29 Haziran 2009 Pazartesi

Aramıza hoş geldiniz!

15:37 Posted by Musa İğrek , No comments

"Çocukluğunda büyükbabamın evindeki balkonda 150'den fazla farklı çiçek vardı. Çiçeklere bakarak büyüdüm. İstanbul'a geldiğimde, elimde büyükbabamın hiçbir hatırası yoktu. Böylece çiçekleri kurutmaya başladım." Bu sözler, beş yıldır İstanbul'da yaşayan otuz üç yaşındaki İtalyan Alessandro'ya ait. Yani bizim için bir yabancıya..

Kendi dünyasından çıkmaya ürken modern zamanların insanı, yabancı bir yüze kapılarını sırlamış bir halde. 'Türklerin misafirperverliği yabancıların kendi dünyalarını inşa etmesi için sıcak bir etken' diye avutan bir ses biraz bize eşlik edebilir. Lakin kendi farklılığından çekinme, öteki olma, buralara asla ait olamayacağını bilme... Tüm bunlar onların bu yabancı kimliği üzerlerinden atmalarına yetmeyebiliyor.

Slovakyalı Eva, Senegalli Daouda, İranlı Rıza, Pakistanlı Zia, Özbekistanlı Kimya, Hollandalı Hans, Iraklı Nineb, Arnavut Falma, Kübalı Blanca, Fransız Florence, İtalyan Alessandro, Koreli Hyunchul... Türkiye'de uzun yıllar yaşayan bu yabancılar, kendi hayatlarını anlattıkları bir fotoğraf sergisine konu oldu. Kendince bir bahaneyle İstanbul'a yolu düşen bu insanlar, 'yabancı olmak' gibi soğuk bir cümlenin altına sığınmak zorunda kalmış veya kalıyor. Karşı Sanat Çalışmaları'nda açılan 'Hoş Bulduk' adlı sergi, portrelere eşlik eden nesneler ve ses kayıtlarıyla ziyaretçileri bir ülkede yabancı olmanın zorluklarına ortak ediyor.

'YALNIZLIĞIMA BİR ŞEHİR BULDUM'

Serginin hazırlanış öyküsü yabancıların sıkıntılarını bire bir yaşayan İsviçre vatandaşı Hanna Rutishauser'e uzanıyor. 1996 yılında Türkiye'ye gelen ve yerleşen Rutishauser, 2007 yılında Türk vatandaşı olmaya karar veriyor. Başvurusunu yapıyor. Pek çok sıkıntı, telaş, eksikler, prosedür vs... Bu engellerin pençesinde zaman geçiyor. Yaşadıklarını serginin bir parçası olarak gün be gün kaleme alan Rutishauser, kendi hikayesi üzerinden 'bir ülkenin vatandaşı olma' sürecini sorguluyor. 'Hoş Bulduk' sergisi, buradan hareketle ortaya çıkıyor.

Serginin tasarımını ve uygulamasını da yapan araştırmacı-yazar Rutishauser'e göre, serginin en şaşırtıcı tarafı, 'yabancıların çok çeşitli, zengin toplumsal potansiyeli'ni göstermesi. Rutishauser, "Keşke yaşadığımız ülke bizi keşfedip tecrübemizi ve farklı renklerimizi daha iyi değerlendirebilse." diye temennide bulunuyor.

Oğuz Atay, 'Korkuyu Beklerken' adlı öyküsünde, "Büyük bir fırtınaya tutulmuştum. Evet yabancılarla dolu, bana yabancı olanlarla dolu, uçsuz bucaksız bir denizin ortasında yalnız başıma kalmıştım." der. Aslında, bu sözün tam kalbine denk düşüyor 'Hoş Bulduk' sergisine konuk olan hayatlar. Bir nevi denizin ortasında kalan bu insanların bir çatı altında toplanmış fotoğrafları, insanı kendi yabancı haliyle yüzleştiriyor.

Sergideki portreleri fotoğrafçı Gökşin Varan çekmiş. Önlerine geldiğinizde size verilen MP3 çalarla her bir 'yabancı'nın yedi sekiz dakikalık hayat öykülerini Türkçe kendi şiveleriyle dinleyebiliyorsunuz. Bu kayıtları ise Oğuzcan Şehiraltı hazırlamış.

Serginin 'Bizim Oralardan Bir Şeyler' bölümünde ise 'yabancılar'ın kendi dünyalarından koparıp getirdikleri nesneler yer alıyor. Kurumuş çiçekler, rengarenk işlenmiş heybe, oyuncak otobüs, minik bir kağnı, deniz kabuğu, sözlük, kartpostal... Hepsi ait oldukları parçanın izleri. Kırk iki yaşında ve dokuz yıldan bu yana İstanbul'da yaşayan Hollandalı Hans, yanından hiç ayırmadığı sözlüğü için bakın ne diyor: "Bu ufak kitap, savaşımı, hayal kırıklığımı, sevincimi, umudumu ve hayatımda daima bir dürtü olan kaosu simgeliyor."

Yabancı bir memlekette kendi olabilmenin zorluğu, boşluğu, sevinci, umudu, huzuru... Bu tarifsiz ânı, Can Bahadır Yüce'nin 'Kuzgun Anısı' adlı şiiriyle biraz anlamlandırabiliriz belki: "Kıyıların sonuna, en sonuna/varsam tanıdık uçurum--/kuzgun kanatlarıyla iniyor/yalnızlığıma bir şehir buldum". Yalnızlığına bir şehir bulmak elbette kolay değil. Hangi ülkede olursa olsun, yabancı olmanın omuzlara yüklediği yük bazen insanı yıkıp geçebiliyor.

İnsanların birbirine daha da ötesinde kendine yabancılaştığı bir devirdeyiz. Bilinmeyen bir dünyaya düşmüş gibi, her gün bu şehirde aramızda dolaşan yabancıları bir nebze olsun anlamak için 11 Temmuz'a kadar vaktiniz var. (212 245 71 53)

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
29/09/2009

27 Haziran 2009 Cumartesi

'Cahit Koytak okumak, tehlikelidir'

15:55 Posted by Musa İğrek , No comments
Anadolu şehirlerinin birinde şiirle bağını gittikçe güçlendiren şirin bir ilçe var: Sapanca. Göl sularının sesine mısraların eşlik ettiği Sapanca'da şiir akşamlarının dokuzuncusu gerçekleştiriliyor. Etkinlik, bu yılın onur konuğu usta şair Cahit Koytak'ın ve şiirinin konuşulduğu panelle önceki akşam başladı.

Sakarya Valiliği ve İl Kültür Müdürlüğü'nün katkılarıyla düzenlenen şiir akşamları, pek çok şairi ve şiir severi de Sapanca'da bir araya getirdi. Cahit Koytak şiirinin konuşulduğu salonda, kimi katılımcıların elinde usta şairin artık sahaflarda bile bulunmayan tek şiir kitabı 'İlk Atlas' göz kırpıyor. Hemen her okurun içinde Koytak'ın şiirlerini bir kitap olarak görmenin arzusu yatıyor desek yeridir. Kırk yıla yakın bir süredir, tüm renkleri kuşatan bir dille, çocuklara, gökyüzüne, hayallere, bilgeliğe dair söyleyecek sözü olan Koytak, bir süredir 'kayıp'tı. Taraf gazetesinde her pazartesi 'Yoksullar ve siviller için tezler' başlıklı köşesiyle okuruna yeni bir kapı aralarken şiiri de günlük gazeteye taşıdı. Usta şair, şiirlerinde yok ettiği 'ben'i onun adına düzenlenen gecede de eritmenin peşindeydi.

Adapazarı Atatürk Kültür Merkezi'nde Doç. Dr. Yılmaz Daşçıoğlu'nun yönettiği panelde Haydar Ergülen, Roni Margulies, M. Emin Özkan kendi aynalarındaki Cahit Koytak'ı anlattı. Koytak'ı 'buluşmanın şairi' olarak gördüğünü söyleyen Haydar Ergülen, "Onun şiirleri tehlikelidir, onları okumak da haliyle tehlikelidir. O, şiirde muhalif olduğunu söylemeye bile ihtiyaç duymadan, reddini, itirazını anında şiiriyle bildirir. Koytak, Turgut Uyar'ın deyimiyle 'korkulu ustalık'ı bana göreyse 'tehlikeli ustalık'ı yaşatan bir şairdir." dedi.

