27 Mayıs 2009 Çarşamba

İstanbul Modern'in koleksiyonu taştı

Türkiye'nin ilk modern sanat müzesi İstanbul Modern, beşinci yılına girdi. Modern ve çağdaş sanatımızın gelişimini yansıtan 'Yeni Yapıtlar, Yeni Ufuklar' ve Annette Merrild'in fotoğraflarından oluşan 'Oda Projesi' bu yürüyüşün beşinci yıldaki ilk meyveleri.

İstanbul Modern Yönetim Kurulu Başkanı Oya Eczacıbaşı, ana sponsor Türk Telekom'un genel müdürü Paul Doany, serginin küratörü Levent Çalıkoğlu ve Fotoğraf Galerisi Küratörü Engin Özendes, dün gerçekleştirilen basın toplantısı ile müzenin beş yıllık çalışmaları ve yeni sergileri hakkında bilgi verdi. İstanbul Modern Koleksiyonu'nun satın alımlar, güven duyularak yapılan bağışlar ve uzun süreli ödünç eserlerle güçlendiğini söyleyen Oya Eczacıbaşı, müzeyi beş yıl boyunca 2,5 milyon kişinin gezdiğini söyledi. İstanbul Bienali ile eşzamanlı olarak eylül ayında Sarkis'in 50 yıllık sanat serüvenini konu alan bir sergi açılacağının haberini verdi.

İstanbul Modern Şef Küratörü Levent Çalıkoğlu ise "Yeni Yapıtlar, Yeni Ufuklar" sergisinin beş yılın bir özeti olduğunu söyleyerek, "Müzemiz, bu sergiyle samimiyetini, güvenilirliğini ve kurumsal anlamdaki oturmuşluğunu gösterecek." dedi. Sergide Hoca Ali Rıza, Zonaro, İbrahim Çallı, Hale Asaf, Nurullah Berk, Abidin Dino, Fahrelnissa Zeid, Mübin Orhon, Mehmet Güleryüz, Gülsün Karamustafa ve Nezaket Ekici'nin yanında William Kentridge, Jennifer Steinkamp, Yoko Ono gibi 134 sanatçının resimden heykele, enstalâsyondan videoya 200 eseri yer alıyor.

Müzede "Çalışma Alanı" olarak tanımlanan küçük salon ise sanatçıların ve çeşitli inisiyatiflerinin projelerine ev sahipliği yapacak. İstanbul Modern'de ayrıca küratörlüğünü Paolo Colombo'nun üstlendiği, Amar Kanwar, Shahzia Sikander ve Pascual Sisto'nun işlerini bir araya getiren "Önemli ve Önemsiz Olaylar" başlıklı 10. video programı da 16 Ağustos'a kadar devam edecek.

Dünyayı tanımak istiyorsanız komşunuzdan başlayın

İstanbul Modern Fotoğraf Galerisi, Danimarkalı sanatçı Annette Merrild'in fotoğraf sergisine de ev sahipliği yapıyor. 'Oda Projesi' adlı sergide Merrild'in dokuz kentte çektiği 118 fotoğraf sergileniyor. Küratörlüğünü Engin Özendes'in üstlendiği sergide "Dünyayı tanımak mı istiyorsunuz, komşunuzdan başlayın." sözüne tutunan Merrild, fotoğrafları, çok katlı binaların birbirinin aynı dairelerinin oturma odalarından çekmiş. Önce Hamburg, New York ve Kopenhag'da aynı apartmanda oturan komşularının oturma odalarını fotoğraflamış. Bu fotoğraf serilerinin insanlar üzerindeki etkisinden esinlenerek de, 'Oda Projesi'ni oluşturmuş. Sanatçı, 'aynılık içinde farklılık bulunabileceği' görüşünü savunuyor. Sergideki beş vitrinde, sanatçının gittiği kentlerdeki evlere ait anı objeler de izleyiciye sunuluyor. İki yıl içinde, Varşova, Barselona, Tallinn, Lyon, Manchester ve İstanbul'u ziyaret eden sergi 30 Ağustos'a kadar devam edecek.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
27/05/2009

23 Mayıs 2009 Cumartesi

Fotoğraflı bir 'sandal' sefası

Tanpınar'ın 'Huzur'unda İhsan ile Mümtaz arasında şöyle bir konuşma geçer: "Macide gökyüzüne bayılır, bulut olmamak kaydıyla." Bu sırada Macide söze karışarak "Bulutlu olursa tahammül edemiyorum, hep içime bakıyorum." der.

