukça dikkat çeken Kore çağdaş sanatının emin adımlarla nasıl ilerlediğinin ipuçlarını da veriyor aslında. Sergide Bae Youngwhan, Hong Kyoung Tack, Jeon Joonho, Jung Yeondoo, Kim Kira, Lim Minouk, Lee Sea Hyun, Lee Yongbaek, Moon Kyungwon, Zin Kijong gibi sanatçıların işleri yer alıyor. Günden güne kabuk değiştiren bir ülkeyi sanat üzerinden anlamaya çalışmak farklı bir tecrübe olsa gerek.

'Farklı Bir Benzerlik Projesi'nin kısa bir öyküsü var. Proje, Türkiye ve Kore arasındaki dostluğun başlamasının 50. yıldönümü olan 2007 yılında Asya Çağdaş Sanat Forumu'nun, Seul ve İstanbul'da gerçekleşmek üzere bir kültür değişimi programı düzenlenmesiyle oluşturulmuş. "Ekonomik ve politik alanlar dışında pek fazla ilişkide olmayan bu iki ülkenin birbirlerini daha yakından tanıması, kültürlerini anlaması ve gelecekteki işbirliklerine bir ilk adım" olarak Koreli ve Türk sanatçılar bir araya gelmiş. 2008'in Aralık ayında Seul'deki, yeni çağdaş sanatlar merkezi Space Loop'ta gerçekleşen sergide Türkiye'den genç sanatçıların işleri Koreli sanatseverlerle buluşmuş.

OKYANUSTAN BİR DAMLA

Kore çağdaş sanatının büyük bir okyanus olduğunu söyleyen serginin küratörü Kim Jyeong-Yeon, "Bu okyanusu buraya taşımak imkânsız olduğundan bir sergiyle onu göstermeyi değil, ona akan on akıntıyı takip etmeyi tercih ettik. Kore'de modern sanat sahnesinde çalışan on sanatçının eserleri, gündelik hayatın yanı sıra tarih, toplum, siyaset, kültürdeki farklı anlayışların çözümünü de oluşturuyorlar. Bu on sanatçının eserleriyle engin denizi izleme fırsatı sunan sergi, Kore çağdaş sanatı, anlam ve değer çeşitliliğinin bir temsilini gerçekleştirecek." diyor.

Sergideki sanatçılardan Jung Yeondoo'nun Belgesel Nostalji adlı biraz uzunca videosu sanatçıların peşine düştüğü rüyaları, gerçek ve gerçek olmayan arasında düşünmemizi sağlıyor. Sanatçı videosunda sürekli değişen bir sahne dekoruyla filmlerin, fotoğrafların sakladığı gerçeklikleri ele veriyor. Jeon Joonho'nun serginin en büyük işi Kardeşler Anıtı, bir hikâyeden yola çıkarak hazırlanmış. Kore Savaş Anıtı'nda yer alan Kardeşler Anıtı, Doğu-Batı çatışmasına da gönderme yaparak sıcak bir kardeşliği arıyor. Lim Minouk ise her gün yollarda karşılaştığımız sıradan panoları ve onlarla kurduğumuz bağı irdeliyor. Lee Yongbeak'ın çalışması da bir hayli ilginç. Aynaların peşinde dolanan sanatçı, monitörlerde kırılan bir aynadan ve onun yüzeyinde oluşan gözyaşı gibi su parçacıklarından hareketle gerçek ve sanal arasındaki sınırı sorguluyor.

'Farklı Bir Benzerlik: Denize Doğru' sergisi, 30 Temmuz'a kadar santralistanbul Galeri 1'de pazartesi hariç her gün 10.00–20.00 arası görülebilir. Bu arada hatırlatalım santralistanbul mart ayından itibaren ücretli olmuş. Biletler tam 7, indirimli ise 3 TL. (0212 444 04 28)

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
13/07/2009

11 Temmuz 2009 Cumartesi

Resim ve Heykel Müzesi'nde güzel şeyler oluyor

El ele sıraya dizilmiş çocuklar... Uzun bir yoldan geldikleri hallerinden belli. Merak dolu ışıltılı bakışlarıyla içeri girmek için bekleşiyorlar. Biraz da heyecanlılar. Belki de ilk kez bir müzeye girmenin sevinci bu yaşadıkları. Aslında ziyaret etmeye hazırlandıkları bu müze de aynı heyecan içinde desek yeridir. Zira iki yıldır restorasyon sebebiyle kapıları kapanan müze, 'Serginin Sergisi' adlı sergiyle 'burası biterse bakın nasıl harikulade bir yer olacak' demenin telaşında şu sıralar.