Koytak'ın şiirinden öte siyasî duruşunu ele alan Roni Margulies, "Cahit Koytak, benim köşe yazılarımdan çok daha siyasî olan şiirler yazıyor. Onunla dostluğumu Türkiye'nin son 10-12 yıldır geçirdiği siyasî döneminin en olumlu sonucu olarak görüyorum. Dervişane duruşuyla beni hep etkilemiştir." dedi. Koytak'ın eniştesi M. Emin Özkan ise şairi 'içeriden' bir bakışla anlattı. Koytak'ın marangoz ustalığından ney üflemesine kadar okurları ve sevenleri tarafından pek bilinmeyen mahfi yönlerini açık etti. Oturumun ardından konuşma sırası Cahit Koytak'a geldi. Mahcuptu, bir o kadar da heyecanlı. Adına düzenlenen bu panelin insanın kendi cenaze törenine katılması gibi bir anlam taşıdığını söyleyen şair, bir şiirini okudu. Şiir akşamları kapsamında dün, konuk ülke Kırım'ın edebiyatı ve şiiri hakkında bir panel gerçekleştirildi. Akşam da Sapanca sahilinde Kırım türkülerinin okunduğu konser düzenlendi. Etkinlik, bu akşam saat 20.30'da şairlerin Sapanca Gölü kıyısında şiirlerini okumasıyla sona erecek.

Musa İğrek, Sakarya
Zaman Gazetesi
27/06/2009

25 Haziran 2009 Perşembe

Süheyl Ünver Nakışhanesi artık yok

Güzel Sanatlar Akademisi'nde 1955 yılına kadar hocalık yapan Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver, klasik Türk sanatlarını yeniden diriltmek amacıyla 1957'de Cerrahpaşa Tıp Tarihi Enstitüsü'nde bir atölye kurar. Tezhip, minyatür sanatlarımızın uygulandığı bu atölye bir anlamda Osmanlı nakışhane geleneğini andırır.

Ünver, hat, minyatür, tezhip gibi o dönemlerde gözden düşmüş sanatların hamisi olur. Ahmet Hamdi Tanpınar ölmeden birkaç gün önce karşılaştığı Ünver'e gönül rahatlığıyla "Süheyl, İstanbul sana emanet!" diye seslenir. Bir kültürün üstündeki perdeyi aralayan bu çalışmalar Ünver'in vefat tarihi olan 1986'nın sonuna kadar sürer. Ünver, ölümünden önce nakışhaneyi kızı Gülbün Mesara'ya emanet eder. Kızı, 1988'de devraldığı bu mirası titizlikle koruyarak bugünlere kadar getirir.

Gülbün Mesara babasının bir ekol haline gelen sanat çizgisinden asla sapmaz, ondan devraldığı arşivi ve defterleri gözü gibi korur. 1990'dan sonra Cerrahpaşa Tıp Tarihi Enstitüsü Anabilim Dalı Nakışhanesi ismine Süheyl Ünver eklenir ve nakışhanenin çalışmaları, Mesara'nın başkanlığında sürer. Günümüz klasik sanatlarının pek çok ustası nakışhanede yetişir. Buraya kadar her şey çok güzel gitmekteydi. Lakin Gülbün Mesara babasının kurduğu Cerrahpaşa Tıp Tarihi Enstitüsü Anabilim Dalı Nakışhanesi'nden 'Süheyl Ünver' adını da yanına alarak sessiz sedasız ayrıldı. Çalışmalarını yaklaşık 20 yıldır aynı mekanda sürdüren Mesara, artık talebelerine evinde ders veriyor. Cerrahpaşa'daki nakışhane ise Süheyl Ünver'in ismi ve kızı olmadan yola devam ediyor.

Gülbün Mesara, Necatigil gibi "Biz işimize bakalım" diyerek aynı heyecanla 'işine' bakıyor. Ünver son dönemlerinde "İnsanlardan uzak, tabiata yakın" olmayı salık veriyordu. Kızı da şu sıralar Mardin'e sığınmış; bu şehri, talebeleriyle birlikte minyatürlüyor ve tezhipliyor. Mardin Valiliği'nden gelen teklif, 2010'da bir sergi olacak.

Gülbün Mesara'nın Cerrahpaşa Süheyl Ünver Nakışhanesi'nden ayrılacağını kimse düşünmüyordu. Ancak geçtiğimiz yaz burada yaşanan 'çok başlılık', 'gruplaşmalar' ve bunların getirdiği huzursuzluklar bardağı taşıran son damla olmuş. Süheyl Ünver geleneğini yarım bırakmayı düşünmediğini söyleyen Mesara, "Aslında nakışhaneyi evime taşımak istemiyordum. Cerrahpaşa'dan sonra gideceğim tek yer babamın vasiyeti gereği yapılan Süleymaniye Kütüphanesi'ndeki odaydı. Burada babamın koleksiyonu var. Ama yetkililer illa Süleymaniye'ye gitmek istiyorsam, bunun randevuyla olabileceğini söylediler. Bu da benim için kabul edilebilir bir şey değil. Tek başıma gidebiliyorum; ama talebelerimle gitmeme izin yok. Kısacası bana 'gelemezsin' demiyorlar; ama önüme kimi setler koyuyorlar." diye konuşuyor.

Bu tür rahatsızlıkların babasının döneminde de olduğunu söyleyen Gülbün Mesara, yaşananları normal karşılıyor. O aslında bunların olmasını hiç istememiş, "Bu işlerin hepsini fahri olarak, hiçbir ücret beklemeden yapıyordum. Bizim aldığımız terbiye bu." diyor. Bu fikrinden sonra Mesara'ya; Semih İrteş Atik Valde'de, Hüseyin Kutlu da Hekimoğlu Ali Paşa Medresesi'nde ders vermesi için teklifte bulunmuş. Mesara halen bu teklifler üzerine düşünüyor, fakat çalışmalarını bir müddet evinde sürdürmeyi tercih ediyor.

'Süleymaniye'deki arşivin envanteri 20 yıldır çıkarılmadı'

"Babam 'Milletten aldığımı yine millete...' derdi. Bu yüzden onun arşivini nereye vereceğim konusunda bir karar veremedim. Süleymaniye Kütüphanesi söz konusu olamaz. Onun adına bir oda yaptık. Yaklaşık 20 yıl oldu, kütüphaneye bağışladığı eserlerin envanteri hâlâ çıkarılmamış. Hüseyin Kutlu 'Defterlerin hepsini elektronik ortama aktaralım.' dedi, ama envanter çıkmadı diye buna da izin vermediler. Elimde ne varsa şuan Semih İrteş ve ekibi tarafından elektronik ortama aktarılıyor."

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
25/06/2009

22 Haziran 2009 Pazartesi

Otuz yapraklı gül şehrinde Somuncu Baba coşkusu

Türkiye'nin dört bir yanından Malatya'nın şirin ilçesi Darende'ye gelenlerin coşkusu, önceki gün Tohma Irmağı'nın sesine karıştı. 8. Darende, Somuncu Baba ve Hulûsi Efendi Kültür Etkinlikleri, yediden yetmişe herkesi bir araya getirmişti. Günler öncesinden hazırlıkları yapılan etkinlik için Ankara'dan, İzmir'den, Bursa'dan, Konya'dan, Osmaniye'den, daha da ötesinde İngiltere'den gelen misafirler vardı.