Gökyüzünün o engin sonsuzluğu şüphesiz cezbedicidir. Ama öyle anlar vardır ki bulutların o dağınık halleri, beyaz ve gri arasındaki geçişler insanı daha bir içeriye çeker. Neşesi, coşkusu çekilse de bazen göğün, gözünüze ilişen bir sandal sizi alıp bir yerlere götürür. İstanbul Fotoğraf Merkezi Galerisi, Erhan Bayladı'nın Sandal ve Doğadan Yansımalar adlı fotoğraf sergisine ev sahipliği yapıyor. Birer yağlıboya tabloyu andıran sergide gökyüzünün türlü türlü hallenişi, boyası dökük, ahşabı çatlak kimi zaman da tersine çevrilmiş sandallar sessizce konuşuyor.

Bayladı, fotoğraflarında sürekli sandala yer vermesini şöyle anlatıyor: "Sandallar bulunduğu kompozisyonlardaki görüntüsüne göre farklı hüviyetlere bürünür. Bazen neşe dolu, bazen hüzün dolu bir kompozisyon ortaya çıkmasına sebep olur. Bana göre sandal bir insan gibidir kompozisyonlarda. Genelde yalnızlığı anlatır."

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
23/05/2009

21 Mayıs 2009 Perşembe

'Türk edebiyatının derinliğini göstermek istiyoruz'

17:07 Posted by Musa İğrek , No comments
İki yıldır sessiz sedasız bir dergi yayımlanıyor: Turkish Book Review. Türkiye'nin bu ilk İngilizce kitap tanıtım dergisi, edebiyatımızı sınırların ötesinde tanıtmaya çalışıyor. Her görüşten yazara ve her türden kitaba yer veren derginin şimdiye kadar dört sayısı çıktı, beşincisi yolda. Editörlüğünü Arzu Taşçıoğlu'nun üstlendiği Turkish Book Review'da edebiyat dışında tiyatro, sinema, müzik, Türk mutfağı gibi konularla ilgili kitaplar da tanıtılıyor. Usta yazarların yanı sıra gençlere de yer veren dergide, röportajlar, kitap tanıtımları, çeviriler yer alıyor.

Ülkemizdeki kitap eki okurunun azlığını düşününce 'Bu cesaret isteyen işe nasıl giriştiniz?' diye soruyoruz Taşçıoğlu'na. "Böyle bir derginin gerekliliğini yabancı ajanslar ve yayıncılarla yaptığımız görüşmelerde hissediyorduk. Türk edebiyatında ne var ne yok diye merak ediyorlardı. Orhan Pamuk'un Nobel almasından önce de bu merak vardı, sonrasında ise daha fazla ilgi oldu." cevabını veriyor. Biraz yakınarak "Türk edebiyatının yurtdışına açıldığı az sayıda kapı var maalesef." diye devam ediyor Taşçıoğlu: "Devlet ne kadar tanıtıyorsa o. Bir de birkaç belirli yazar biliniyor. Yurtdışında Orhan Pamuk'tan öte başka yazar yokmuş gibi gözüküyor. Halbuki edebiyatımızda çok büyük bir derinlik var. Biz buzdağının geride kalan kısmını göstermek istedik."

SINIRLARIN ÖTESİNDE 20 BİN OKUR

Dergiyi elinize aldığınızda dikkatinizi ilk çeken şey, tanıtılan kitapların İstanbul'un farklı mekanlarında fotoğraflanmış olması. Bu 'ince' fikir Taşçıoğlu'na ait. Her kitaba şehirde köşe bucak yer ararken, eserin içeriğine ve dokusuna uygun mekânlar, çeşitli dekorlar hazırlıyor. Taşçıoğlu, bunu, edebiyatı tek başına görmemekle bağlantılı olarak yorumluyor. Vermek istedikleri mesaj ise şöyle: "Bu kitaplar bu topraklarda, bu mekânlarda yazıldı."

Altı aylık periyot bir dergi için uzun sayılsa da hazırlık aşamasında gösterilen titizlik, böyle bir süreyi haklı kılıyor. Dergide yalnızca kitap tanıtımı yapmadıklarını söylüyor Taşçıoğlu. Bir kültürün içinde kitabı tanıttıklarını vurguluyor: "Yalnızca Türk romanını, şiirini değil de hangi kültürün içinde geliştiyse o edebiyat ve o kültürü de tanıtmaya çalışıyoruz."