Mimar Sinan Üniversitesi İstanbul Resim ve Heykel Müzesi, restorasyonu tamamlanan dört bölümünü görücüye çıkarmak için, 72 yıl önce açılan ilk sergiyi tekrar kurdu. 20 Eylül 1937 tarihinde Atatürk tarafından Dolmabahçe Sarayı'nın Veliaht Dairesi'nde açılan sergi, eski gazete sayfalarındaki birkaç haber ile onlara eşlik eden fotoğraflar sayesinde yeniden görücüye çıktı. Lakin iki aylık bir 'görümlükten' sonra müze tekrar kapılarını kapatacak ve restorasyon devam edecek. Milli Saraylar tarafından sürdürülen restorasyonun, 2010 sonunda tamamlanması planlanıyor.

Aslında Dolmabahçe Sarayı Veliaht Dairesi olan bina, 10 bini aşkın koleksiyonuyla Türkiye'nin en güzel müzesi olmaya namzet. Uzun yıllar koleksiyonunun pek azını sergileyebilen müze, eserlerini daha çok özel müzelere ödünç veriyor. Resim ve Heykel Müzesi'ni, sanat camiası kadar sanatseverlerin de sahiplenmesi gerekiyor. Müzenin yaşayan bir mekân haline gelmesi bu ilgiyle mümkün. 'Serginin Sergisi' de biraz bunu gösterme arzusunda. Eldeki muazzam bina atıl bir halden kurtulursa nasıl bir müze ortaya çıkacağı restorasyonu tamamlanan bölümler vasıtasıyla dile getiriliyor ve müze yönetimi dikkatleri bu yakaya çevirmeyi arzuluyor. Resim ve Heykel Müzesi'nin 1937'deki açılış sergisinde yer alan 325 eser, Türk resim ve heykel sanatının 70-80 yıllık öyküsünü yansıtıyordu. Başta Güzel Sanatlar Akademisi olmak üzere çeşitli kurumlardan toplanmış olan bu tablolar, heykeller, Primitifler, Orta devre ve Modern devre olarak üç ayrı bölüm halinde teşhir edilmişti. Bir resim ve heykel müzesinin açılması "genç Türkiye Cumhuriyeti'nin güzel sanatlara verdiği değerin ve sanatın modern toplumun eğitimindeki önemine olan inancının" bir ürünü. Ancak ilk sergide yer alan 325 eserin bir bölümü çeşitli nedenlerle başka kurumlara gönderildiğinden 'Serginin Sergisi'nde bugün sadece geriye kalan resim ve heykellerden bir seçki sunuluyor.

116 resim ile 24 heykelin yer aldığı 'Serginin Sergisi' kronolojik bir sıralamayla Harbiyeli ve Darüşşafakalı Ressamlar, Osmanlı Resim Sanatının Başlıca Temsilcileri, Türk İzlenimcileri / 1914 Kuşağı Sanatçıları, Cumhuriyet Dönemi Sanatçıları / Müstakiller ve 'd Grubu' ve 'İnkilap Sergileri' olmak üzere beş bölümden oluşuyor.

Osman Hamdi Bey, Şeker Ahmet Paşa, Süleyman Seyyid, Nazmi Ziya, İbrahim Çallı, Feyhaman Duran, Hikmet Onat, Şeref Akdik, Şefik Bursalı gibi usta sanatçıların eserleri, yenilenmiş duvarlar ve gün yüzüne çıkan muhteşem bezemelerin gölgesinde sergileniyor. Kısa süreli de olsa bu karanlık depolardan, aydınlık mekânlara çıkış, yeniden kanatlanacak bir müzenin habercisi diyebiliriz.