Tohma Irmağı'nın kıyısında düzenlenen Somuncu Baba ve Hulûsi Efendi Kültür Etkinlikleri'ndeki kalabalığı görünce bu halkanın her yıl gittikçe nasıl çoğaldığına şahit oluyorsunuz. Kahverengi bir rüyayı andırıyor Darende. İlçenin eski bir ismi de Tiryandafil. Bu otuz yapraklı gül manasına geliyor. Dağların ortasından geçen Tohma Irmağı'nın serinliği, aydınlık gökyüzüyle buluşunca ortaya içine çeken bir dünya çıkıyor. Somuncu Baba ve Hulûsi Efendi'nin hoşgörü çağrısına kulak veren bakanlar, milletvekilleri, bürokratlar ve on binlerce insan Darende'nin üstünü bir kubbe gibi örten o manevi iklimden istifade etmek için gelmişlerdi. Somuncu Baba'nın torunları hâlâ Darende'de yaşıyor. 1990 yılında dünyaya veda eden Osman Hulûsi Efendi, onun torunlarından. Bu gönül insanının açtığı hizmet yolunu oğlu H. Hamidettin Ateş devam ettiriyor. Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Vakfı'nın mütevelli heyeti başkanı olan Ateş'in öncülüğünde Darende maddi ve manevi gittikçe gelişiyor, güzelleşiyor.

Somuncu Baba Külliyesi'nde, Somuncu Baba ve Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri'nin huzurunda Kur'an-ı Kerim tilaveti, Hatim Duası ve Divan-ı Hulûsi-i Darendevi'den ilahiler ile başlayan programda, herkes bir coşku yaşıyordu. Gün boyunca Darende'nin çeşitli yerlerinde düzenlenen etkinlikler akşam protokol konuşmalarıyla sürdü. Sanatçı Umut Mürare'nin konserinin ardından Harvard Üniversitesi Öğretim Üyesi Carl Sharif Eltoubgi 'Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi', Rotterdam İslam Üniversitesi'nden Prof. Dr. Ahmet Akgündüz ise 'Yeni belgeler ışığında Somuncu Baba ve neseb-i âlisi' başlıklı konuşma yaptı. Osman Hulûsi Efendi'yi pek çok yönüyle anlatan Eltoubgi, onun derinliğinden çok etkilendiğini söyledi. Akgündüz ise kendisine ulaştırılan tarihî bir belge vasıtasıyla Somuncu Baba'nın tüm şeceresini tamamladığının müjdesini verdi. Akgündüz'ün yeni bilgilerle yayına hazırladığı kitap, vakıf tarafından yeniden yayımlandı. Darende Kültür Etkinlikleri, usta sanatçı Sami Savni Özer'in tasavvuf musikisi konseriyle sona erdi.

Musa İğrek, Malatya
Zaman Gazetesi
22/06/2009

20 Haziran 2009 Cumartesi

'Acıyı en iyi çocuklar anlatır'

16:19 Posted by Musa İğrek , No comments
Bedeninin bir parçası olmuş tahta bacakla, hayata tutunmaya çalışan bir çocuk... Mermi izlerinin gölgelediği duvarın kenarında, oyuna katılamadığı için üzgün bir halde bekliyor. Yanında da bir gözü gölgede kalmış, elindeki bebeğe sıkı sıkı sarılmış bir çocuk var. Hemen arkada ise minik cüssesiyle utancından ellerini yüzüne götürmüş bir kız. Mermilerin delip geçtiği iki duvar arasında boy gösteren bu çocukların yüzüne bir avuç hüzün saçılmış gibi. Ama o kara, narin bedenlerinde ışıltısı iç burkan bir bakış var.

Burası Afrika'nın ücra bir ülkesi Angola. Yıllarca süren iç savaşın izleri en çok çocukları etkilemişti. Dünyanın çoğu yerinde insanlar bu durumdan habersizdi, ta ki İtalyan fotoğrafçı Francesco Zizola bu uzak ülkeye gidene kadar. Savaş bölgelerindeki çocuklarla ilgili özel bir proje hazırlayan Francesco Zizola, Angola'daki bu vahim durumu fotoğraflayabilmek için 1996'da Cuito'ya gider. İlk dikkatini çeken etraftaki pek çok kişinin koltuk değnekleri ile gezmesi olur. Ve bir de sessizlik... Şehir sessiz olsa da her yerde savaşın izleri bağrışıp duruyor. Bu zıtlıkların eşliğinde kenti gezen Zizola çocukların peşine düşer. Bu iç burkan hal dört bir yanını sararken Roland Bartes'in 'Fotoğraf, korkuttuğu, kara kara düşündürdüğü zaman yıkıcıdır.' sözüne denk düşecek bir an yakalar. Makinesine düşen fotoğraftaki gerçekliğin yalınlığı o kadar ürperticidir ki, bu siyah beyaz kare sessizce konuşur, görenleri sarsar. Fotoğraf ona 1996'da dünyanın en saygın ödülü World Press Photo'yu getirir. Zizola, savaş fotoğrafçılarının, ödül aldıkları fotoğraftaki 'anı' anlattıkları 'Ve Zaman Durdu' programı için İstanbul'daydı. TRT TÜRK'te bugün 17.50, yarın ise 19.50'de yayımlanacak programda Zizola, çektiği fotoğrafın öyküsünü ve yaşadıklarını anlatacak. Antropoloji eğitimi almış Zizola, dünyanın dört bir yanındaki çocukları fotoğraflıyor. Roma'da yaşıyor ve kendisini fotomuhabiri olarak tanımlıyor.

FOTOĞRAF, ÖLÜM VE YAŞAMI BİR ARADA VERMEKTİR

Angola'nın çocukları ona pek çok şey öğretmişti: "Dünyanın her yerinde çocuk, çocuktur. Acıyı en iyi onlar anlatır, çok gerilimli ortamlarda bile oynamak için bir yol bulurlar. Biz hayatın güzel olması için uğraşırsak güzel olabilir. Aslında bunu yapmak çok kolay." 'Benim için güçlü bir fotoğrafın adı 'ölüm ve yaşamı bir arada vermektir.' diyen Zizola'ya, 'Bir fotoğraf dünyayı değiştirebilir mi?' diye soruyoruz. Şöyle cevap veriyor: "Bir foto-muhabiriyseniz gerçeğin belki bir parçasını değiştirebilirsiniz ama asla, tümünü değil. Bir fotoğrafın yapması gereken şey insanın içini titretmesi; o zaman vazifesini görür. Şuna inanıyorum, insanların kaderleri çok küçük bağlarla birbirine bağlıdır. Fotoğraf da insanların kalbine girerek o küçücük bağların oluşmasını sağlıyor."

Fotoğraflarını çektiği çocuklar ona ödül getirmişti. Peki, Zizola ne vermişti bu çocuklara? Aslında zor bir soruydu Zizola için. Bir an durdu ve "Ödül almak çok büyük bir sürprizdi benim için, 'bu fotoğraf büyük ses getirecek' diye düşünmedim. Her zaman fotoğrafın konusu benim için önemli oldu. Daha sonra o çocuklara ulaşmak istedim ama pek çoğu ölmüştü veya eğitimleri için başka ülkelere gitmişlerdi. Hiçbir çıkarım olmadı onlardan ve belki bu yüzden sekiz kez World Press Photo ödülünü kazandım. Bu fotoğrafla birilerinin vicdanını etkileyebilmişsem görevimi yapmış oluyorum. Projemin asıl amacı da buydu zaten." dedi.

'Ve Zaman Durdu' programının yapımcılığını Gökhan Güvenç ve Sedat Aral, genel koordinatörlüğünü Hakan Güvenç, yönetmenliğini ise Halit Ziya Demirtaş üstleniyor. Altıncı bölümü yayımlanan program, önümüzdeki günlerde daha pek çok ödüllü fotoğrafçıyı ekrana taşıyacak.

'Mayınlar hava kirliliğinden daha tehlikeli'

"15 milyon civarında nüfusu olan Angola'da yaklaşık 10 milyon kara mayını bulunuyor. Ülkede 70 bin kişi mayın patlaması nedeniyle sakat kalmış durumda... Bunların 8 bini ise çocuk... Bu mayınlar hava kirliliğinden, su kirliliğinden çok daha tehlikeli. Beni oralara çeken sebep de buydu biraz. Dünyaya bu dramı duyurmak istedim."