Turkish Book Review'da yayımlanacak kitapların seçimi de titizlikle yapılıyor. Önce uzunca bir süre kitapçı raflarının arka tarafları aranıp taranıyor. Kıyıda köşede kalmış, önemli kitaplar belirleniyor. Taşçıoğlu, bu yoğun emeğe karşılık yayıncılardan daha büyük bir destek bekliyor. Umutlu bir edayla yayıncıların şimdilik derginin gücünü fark etmediklerini söylüyor. Turkish Book Review sadece Türkiye sınırlarında kalmıyor. Bir kopyası, elektronik postayla dünyanın dört bir yanındaki ajans, yayıncı, editör, yazar ve akademisyenlerin de içinde bulunduğu yaklaşık 20 bin okura ulaşıyor. Taşçıoğlu bu yöntemi, hem postayı ortadan kaldırdığı hem de çevreye zarar vermediği için kullandıklarını söylüyor. (0212 251 40 23)

Derginin son sayısında...

Turkish Book Review, son sayısında harf, alfabe, Hurufilik, hat sanatı ve Türkiye'deki harf devrimini içeren özel bir dosyaya yer vermiş. Tahsin Yücel ile söyleşi, George Messo'nun İkinci Yeni dosyası ve şair Lale Müldür'ün portesi, edebiyat okurunun ilgisini çekecek. Edebiyattan sinemaya, müzikten sanata pek çok kitabın tanıtıldığı derginin bu ay eğildiği yazarlar arasında Nazan Bekiroğlu, Ferit Edgü, Talat Halman, Fethi Naci, Ahmet Ümit, Hilmi Yavuz, Ahmet Soysal, Ömer Tecimer, Şevket Pamuk ve Barış Bıçakçı bulunuyor.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

21/05/2009

20 Mayıs 2009 Çarşamba

Türkiye, dünyaya Yunus'la açılıyor

Uzun zamandır açılacağı kulaktan kulağa fısıldanan Yunus Emre Vakfı, Türk şiirinin piri Yunus Emre'nin "Yunus miskin çiğ idik, piştik elhamdülillah" sözünü ete kemiğe bürüdü, pişti ve çalışmalarına başladı. Ankara'da eski Tekel binasında açılan vakfın genel müdürlüğünü Prof. Dr. Ali Fuat Bilkan üstleniyor. Dünyanın dört bir yanına Türkiye'yi, kültürel mirasını, Türk dilini, kültürünü ve sanatını tanıtmak amacıyla yola koyulan vakıf, Almanların Goethe Enstitüleri, İspanyolların Cervantes enstitüleri, İngilizlerin British Council'ları gibi hizmet verecek. Bilkan ile vakfın faaliyetlerini, neler yapacaklarını konuştuk.

Almanların Goethe enstitüleri, İspanyolların Cervantes enstitüleri, İngilizlerin British Council'ları olmasına rağmen Yunus Emre Vakfı'nın kurulması neden bu kadar geç kaldı?

Esasen Yunus Emre Vakfı yeni açılmış olmasına rağmen, Dışişleri, TİKA, Kültür ve Turizm Bakanlığı, MEB ve STK'ların dil, kültür ve tanıtım faaliyetleri uzun yıllardır devam ediyor. Bu alandaki esas problem, yapılan faaliyetlerin belli bir seviyede ve süreklilikte olmamasıdır. Ben, Yunus Emre Vakfı'nın faaliyetlerine başlama tarihinin gerçekçi bir sürece dayandığına inanıyorum. Türkiye'nin gerek kendi bölgesinde gerekse dünya ölçeğinde üstlendiği önemli rol ve ekonomik, siyasî açıdan yeni pozisyonu, Yunus Emre Vakfı'nın açılması tarihinin isabetli ve zamanında gerçekleşen bir girişim olduğunu ortaya koymaktadır.

Yunus Emre Vakfı'nın amacı ne olacak?

Yunus Emre Vakfı'nın amacı vakıf kanununda, "Türkiye'yi, kültürel mirasını, Türk dilini, kültürünü ve sanatını tanıtmak, Türkiye'nin diğer ülkeler ile dostluğunu geliştirmek, kültürel alışverişini artırmak, bununla ilgili yurtiçi ve yurtdışındaki bilgi ve belgeleri dünyanın istifadesine sunmak, Türk dili, kültürü ve sanatı alanlarında eğitim almak isteyenlere yurtdışında hizmet vermek, Türkiye'de Yunus Emre Araştırma Enstitüsü ve yurtdışında Yunus Emre Türk kültür merkezleri açmak" olarak belirlendi. Bu çerçevede yurtdışında açılacak Yunus Emre Türk Kültür merkezlerinde geniş bir alanda ihtiyaç duyulan hizmetleri sunacak olan vakıf, Dışişleri, Milli Eğitim ve Kültür ve Turizm bakanlıkları ile TİKA'nın yurtdışındaki kültür merkezlerini devralmak için çalışmalarını sürdürmektedir. Bu çerçevede ilk olarak, Almanya, Bosna-Hersek, Makedonya, Mısır, Türkmenistan, Kazakistan ve İsrail gibi ülkelerdeki merkezlerin vakfa devredilmesi planlanıyor. Bu ülkelere en kısa zamanda yenileri de eklenecek ve talepler doğrultusunda merkez sayısı, zamanla artacak. Yunus Emre Türk kültür merkezleri'nde araştırmacıların istifade edebilecekleri temel kaynaklardan oluşacak "Türkçe Kitaplığı" kurulacak.