Müzede elden geçmeyi bekleyen daha pek çok bölüm var. Zamanla yüzünü gösterecek diğer binalar da tamamlanırsa depolarda bekleyen binlerce eser gün yüzü görecek. 'Türk resim heykel tarihinin ana belleği' olan müzenin talihi biraz kara olsa da yapılan bu onarımlar sayesinde güzel gelişmelerin olacağı aşikâr. İskelelerin arasında, tokmak seslerinin eşliğinde bir tadımlık mahiyetindeki 'Serginin Sergisi', 28 Ağustos'a kadar hafta içi her gün 10.00-16.00 arasında gezilebilir.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
11/07/2009

7 Temmuz 2009 Salı

Nuri Bilge Ceylan'a Paris'ten büyük onur

17:27 Posted by Musa İğrek , No comments
"Otuz yıl önce Paris'e gelmiştim. Parklarda ve garlarda uyudum. O zamanlar, biri bana bir gün böyle bir şey olacağını söyleseydi, inanmazdım." Türk sinemasının usta ismi Nuri Nilge Ceylan, dün Paris Belediyesi'nin 'Büyük Vermeille Madalyası'nı alırken duygularını böyle anlattı.
Ceylan, Paris Sinema Festivali bünyesinde Paris Belediyesi'nin tarihî Hotel de Ville binasında düzenlenen törende ödülünü Belediye Başkanı Bertrand Delanoe'nin elinden aldı. Törende bir konuşma yapan Delanoe, madalyanın "çok yönlü büyük Türk artisti" olarak tanıttığı Ceylan'ın "eserlerine hayranlıklarını" ifade etmek için verildiğini söyledi. Ceylan'ın, iki kıtanın insanlarını ve kültürlerini birleştiren "çekici, bağlayıcı ve etkileyici" İstanbul'un 'bir çocuğu' olduğunu ifade eden belediye başkanı, "ödülü aynı zamanda Türk halkına da ithaf ettiklerini" söyledi.

Türkiye'nin Avrupa'da yeri olmadığını savunan Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy'nin aksine Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğine destek veren açıklamalarda bulunan Delanoe, Türkiye'nin Avrupa kıtasının bir parçası olduğunu belirterek "Ortak bir gelecek hayal etmeyi umuyorum. Kapıların, Türk halkına kapatılmamasını arzu ediyorum." şeklinde konuştu. Türklerin "büyük bir medeniyet ve zengin bir kültüre" sahip olduğuna dikkat çeken Fransız siyasetçi, "Aynı değiliz elbette. Fakat, Avrupa'da da tamamen aynı olmayan çok halk var." dedi. Ceylan ise, Paris Belediyesi'nin verdiği ödülden büyük memnuniyet duyduğunu ifade ederek, "İlk gerçek sanat eğitimimi, Paris'te aldım. Geceleri parklarda yattım. Gündüzleri ise müzeleri, köprüleri, mimariyi seyrettim... Fransa, sanat sinemasının son kalesi." dedi.

Öte yandan, konuşmasında Delanoe'nin geçtiğimiz yıllarda Paris'te hayata geçirdiği bisiklet sistemini gündeme getiren Ceylan, "Bu geldiğimde Paris'i çok değişmiş gördüm. Şehri ne altından ne üstünden, bu kez bisikletle dolaştım." diyerek Delanoe'ye teşekkür etti. İlk kez 1911 yılında verilen Vermeille ödülü, o yıldan bu yana kültür ve sanat alanında Paris'e katkı sağlayan sanatçılara veriliyor. David Cronenberg, Jean Paul Belmondo, Olivier Stone ve Jackie Chan Büyük Vermeille Madalyası'na layık görülen isimler arasında yer alıyor.

Musa İğrek, Ali İhsan Aydın, Paris
Zaman Gazetesi
07/07/2009

6 Temmuz 2009 Pazartesi

Paris'te üç mevsim Türkiye

16:18 Posted by Musa İğrek No comments
Önce yıldı, sonra mevsime dönüştü. İptal edilecek dendi, dört bir yanda kutu kutu laflar dolaştı. Bir sarkaç gibi ertelenmeler, iptal edilmeler arasında gitti geldi. Ama nihayet muradına erdi. Aralarında bazen soğuk rüzgârlar esen iki ülkenin, tüm buzlarını eritecek Fransa'da Türkiye Mevsimi'nin (Saison de la Turquie en France) açılışı önceki akşam Eyfel Kulesi'nin gölgesinde yapıldı. 30 Haziran'daki resmi açılışın ardından dokuz ay sürecek etkinlik ateşi Trocadero Meydanı'nda Mercan Dede ve Anadolu Ateşi konseriyle yakıldı. Yaklaşık 12 bin kişinin katıldığı gecede serin bir Paris akşamına dolunay da eşlik etti. Trocadero Meydanı'nı dolduran kalabalık önce Mercan Dede'nin konseriyle 'coştu'. Ardından Anadolu Ateşi'nin gösterisiyle Türk Mevsimi açılışı sona erdi.