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
20/06/2009

19 Haziran 2009 Cuma

Şapkadan tasarım kütüphanesi çıktı

Haliç'in kıyısında, Hasköy'de bir şapka fabrikası... Şehrin sakinlerini sıcağa, toza dumana esir etmemek için harıl harıl çalışıyor. Makine sesleri, top top renkli kumaşların arasına karışıyor. İşçilerin kimi kalıp çıkarıyor, kimi yeni modeller üretiyor, kimi de tezgâhın başında şapkaları paketliyor. Bu görüntü böyle uzun yıllar sürüp gidiyor. 1980'in sonuna doğru ise ekmeğini şapkadan kazanan işçilerin sesi kısılıyor. Makineler susuyor ve bir zaman sonra kırmızı tuğlalı binanın kapısına kilit vuruluyor. Şapka fabrikası, ışığı kararmış bir lamba gibi kendi haline terk ediliyor.

O terk edilişin ardından, bir zamanların şapka fabrikası, şehrin dokusuna uygun şekilde elden geçirilerek bir sanat mekanına dönüştürüldü. Demirden harflerden 'Eski Şapka Fabrikası' yazılı bir tabelanın hemen altında artık DesignLibrary (Tasarım Kütüphanesi) tabelası parıldıyor. Milano ve Şanghay'dan sonra tezgâhı İstanbul'a kuran DesignLibrary, önceki gün açıldı. "İstanbul Design Weekend 2009" kapsamında açılan kütüphane, kendini tümüyle tasarıma adamış bir mekân. Dünyada üçüncü şubesini açan DesignLibrary, bir kütüphaneden öte araştırma merkezi, buluşma noktası, kültürel etkinliklerin düzenleneceği bir yer olarak tasarlanmış. İstanbul Design Weekend kapsamında tasarımcıları ve sanatseverleri ağırlayacak DesignLibrary, bir İtalyan firması olan DesignPartners'ın bir kurumu. DesignPartners, Hasköy'deki bu kütüphaneyi Türkiye'den tasarım alanında çalışan dDf (Dream Design Factory) adlı şirket ile birlikte kurdu.

DesignLibrary'nin kültürel direktörü ve DesignPartners'ın yönetim kurulu üyesi Valerio Castelli, "Yeni şubelerin de açılışıyla tasarım kültürünün yayılması ve farklı şehirlerde yerel kültürel tecrübelerin paylaşımını mümkün kılıyor. İstanbul bu projeyle yeni fikirlere çok açık olduğunu gösterdi." diyor. DesignLibrary Türkiye ortağı ve dDf'in kurucu ortaklarından Esra Ekmekçi ve Arhan Kayar, İstanbul'un tasarım alanında bir çekim noktası olduğunu söyleyerek, "İstanbul dinamik ve genç potansiyeli ile tasarım dünyasını buluşturan bir yer oldu. DesignLibrary, İstanbul tasarım kültürü açısından yeni bir eğitim ve buluşma noktası olarak İstanbul yaşantısına yenilik katacak." dedi.

DÜNYANIN TASARIM YAYINLARI BİR ARADA

İki bin dört yüz metrekarelik bir alana kurulan DesignLibrary'nin ilk koleksiyonunu oluşturan 3.000 yayının arasında 1.800 uluslararası dergi, 700 kitap koleksiyonu ve en önemli uluslararası tasarım firmalarından 500 tarihi katalog bulunuyor. Koleksiyonun, yerel tasarım yayınlarıyla da zenginleştirilmesi hedefleniyor. Kütüphanenin dergi koleksiyonu, tasarım alanında en önemli dergilerden oluşuyor. Interni'nin 90'lardan bu yana, Modo'nun 1977'den beri ve Case da Abitare ve Abitare'nin 90'lardan bugüne tüm sayıları kütüphanenin koleksiyonu arasında.

63 farklı yayının son 5 yıla ait güncel sayıları da DesignLibrary'nin okurlarına sunduğu yayınlar arasında. DesignLibrary İstanbul'un amacı, ikonografik bir koleksiyonu, açık ve ulaşılabilir raflar, kategorilere göre düzenlenmiş bir şekilde üyelere ulaşılabilir kılmak. DesignLibrary'nin koleksiyonu ve tüm dünyadaki şubelerdeki etkinlikleri tüm DesignLibrary üyelerine açık. Üyeler yıllık üyelik bedeli ile tüm DesignLibrary şubelerindeki hizmetlerden yararlanabilecekleri bir kart sahibi oluyorlar. Kütüphanenin Milano'da 1.000, Şanghay'da ise 700 üyesi var. Tasarım kütüphanesinin İstanbul'da ne kadar okuru olacak bilinmez ama gitgide eski coşkusuna kavuşmaya hazırlanan Haliç'e demir atması hayli isabetli olmuş.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
19/06/2009

13 Haziran 2009 Cumartesi

Şairin Diyarbakır güzellemesi

16:31 Posted by Musa İğrek , No comments
Şehirlerin öyküsü biraz da insanın kendi hikâyesidir. Hele kadim bir şehrin peşindeyseniz, tarihin belleğinin en ücra köşelerine uzanmanız gerekir. Nefesinde medeniyet taşıyan bir kentin her zerresi, büyük bir dünyaya davet eder insanı.

Tanpınar'ın Beş Şehir'i, Italo Calvino'nun Görünmez Kentler'i hep o sırrın ardına düşmüştür. "Şehirlerin göksel kaderine inananlar, o kaderin gökyüzünden göründüğünü bilirler. Diyarbakır, gökyüzünden Anadolu'nun bağrında bir kalp gibi görünür. Bir kalp gibi yoğun ve hayati olduğunu hissettirir." cümlesiyle açılıyor, şair Bejan Matur'un Diyarbakır'ı anlattığı kitap. Sezai Karakoç, Diyarbakır için 'sanki ruhumun şehriydi' der. Matur da bu sözün her bir harfine tutunmuş, nefesinde medeniyet taşıyan bir kentin izini sürüyor.

"Doğunun Kapısı Diyarbakır" adını taşıyan fotoğraflı albümü, Diyarbakır Kültür Sanat Vakfı yayımladı. Editörlüğünü Fidel Balta'nın yaptığı kitaptaki fotoğraflar, Murat Düzyol ve Halil Kayır'ın imzasını taşıyor. 15 bin fotoğraftan seçilen 110 kare, kitaptaki metinler kadar lirik. Diyarbakır tarihini şiirsel bir dille anlatan Matur, şiirin ve fotoğrafın birlikteliğiyle bir şehri derin uykusundan uyandırıyor. Kitaptaki şiirsel metinleri okurken, bir şairin kendini bir şehre ne kadar ait hissettiğini görüyorsunuz. Bejan Matur, bu tutkuyu 'eskiye olan merakım' diye yorumlasa da Diyarbakır'ın içine çektiği bu büyü, daha öte manaların kıyısında dolanıyor. Matur, santralistanbul'da önceki gün gerçekleştirilen kitap tanıtım gecesinde "Diyarbakır'ı sadece İstanbul'a benzetebilirim" diyordu. Tanpınar, Huzur'da "İstanbul'u tanımadıkça, kendinizi bulamazsınız." der. Matur da 'ayın göğünden hiç eksilmediği' Diyarbakır'da kendini bulmaya çalışıyor.

"BÜTÜN ŞEHİRLER DİYARBAKIR'DIR"

Matur'un Diyarbakır kitabını okuyanlar, Marco Polo'nun "Bütün şehirler, Venedik'tir." sözünü, "Bütün şehirler Diyarbakır'dır" diye söyleyebilir pekala. Şair, kendi ruhunu eritip şehrin dokularına serpiştirmiş. Surların, camilerin, taşların, türbelerin, kiliselerin, gökyüzünün, suyun, güneşin, dağın, evlerin ve insanların aynasında Diyarbakır'ın binbir yüzü kendini gösteriyor.