Türkiye, Batı'da özellikle Mevlânâ ile anılıyor, Yunus Emre bu anlamda daha geri planda. Vakıf olarak bunu nasıl yıkacaksınız?

Vakfın ismi Yunus Emre olmakla beraber, esas üstleneceği görev, yurtdışında Türk dili ve edebiyatı ile Türk tarihi, Türk kültürü ve sanatını ilk elden kaynaklarla yurtiçi ve yurtdışındaki araştırmacıların istifadesine sunmak olacak. Amacımız Batı'da sadece Yunus Emre'yi tanıtmak değil, tarih boyunca Türkçeye hizmet etmiş bütün şahsiyetleri, eserleri ve edebî kişilikleriyle araştırmacıların istifadesine sunmaktır. Yunus Emre, bizim medeniyetimizin insana verdiği değeri ve insan telakkisini en iyi bir biçimde özetleyen bir sembol olduğu için çok uygun bir isimlendirmedir. Ayrıca yurtdışında vakfın açacağı merkezlerin adı "Yunus Emre Türk Kültür Merkezi" olacaktır. Böylece kurumun ilgi alanının herhangi bir izaha ihtiyaç duyulmadan anlaşılabilecek nitelikte olacağını sanıyorum.

Nasıl bir eksikliği doldurmayı hedefliyorsunuz?

Bir boşluğu doldurmaktan ziyade, benzer hizmetlerde bulunan kamu kurum ve kuruluşları arasında bir koordinasyon sağlanması önem taşıyor. Burada yurtdışındaki gurbetçilerin, yabancı Türkologların ve Türk dili, Türk kültürü ve sanatını öğrenmek, tanımak isteyen kesimlerin daha sağlıklı, kalıcı ve süreklilik arz eden bir kurumla muhatap olmaları esastır. Bir yandan Türkçeyi modern eğitim araçları ve metotlarıyla öğretirken, bir yandan da mevcut Türkçe envanterini çıkarmak ve bu alandaki çalışmalara katkıda bulunarak yabancı ülkelerdeki Türkiye çalışmalarının sahih kaynaklara dayanarak sürdürülmesini sağlamak esas hedefimiz olacaktır. Türkiye'ye davet edilecek araştırmacıların ülkemizin gerçek kimliğini ve insanımızın hasletlerini daha yakından tanımaları, bizi doğru anlayabilmeleri için önemli bir husustur. Yabancı ülkelerle ilişkilerimizi geliştirmek, dünyaya kendimizi doğru anlatabilmek, sosyal, siyasî, ekonomik ve kültürel ilişkilerimizi gerek tarihî coğrafyamızda gerekse dünya ölçeğinde geliştirmek için çeşitli faaliyetlerde bulunacağız.

Türkiye'de ve yurtdışında faaliyetleriniz neler olacak? İlk olarak neleri gerçekleştireceksiniz? Somut icraatlarınız nelerdir?

Vakıf yönetimi, Dışişleri, Milli Eğitim ve Kültür ve Turizm bakanlıkları ile TİKA'nın yurtdışındaki kültür merkezlerini devralmak için çalışmalarını sürdürmektedir. Bu çerçevede ilk olarak, Bosna-Hersek, Almanya, Makedonya, Mısır, Türkmenistan, Kazakistan ve İsrail gibi ülkelerdeki merkezlerin vakfa devredilmesi planlanmaktadır. En kısa zamanda, Kosova, Rusya, Suriye, Gürcistan ve diğer ülkelerde de Yunus Emre Türk kültür merkezlerinin açılması gündeme alınacaktır. Hizmet verilecek ülkelerde, Yunus Emre Türk kültür merkezlerinde araştırmacıların istifade edebilecekleri temel kaynaklardan oluşacak birer "Türkçe Kitaplığı"nın kurulması önemli hedeflerimizdendir. Ayrıca uluslararası standartlara uygun ve internet üzerinden uygulanacak bir Türkçe Seviye Sınavı (TSS) da yazılım aşamasında olup "Türkçe Pasaportu" konusunda uluslararası geçerliliği olacak TOEFL benzeri bir dil sınavı hazırlanmaktadır. Yunus Emre Türk kültür merkezleri, ilgili ülkelerde faaliyet gösteren Türk derneklerinin kültür ve sanat etkinlikleri ile STK'ların bu yöndeki çalışmalarına da proje destekleri verebilecek ve ülkeler arasındaki kültürel ilişkilerin gelişmesine katkıda bulunacaktır.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
20/05/2009