Ahmet Haşim 1929'da gerçekleştirdiği Paris yolculuğundan sonra "Ne sebeple olursa olsun, Paris muhakkak neşesiz bir şehirdir." der. Bu sözden tam 80 yıl sonra Haşim'i mahcup edecek Türk Mevsimi, etkinlikleriyle neşesiz denilen şehri çok neşelendirecek gibi. Bugün ise 14 Temmuz'a kadar sürecek Paris Cinéma film festivalinin ağırladığı Nuri Bilge Ceylan'a, Paris Belediye Başkanı Bertrand Delanoë tarafından 'Vermeil Madalyası' verilecek.

Türkiye ve Fransa'nın Dışişleri ve Kültür bakanlıklarının himayesinde, İstanbul Kültür Sanat Vakfı ile Cultures France'ın ortaklaşa yürüttükleri Türk Mevsimi 31 Mart'a kadar sürecek. Yaklaşık dört yüz etkinlik yapılacak. Parislilerin hayretini uyandırmaya namzet bu koşturmaca, iki ülke açısından da oldukça önemli. Baudelaire'in 'Eski Paris yok artık.' sözünü haklı çıkaracak Türk Mevsimi kapsamında Türk sanatı, edebiyatı, müziği ve sineması Paris'in dört bir yanını kuşatıp, onu biraz da değiştirecek. Fransız halkı Türkiye'yi biraz daha yakından tanıma imkânı bulacak.

PARİSLİLERİN AJANDASI BOŞ KALMAYACAK

Yazla başlayıp seneye bahara kadar sürecek ve Fransızların ajandasını boş bırakmayacak pek çok etkinlik var. 17 Temmuz-8 Ağustos tarihleri arasında Louvre Müzesi'ne ait Tuileries Bahçesi'nde Han Tümertekin'in tasarladığı Türk Kahvesi'nde konser, sergi, dans, kukla gösterisi ve edebiyat okumaları gerçekleştirilecek. 8 Ekim'de ise Fransa'nın Grand Palais'de "Bizans'tan İstanbul'a: İki Kıtanın Limanı" sergisi iki ülkenin cumhurbaşkanlarının katılımıyla açılacak. Serginin açılış gecesinde Paris Belediyesi'nin katkılarıyla Eyfel Kulesi, Türk bayrağının renkleriyle aydınlatılacak ve bu 29 Ekim'e dek sürecek.

27 Kasım'da ise Paris Ulusal Kütüphanesi'nde Yaşar Kemal ile buluşma gerçekleştirilecek. 9 Eylül-10 Ekim 2009 tarihleri arasında Avrupa Fotoğraf Evi'nde Ara Güler'in '50'ler, 60'larda İstanbul' fotoğraf sergisi olacak. Paris Şehir Tiyatrosu'nda 1 Şubat 2010'da 'Türk Gecesi' yapılacak. 14 Ekim 2009-17 Ocak 2010 arasında Louvre Muzesi'nde Kültürel Miras Sergileri, önümüzdeki günlerde Invalides'te Savaş ve Silah Müzesi'nde Osmanlı Koleksiyonları Sergileri, Belfort, 1–13 Ekim 2009'da 'Geleneksel Türk El Sanatları' sergisi, sanatseverlere sunulacak.

Türk Mevsimi'nin güncel sanat hanesi de epey kabarık. Pek çok sanatçının sergisinin yanında iki ülkenin sanatçı buluşmaları olacak. 'Şairler Avrupa'yı Tanımlıyor' başlıklı proje kapsamında 2009 yılı sonbaharında, Paris Şiir Evi'nde şiir okumaları ve tartışmaları düzenlenecek. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın, "19. Yüzyıl Türk Edebiyatı Tarihi" eseri Fransızcaya çevrilecek.

Kısacası edebiyattan müziğe, sinemadan güncel sanata, klasik müzikten tiyatroya, danstan sokak sanatlarına uzayıp giden bir liste var. Etkinlikler Parislilerin hayretini uyandıracak, Türklere ise kendi memleketlerindeymiş gibi bir rahatlık verecek.

Musa İğrek, Paris
Zaman Gazetesi
06/07/2009