Matur, bu yolculukta pek çok kitap karıştırmış. Diyarbakır'a yazılmış eserlerin gölgesinde gezinirken Cahit Sıtkı Tarancı, Ahmet Arif ve Sezai Karakoç gibi Diyarbakırlı şairlerle yol arkadaşlığı yapmış. Matur'un, "İbrahim'in Beni Terk Etmesi" adlı şiir kitabındaki soluk, Doğunun Kapısı Diyarbakır'da da kendini ele veriyor. Şair, o koca kentten küçücük ayrıntılar devşirmiş. 'Dünyadaki her şeyden daha siyah olan' bir şehrin aydınlığını kelimelerle ifşa etmeye çalışmış. 'Allah'a giden yolların başlangıcı sayılan Dicle'nin' serin suları sararken dört bir yanınızı, efsaneler, mitolojiler, rivayetler, bir masaldan kopup gelen ışıltılı rüyalarla bir şehrin kalbine inmeye çalışıyorsunuz.

"Şehrin kapıları varsa, kapılarını kime açacağını bilir." diyen Matur'a Diyarbakır, tüm cömertliğini sunmuş. 'Muhammedî bir gül, şehirde bir çocuğun rüyasını başlatır' iken kelimeler arasına serpişmiş bir rüya ülkesi ses veriyor. Bir caminin pervazlarına, bir çininin maviliğine, bir kubbenin sedasına karışıyor her şey. Gezginlerin, yabancıların nazarı dokunuyor bazen. Hayretler, hayranlıklar beliriyor. Bu gidiş-gelişler Diyarbakır'ın surlarına takılıp kitapta bir ses oluyor.

Urartular, Medler, Sasaniler, Bizanslılar, Romalılar, Eyyubiler, Abbasiler, Selçuklular... Diyarbakır'a dair hayal kuranlar, rüyası yarım kalanlar, hepsi bir arzunun peşinde, şehrin kendisinde okura kapı aralıyor. Harflerin ve hayvanların taşa işlenmiş figürlerinin kardeşliği, şehrin kapılarını zorlayan sahabelerin gölgesini-ışığını barındıran bir şehrin eli değiyor. Bejan Matur, şehrin her zerresini tarif etmenin imkansızlığı ve mümkünlüğü arasında gidip geliyor.

Kavafis, 'bu şehir arkandan gelecektir' derken ne kadar haklıydı. Bir şehre olan tutku her zaman bir gölge gibi takip edecektir sahibini. Ve onu alıp Diyarbakır gibi bir kentin kıyısına bırakacaktır.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
13/06/2009

12 Haziran 2009 Cuma

Mimarlık arşivi Arkiv yine yayında

Arşivleme alışkanlığımız yok diye söylenir dururuz. Hele konu mimarlık olunca bu alanda belgeler, bilgiler hiçbir yerde derli toplu bulunamaz. Pek çok önemli binanın orijinal projeleri iş bittikten sonra ya rafa kaldırılır ya da ofisin bir yerinde unutulur kalır. Bu belgelere ulaşmak zor olur. Bu anlayışı hafiften kırmaya çalışan Arkitera Mimarlık Merkezi, 2003 yılında, internet üzerinden erişilebilecek bir arşiv projesini başlatmıştı.

Beş yıl sonunda Türkiye'nin mimarlık alanında bir referans kaynağı haline gelen Arkiv (www.arkiv.com.tr), 2009 yılı başından itibaren yeterli maddi desteği bulamadığı için arşivi bir süreliğine kapatmak zorunda kalmıştı. Ardından ücretli abonelikle Arkiv'i yeniden açan Arkitera Mimarlık Merkezi, arşivin eskisi gibi herkese ücretsiz açık olması için başka kaynak arayışlarına da devam etti bir süre. Umutlu arayışlar karşılık buldu ve Arkiv'in imdadına Çanakkale Seramik&Kalebodur yetişti. Üç sene boyunca siteye destek olmaya karar veren Çanakkale Seramik&Kalebodur, Türkiye'nin Mimarlık Arşivi'nin yine eskisi gibi sürekli güncellenmesine ve genişlemesine vesile olacak. Yayın hayatına yeniden başlayan www.arkiv.com.tr genç mimarlarla usta mimarları bir araya getirecek ve bu alanda büyük bir boşluğu dolduracak.

Mimarlara kendi sayfalarını yapma imkanı veren site, özellikle öğrenciler için büyük bir başvuru kapısı. Günde yaklaşık 5.000 kişinin ziyaret ettiği Arkiv'de 8.000'den fazla proje, 200'den fazla mimar, 500'den fazla mimarlık ofisi yer alıyor.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
12/06/2009

11 Haziran 2009 Perşembe

Derdini seven bir gönül insanı

18:00 Posted by Musa İğrek No comments
Hafif tozlu ayakkabısı, yakası takım elbisesinin omuzlarından sarkan beyaz gömleği, başındaki kasketi... On altı yaşında bir delikanlının bakışından öte derin ışıltılar saçan gözleri... İki saksının arasına dikilmiş poz veren bu genç, sanki Cahit Zarifoğlu'nun 'Kalbin çıkarı yücelerden olur' sözünü fısıldıyor.

Yıllar yılı sürecek bir davanın ağırlığı, daha o yaşta gelip omuzlarına yerleşmiş, kendini ele veriyor. Siyah beyaz bu fotoğraf karesinin hemen altına ise şu not düşülmüş: "Bir gün felek yok ederse bedenimi, ebedi size hatıradır, saklayın resmimi."

O fotoğrafın çekilmesinden 61 yıl sonra, derdini ve çilesini sevmiş bir düşünce ve gönül adamı olarak hâlâ aynı coşkunun sahibi, Hekimoğlu İsmail ya da gerçek adıyla Ömer Okçu. Onu en çok Minyeli Abdullah'ın yazarı olarak sevdik. Önceki gün, ıhlamur kokulu bir Fatih akşamında, Ali Emiri Efendi Kültür Merkezi'nde toplanan her yaştan seveni ve okuru, bu sevginin yıllar yılı nasıl katmerleştiğinin deliliydi. Salona asılan fotoğrafındaki ışıltı, o siyah beyaz fotoğraftaki ile aynıydı. Sevenleri, 'Bir Gönül İnsanı Hekimoğlu İsmail' başlıklı programa heyecanla gelmişlerdi. Hekimoğlu'nu da günler öncesinden çocuksu bir heyecan sarıp sarmalamış, hatta "Böyle bir programa ne hacet, bunlar öldükten sonra yapılır." demiş. Doktoru heyecanı kaldıramayacağı için onu bu vefa gecesinden uzak kıldı. Tevazuuyla zihinlerde yer eden bu dava adamı da belki bunu içten içe istiyordu.

'ÇİLE HAMALLIĞINI TERCİH ETTİ'

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ tarafından düzenlenen toplantıya Hekimoğlu İsmail'in uzun yıllar birlikte hizmet ettiği dostları ve okuyucuları katıldı. Salonun girişinde Hekimoğlu'nun derin dünyasını ele veren özel eşyaları, defterleri, kimlikleri, mektupları ve fotoğrafları sergileniyordu. Yaklaşık üç saat süren program boyunca herkes eğilip kendi içindeki Hekimoğlu İsmail ile söyleşiyordu sanki. Belgesel gösterimiyle başlayan programın açış konuşmasını Kültür AŞ Genel Müdürü Nevzat Bayhan yaptı. Bayhan, bu velut kalemi anlatmanın zorluğuna dikkat çekti. Ardından Hüseyin Öztürk'ün yönettiği açık oturumda Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı ile yazarlar Ahmet Günbay Yıldız, Recep Şükrü Apuhan ve Hüseyin Yılmaz, Hekimoğlu'nu anlattı. Hekimoğlu İsmail deyince aklına ilk 'samimiyet'in geldiğini söyleyen Ekrem Dumanlı "O sadece yazmaz, yazdıklarını yaşar; sadece konuşmaz, konuştuklarını temsil eder. Bu ülkenin fikir namusuna, düşünce haysiyetine ihtiyaç duyduğu bir dönemde özü sözü bir olan, inandığı gibi yaşayan, yaşadığını yazan bir insandır." dedi.

Herkes bu sözlerde hemfikirdi. Yıllarca mücadelesini verdiği davadan bir an olsun uzak kalmayan Hekimoğlu, yaşadığı badireler karşısında hep dimdik ayaktaydı. Türkiye'nin dört bir yanında yağmur çamur demeden verdiği 'Ölüler Nasıl Diriliyor' başlıklı konferanslarla bir neslin yetişmesine vesile olmuştu. Yargılanmalar, hapisler, çileler... Bu manada Necip Fazıl, Osman Yüksel Serdengeçti halkasına dâhildi. Darılmayı, öfkelenmeyi bilmeyen bir adamdı.
Ahmet Şahin, Hekimoğlu'nun ne kadar ihlâslı bir hayat yaşadığını anlatırken, onunla geçen 40 sene boyunca hâlâ aynı heyecan ile dolu olduğunu ifade etti. Ahmet Günbay Yıldız, çile hamallığını tercih ettiğini, M. Nuri Yardım ise hayatı ve fikirleriyle onun Mehmet Akif'e ve Ahmet Mithat Efendi'ye benzediğini söyledi.

Program boyunca Yücel Çakmaklı, Vehbi Vakkasoğlu, Yavuz Bahadıroğlu, Cemal Uşak, Ali Erkan Kavaklı, Can Alpgüvenç Hekimoğlu İsmail'le ilgili hatıralarını anlattı, onun varlığına tutundu. Çakmaklı, üçüncü bölümü yarım kalan Minyeli Abdullah'ı tamamlamak istediğini söyledi. Salonda pek çok kimsenin hatırası vardı Hekimoğlu ile; ama vakit sınırlıydı. Konuşmaların ardından hastalığı nedeniyle programa katılamayan yazarın plaketi, yakın dostu Ahmet Günbay Yıldız'a verildi. Dün ise 'Hekimoğlu İsmail sevenlerinden dua bekliyor' diye bir haber geldi. Umulur ki okurları ve sevenleri onun 2002'de geçirdiği hastalık vaktindeki gibi yine yanında olurlar...

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
11/06/2009

10 Haziran 2009 Çarşamba

Osmanlı, dünyaya bu haritalardan baktı

Osmanlı Devleti'nin altı asırlık dünya hâkimiyetinin altında yatan sebeplerden biri de Fatih devrinden itibaren belirli bir sisteme oturan bilimsel çalışmalar ve bilime verilen önemdi kuşkusuz. Dünya milletlerine öncülük eden bu gelişmeler çoğu zaman gölgede bırakılsa da Dolmabahçe Sanat Galerisi'nde önceki gün açılan "Pîrî Reis'ten Kâtip Çelebi'ye Osmanlı'nın Dünyaya Bakışı" adlı harita sergisi, bu konuda yönlerini şaşıranları epey aydınlatacak bir çalışma.

Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Bahçeşehir Üniversitesi Medeniyet Araştırmaları Merkezi tarafından Kâtip Çelebi'nin 400. doğum yıldönümü kutlamaları kapsamında hazırlanan sergi, UNESCO tarafından 2009'un Kâtip Çelebi yılı ilan edilmesi vesilesiyle derli toplu bir halde görücüye çıktı. Sergide, Pîrî Reis, Kâtip Çelebi, Mürsiyeli İbrahim, Gelibolulu Mustafa Ali, Ebubekir Behram Dimaşki, Ali Macar Reis, Suud El Niksari ve adı sanı bilinmeyen daha nice Müslüman coğrafyacının yanı sıra Osmanlı'dan önceki dönemlere ait elliyi aşkın harita ve çizim yer alıyor. Sergiye Muhtar Kantarcıoğlu'nun koleksiyonundan alınan Batı'da yayımlanmış haritalar da Osmanlı ile Batı arasındaki coğrafya anlayışını ele veriyor. Kitap aralarından çıkan bu eserler, dijital resimleme tekniğiyle birebir kopya olarak sergileniyor. Bahçeşehir Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, sergi açılışındaki konuşmasında "Tarihte Müslümanların bilime yaptığı katkıları bu tür sergilerle anlatmaya çalışıyoruz. Amacımız üstü toz bulutuyla örtülmüş birtakım hakikatleri gün ışığına çıkarmak.'' dedi.

Kâtip Çelebi'nin Cihannüma'daki Sabit Yıldızlar Feleği, Pîrî Reis'in Topkapı Sarayı Müzesi'ndeki dünya haritası, Halife el-Me'mun'un emriyle 9. yüzyılda yapılan dünya haritası, Kaşgarlı Mahmud'un Türk dünyası odaklı dünya haritası gibi eserlerin kopyaları Topkapı Sarayı, Millet Kütüphanesi, Türk İslâm Eserleri Müzesi ve Süleymaniye Kütüphanesi'nden derlenmiş. Sergiyi gezerken tarihçi Franz Babinger'in Kâtip Çelebi için söylediği "Bilgisi akla gelebilecek bütün sahalara yayılmış olan en büyük Osmanlı tarihçisi" sözüne hak veriyorsunuz. Dünyanın dört bir yanından bilim adamlarının katılımıyla hazırlanan ve sergi alanında gösterilen belgesel bu haklılığı katmerleştiriyor. Kim bilir kütüphanelerimizin tozlu raflarında el sürülmeden bekleyen daha nice yazmalar, kitaplar bekliyor. Bir yol tutturup 17 Haziran'a kadar sergiye uğrayın, haritalar size bir medeniyetin nereden gelip nereye gittiğini açıkça işaret edecektir.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
10/06/2009

9 Haziran 2009 Salı

Anadolu'nun taşı toprağı antik tiyatro

Antik çağ insanlarının en önemli toplanma alanıydı tiyatrolar. Dövüşler yapılır, şarkılar söylenir, şiirler okunurdu buralarda. Kimi kentin ortasındaki bir tepede, kimi denizin hemen kıyısında, kimi genişçe bir alanda kurulmuştu. Türkiye antik tiyatroların yer aldığı en zengin ülkelerden biri olsa da bu tarihî yapıların pek çoğu toprak altında derin bir uykuda gün yüzüne çıkmayı beklerken, kiminin içinde keçiler otluyor, kimi de yeşilliğe bürünmüş halde.

Aynı zamanda inşaat mühendisi olan Yaşar Yılmaz, dağ taş, yağmur çamur demeden bir kartalın on günde uçabileceği 41 bin kilometrelik yolu on dört ayda kat etmiş. Anadolu'da, Trakya'da şehir şehir dolaşarak 115 antik kent ile 119 tiyatronun tarihçesini o dönemin kültürel özellikleriyle birlikte kaydetmiş. Anadolu Antik Tiyatroları (YEM Yayın) kitabı adıyla bir kitaba giren tiyatrolar nerede, nasıl, kaç tane ve kaç kişilik diye araştırmış, fotoğraflamış. Peşine düştüğü pek çok tiyatro 'kâğıt üzerindeki fotoğraflar kadar suskun' olsa da ortaya, sayıları 150'yi aşan, ölçülebilir durumdakilerin ise 135'e ulaştığı Anadolu antik tiyatrosu çıkmış.

İlkçağ kentlerinin ören yerlerini gezerken bu denli zengin kültür mirasını başka bir ülkede göremeyeceğini anladığını söyleyen Yaşar Yılmaz, "Yaşadığımız topraklar üzerindeki tiyatroları incelemek fikri bana hep çekici gelmiştir. Bir mühendis gözüyle bu görkemli yapılara bakmayı, onları incelemeyi, tiyatronun içinde bulunduğu kentin tarihini araştırıp Türkiye sınırları içindeki tiyatroların tamamını ilk defa bir araya getirebilmeyi hayal etmiştim. Tiyatrolar kentin kalbiydi: Orada her türlü toplantı yapılırken bugünkü gazetelerin, televizyonların, stadyumların tüm işlevlerini tek başına yerine getiriyorlardı." diyor. Bir sanat tarihi kitabından öte anlam taşıyan kitapta, okura mitolojiler, efsaneler, şiirler ve gezi yazısını andıran metinler var.

Yazara, M.Ö. yaşamış Amasyalı tarihçi Strabon'un 'Geographika-Antik Anadolu Coğrafyası' adlı eseri yol boyunca eşlik etmiş. Yılmaz, ilkçağ mühendislerinin antik tiyatroların en önemli özelliği olarak öne çıkan akustik mükemmelliğe hangi yöntemle ulaşabildikleri üzerine de kafa yoruyor kitapta. Kitap, ülkemizin tarihî zenginliğini bir kez daha ortaya koyarken okurun da etrafını kekik kokuları, tatlı bir meltem esintisi sarıyor.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
09/06/2009

8 Haziran 2009 Pazartesi

İslam medeniyetinin hazinesi Yıldız'da

70 bin cilt kitap, 10 bin kitap dışı malzeme (makale, rapor, broşür), bin 150 mikrofilm ve mikrofiş, bin 500 atlas, harita ve plan, bin 570 süreli yayın, binlerce fotoğraf, 140 dilde eser... Bu rakamlar silsilesi uzayıp gidiyor. Emsallerine daha çok Avrupa'da rastlayacağınız ferahfeza bir mekân. Tavanındaki kalem işleri, aydınlık pencereleri, okaliptüs ağacından yapılmış yıldız motifli kitaplıkları, boylu boyunca raflarıyla kitaptan bir rüyayı andırıyor burası. 'Ben artık eskisi gibi değilim' diyen bu tarihî yapıda barut kokusu yerini, insanı içine çeken kitap kokusuna devretmiş.

Depolarda saklı bir düşten uyanan kitaplar, kendilerine mahsus bir dünya kurmuş, okurlarını bekliyor. Kitap tutkunlarının ve araştırmacıların merakını depreştiren bu mekân İslam, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi'ne (IRCICA) kütüphane olarak tahsis edilen Yıldız Sarayı Silahhane Binası. 1980 yılında kurulan merkezin yıllar içinde çoğalan, sonunda da taşan kitapları Çit Kasrı'na sığmayınca 2007'de Başbakanlık'ın desteğiyle Silahhane binasına yerleşme kararı çıktı. Geçtiğimiz haftalarda açılan kütüphane Türkiye'de bu alanda pek çok 'ilk'e sahip.

İstanbul'a yeni bir kütüphane kazandırdıklarını söyleyen IRCICA Genel Direktörü Dr. Halit Eren, "Silahhane sanki kütüphane olması için yapılmış bir bina. Büyüyen kütüphanemizde iki yenilik var. 'Sayısal kütüphane' olarak adlandırdığımız sistemle kitapları elektronik ortama aktarıyoruz. Diğer bir yenilik ise radyo frekanslı kimlik yöntemi. Kitapla ilgili tüm bilgiler bir çiple esere yerleştiriliyor. Kumanda gibi bir aletle rafları dolaşıyoruz. Alet eksik kitabın notunu alıyor ve onun yerini bir dedektör misali gösteriyor. Kitapların sayımı ve okurlar için kolaylık sağlayan bu sistem dünyada çok yeni, Türkiye'de ise sadece IRCICA'da var. Bu yenilikler ve yeni kütüphanemiz, okuyucuların ve araştırmacıların şevkini artıracak." diyor.

5 kilometreye ulaşan raflar

IRCICA'nın kütüphanesinde kültür, tarih, edebiyat ve entelektüel tarih konularında zengin bir koleksiyon yer alıyor. Yurtiçi ve dışından Zeki Ali, Oktay Aslanapa, Vedat Eldem, Haydar Bammate, Necmettin Bammate, Ahmet Ateş, N. Nurettin Ege, ve Nuri Arlases gibi sahalarında isim yapmış kişilerin koleksiyonlarının da kütüphaneye bağışlanmasıyla oldukça geniş ve seçkin bir koleksiyon oluşturulmuş. Kitaplar, yakın bir zamana kadar konser, kokteyl ve resepsiyon gibi faaliyetler için kullanılan Silahhane'de gölgelerden çıkıp aydınlığa kavuşmuş. 5 km'ye ulaşan raflar adeta bir mağaza vitrini gibi parlıyor. İki katlı kütüphanenin ortasına kurulmuş okuma masalarının, birkaç insan boyundaki rafların aralarında dolaşmak insana farklı bir huzur veriyor.

75 ülkeden 582 kişi ve kurumla yayın değiştiren IRCICA Kütüphanesi; aralarında Kur'an-ı Kerim'in ilk Latince tercümeleri, İbrahim Müteferrika baskıları ve Batı dillerinde yazılmış nadir eserler olmak üzere binlerce kitap ve eseri dünya ile paylaşıyor. İslam medeniyetini, dünya toplumlarının dil ve kültür coğrafyasını belgeleyen 130 farklı dilde 400 binden fazla tarih, coğrafya, bilim, sanat, din, edebiyat, felsefe konulu kitaba dokunmak, koklamak ayrı bir heyecan uyandırıyor. Yolunuzu bir zamanlar II. Abdülhamid'in dillere destan Yıldız Kütüphanesi'ni de içinde barındıran saraya düşürürseniz bu 'kitap kokulu rüya' sizi muhtemelen, IRCICA Kütüphanesi'nin müdavimleri arasına ekleyecektir. Kütüphane pazar hariç her gün 09.00-18.00 arasında ziyaret edilebilir. (0212 259 17 42)

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
08/06/2009

Aralıkta, Şems'in güneşi aydınlatacak

17:35 Posted by Musa İğrek , , , No comments
Hz. Mevlânâ'yı yedi cihanda bilmeyen, duymayan yok gibi; onu hamken yakan ve pişiren Şems-i Tebrizî ise daha sırlı kalmıştır. Türk Kadınları Kültür Derneği (TÜRKKAD), dünyanın dört bir yanından bilim adamlarını, araştırmacıları ve okuyucuları buluşturduğu 2008'deki 'Modern Çağ ve İbn Arabi' sempozyumundan sonra şimdi de Şems-i Tebrizî için aralık ayında ilk kez bir etkinlik düzenleyecek.

TÜRKKAD'ın 'abide Şahsiyetler'i konu alan bu çok uluslu sempozyumlar dizisine 'Güneşle Aydınlananlar Uluslararası Şems-i Tebrizî Sempozyumu' eklenecek. Sempozyum, "Hamdım, piştim, yandım diyen ve Şems-i Tebrizî'den önceki dönemini 'hamdım' diye nitelendiren Mevlânâ'nın daha iyi anlaşılabilmesi ve özümsenebilmesi adına son derece büyük bir hürmetle işaret ettiği böyle büyük bir âlim ve gönül insanını yine böylesine kapsamlı ve çok uluslu bir sempozyumda bir nebze dahi tanıyabilmeyi" amaçlıyor. Sempozyum, farklı ülkelerden konu üzerine otorite kabul edilen bilim adamlarının katılımıyla 11 Aralık 2009 Cuma günü İstanbul'da başlayacak. İlk iki gün İstanbul'da gerçekleştirilecek program, 13 Aralık Pazar günü Konya'da devam edecek ve 15 Aralık'ta da son bulacak.

Sempozyumun Konya ayağında, halihazırda Konya Müzesi'nde bulunan ve Hz. Mevlânâ, Sultan Veled ve Hz. Şems'e ait olduğu bilinen 19 parça eşyanın restore edilerek sergilenmesi planlanıyor. Bu eşyaların en kısa zamanda elden geçirilmesi, dünya kültür mirası adına önemli bir hizmet. Bu çalışma için kaynak arayışında olan dernek, restorasyonun bir an önce gerçekleşmesi için çeşitli kurum ve kuruluşlardan destek bekliyor.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
08/06/2009

2 Haziran 2009 Salı

Masumiyet Müzesi'ne 2010 desteği

Orhan Pamuk son romanı Masumiyet Müzesi'ne "Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum." diye başlıyordu. Biz bu cümleyi minik bir kurgu yaparak "Hayatımın en mutlu anı, biliyorum." diye çevirebiliriz bir süreliğine. Zira Pamuk'un uzun zamandır açılacağı söylenen Çukurcuma'daki Masumiyet Müzesi'ne 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı'ndan 754 bin TL'lik destek geldi. Ajansın projesi olarak kabul edilen Masumiyet Müzesi, 2010 Mayıs'ında kapılarını açacak. 2010 ajansı ve Orhan Pamuk, önümüzdeki günlerde bir protokole imza atacak. Romanın kahramanı Kemal'in 'zamanı mekâna dönüştürmek' arzusu, böylece gerçekleşmiş oluyor.

Masumiyet Müzesi'ni anlatmaya geçmeden biraz hafıza tazelemekte yarar var. Roman, tekstil zengini Basmacı ailesinin 30 yaşındaki oğulları Kemal ile yoksul ve uzak akrabaları Keskin ailesinin 18 yaşındaki kızı Füsun arasındaki aşk ilişkisi etrafında gelişiyor. Pamuk kitabında aşk, eşyalara ve kişilere bağlanma, koleksiyonculuk, müzeler gibi konuları işliyor. Romanın kahramanı Kemal, sevdiği kadın Füsun'u hatırlatan kutulardan kibritlere, peçetelerden sinema biletlerine pek çok nesne toplar. Bunların hepsini, Füsun hayatından çekildikten sonra kurduğu Masumiyet Müzesi'nde sergiler.

Orhan Pamuk Masumiyet Müzesi romanını yazmaya başlamadan önce, 1999'da Çukurcuma Caddesi'deki 24 no'lu Brukner Apartmanı'nı satın alır ve binayı müzeye dönüştürmeyi düşünür. Roman 2008 Ağustos'unda çıktı ama müzesi epey gecikti. Açıldı açılacak derken süreç de uzadı. 60 metrekarelik alanda 3 katlı, 3 cepheli küçük bir apartman olan binada roman kahramanı Kemal'in sevdiği kadın Füsun'un sarı ayakkabısı, krem rengi çanta, İstanbul manzaralı dikiş kutusu, boş gazoz şişesi, küllük, kuş kafesi, eldiven, şapka, kristal şekerlik, kaleydeskop, yazlık şemsiye, saatler, kolonya, ehliyet kursu kitapları, Ankara Ekspresi Treni, sigara gibi objeler romandaki anlatıldığı şekliyle sergilenecek. Orhan Pamuk "Kitapta sözü edilen eşyaları bulmak için 1970'ten bu yana antikacıları ve internet satıcılarını sıklıkla takip ediyordum." demişti.

Orhan Pamuk, müzenin hazırlık sürecinde dünyanın dört bir yanındaki müzeleri ziyaret etmiş ve gündelik eşyanın nasıl sergilendiğini araştırmış. Masumiyet Müzesi Alman mimarlar Brigitte ve Gregor Sunder Plassmann tarafından düzenlenecek. Kitapta müzenin yolunu bulmak için bir harita ve giriş için de bilet yer alıyor. Kitaba sahip olanlar ise müze açıldığında bir seferliğine ücretsiz girebilecekler.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
02/06/2009

1 Haziran 2009 Pazartesi

Defter tutkusundan sanat çıktı

17:38 Posted by Musa İğrek , , No comments
İnsanoğlunun defterlerle olan hallenişi sahibine göre anlam kazanır. Bazen elinizdeki minik bir deftere içinizde zemberek boşalmışçasına cümleler yazar, notlar alır, bir şeyler iliştirirsiniz. Hatırasını unutmak istemediğiniz bir otobüs bileti, harita, doğum günü tarihi, anlamlı bir mısra olabilir kondurduğunuz.

Bu defter, gittiğiniz her yerde gölgeniz gibi sizi takip eder; elinizin altında varlığını hissetmek istersiniz. Eğer kalem erbabı veya sanatın içinden biriyseniz defter sizin için bir tutkudur, peşi sıra ardına düştüğünüz. Dünyanın dört bir yanından yazar, ressam, film yönetmeni, grafik tasarımcı, mimar ve illüstratörlerin şehir şehir dolaşan birbirinden renkli böylesi defterleri, bugünlerde İstanbul'da. Moleskine Detour adıyla santralistanbul'da açılan sergi, elli sanatçının 'en yakın arkadaşı' dünyaca meşhur Moleskine defterlerini sanatseverlere sunuyor. Bir nevi onların en mahrem anlarını, sevinçlerini, hüzünlerini, halden hale geçişlerini 'ifşa' ediyor.

Pek çok tutkunu olan Moleskine defterlerinin öyküsü kulak verilmeye değer. Anlamı 'köstebek derisi' olan Moleskine, 200 yıllık bir geçmişe sahip. Paris'te küçük bir kırtasiye dükkânında başlayan ve rivayete göre ilham perisini kaçırmak istemeyen Fransız şairler için tasarlanan bu defterlerin ilk tutkunları arasında Pablo Picasso, Ernest Hemingway, Oscar Wilde, Van Gogh ve Henry Mattise var. Yıllarca bir cazibe haline dönüşen bu defterler, 1986'da yeniden keşfedilir. Bir İtalyan firması olan Moleskine bugün farklı tasarımdaki defterleri, ajandaları ve şehir rehberleriyle çok geniş bir ürün yelpazesine sahip. Moleskine'in tutkunları internette bu defter adına siteler açıyor, blog toplulukları kuruyor ve kendi defterlerini paylaşıyorlar. Türkiye pazarına çok yeni giren firmanın defterleri 'şimdilik' biraz el yaksa da belki zamanla ucuzlayabilir. Moleskine defterlerinin yöneticisi Maria Sebregondi, "İstanbul'da olmak bizim için mutluluk verici. Moleskine, kaliteye dair gösterdiğimiz hassasiyet ve çevreye olan saygımızdan dolayı pahalı bir defter. Umarız Moleskine'nin ardındaki dünyayı gördükten sonra Türkiye'de de bu defterlere ilgi artar." diyor.

ELDİVEN TAKIP KARIŞTIRMAK SERBEST

Londra, Paris, New York ve Berlin'den sonra İstanbul'a gelen sergide sanatçıların Moleskine yaprakları üzerinde notları, çizimleri, eskizleri, notaları, fotoğrafları ve tasarımları yer alıyor. Bazı defterlerde fotoğraflar, gazete kupürleri, biletler kullanılarak kolajlar, desenler yapılmış ve ortaya sanat eserleri çıkmış. Serginin en önemli özelliği ise fanusları andıran camekânlardaki defterlere dokunabilmeniz. Bunun için öncelikle kutularda bekleyen pamuk eldivenleri ellerinize geçirmeniz gerekiyor. Sonrasında ise defterleri gönlünüzce karıştırabiliyorsunuz. Eğildiğiniz defterden başınızı kaldırdığınızda çocuksu bir utanma beliriveriyor yüzünüzde. Zira başkasına ait bir defterin sayfalarını karıştırma hissi biraz içinizi tırmalıyor. Ama rahat olun, defterin sahibinin onun sergilendiğinden haberi var.

Küratörlüğünü Raffaella Guidobono'nun, tasarımını da Zetalab'ın yaptığı 'Detour' sergisinde Türkiye'den Han Tümertekin, Erdem Akan, Yeşim Akdeniz Graf, Handan Börüteçene, Ahmet Öğüt, Sema Topaloğlu, Gülname Turan gibi Türk sanatçıların defterleri var. Mimar Han Tümertekin'in defterinden ayrılması epey zor olmuş. Uzun zamandır bu Moleskine defterleri kullanan Tümertekin, "Defterlerimin hepsini arşivde tutuyordum. İlk defa bir defterimi başka bir yere verdim. Çizim benim için düşüncemi görünür kılmak adına yaptığım bir şey, başkasına göstermek için değil. Bu kadar benim olan bir şeyi başkasına vermek garip oldu." diyor. Daha çok tasarımcılara, mimarlara ağırlık veren sergi, Türkiye'den Orhan Pamuk ve Aslı Erdoğan'la da defterlerini almak için görüşüyor. Dünyadan sırlarını paylaşanlar arasında ise Karim Rashid, Martí Guixé, Abdoulaye Armin Kane, Julia Lohman, Paolo Pellegrin, Julie Polidoro, Ana Prvacki, Giovanni Sollima gibi isimler var.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
01/06/2009