18 Mayıs 2009 Pazartesi

Dünyanın seramiği Pera'da

Büyük bir hazinenin küçük bir bölümü olan yüz on beş seramik parçası, aylardır yağmur çamur demeden şehir şehir dolaşıyor. Toprak, ateş ve suyun güzel bir buluşması olan bu eserler, gittiği her kentte görenleri içine çekiyor.

150 yıllık geçmişi ve zengin koleksiyonlarıyla dünyanın önde gelen müzelerinden olan İngiltere'deki Victoria ve Albert Müzesi'nin seramik bölümü, tadilat nedeniyle kapılarını sırlayınca, müze yetkilileri bunu fırsat bilip eserlerin bir bölümünü ülke ülke gezdirmeye başladı. Kore, Almanya ve Suriye'den sonra Türkiye'ye yolu düşen seramikler, Pera Müzesi'ne tezgâhını kurdu. Seramik sanatının evvelini ahirini anlatan Dünya Seramiğinin Başyapıtları başlıklı bu 'gezgin' sergi, Pera Müzesi'nin daimi koleksiyonu İznik ve Kütahya çinileriyle birleşince daha da bir önem kazandı.

Sergide kâselerden vazolara, çömleklerden maşrapalara, tabaklardan sürahilere, insan boyundaki heykellerden çeşitli figürlere 115 eser yer alıyor. Bunlar arasından özellikle Picasso'nun vazosu, Apollo'nun büstü, tek parça olarak yapılmış en büyük porselen figür olarak bilinen Hebe'nin insan boyundaki heykeli, İran duvar çinileri, Elhamra vazosu dikkat çekiyor. Serginin en yaşlı seramiği, M.Ö. 2500 yılına ait beyaz hamurlu sırsız pişmiş bir ibrik, en genci ise 2001'de Richard Slee'nin modern bir üretimi olan beyaz sırlı sifon. İran, Irak, Kore, Çin, Almanya, İngiltere, Japonya, İspanya ve İtalya gibi ülkelerden eserlerin yer aldığı sergide Türkiye'den ise sadece 1530 yılına ait olduğu tahmin edilen derin bir İznik kâsesi yer alıyor.

'ÇÖMLEKÇİLER AKILLARINI BAŞLARINA ALSINLAR'

Küratör Tim Stanley, serginin birkaç bin yıla yayılmış küresel seramiğin derli toplu bir tarihini ortaya çıkarmayı hedeflediğini söylüyor. Stanley, katalog yazısında ise, "Sergi, daha önce gösterildiği her yerde sıra dışı yerel seramik üretimi gelenekleri için küresel bir bağlam sunmuştur. Aynı şey İstanbul için de geçerlidir, ama bu şehrin kendine ait büyük seramik koleksiyonları bulunmaktadır ve bunlar yerel ürünlerle sınırlı değildir. Bazıları Sadberk Hanım ve Pera gibi özel müzelerdedir. Bazıları büyük devlet müzelerinde, öncelikle de Topkapı Sarayı Müzesi'ndedir. Victoria ve Albert Müzesi'nin koleksiyonu büyüklük ve çeşitlilik açısından rakipsizdir, ancak Osmanlı padişahlarının ve önde gelen tebaasının beğendiği seramik türlerinde, özellikle de Çin porseleni konusunda Topkapı Sarayı koleksiyonuyla yarışamaz." diyor.

Pera Müzesi'nin iki katına kurulan bu kırılgan parçalar güzelliğin, estetiğin ve sanatın birleşimiyle kopup geldikleri dönemi fısıldıyor. Her biri bir ustanın elinden çıkan seramiklerin farklı farklı öyküleri var aslında. "Ellerine kili alan şu çömlekçiler, akıllarını başlarına alsınlar da bir düşünsünler!/ Ne vakte dek o kili yumruklayacaklar, tekmeleyecekler, dövecekler?/ Yumrukladıkları, tekmeledikleri, dövdükleri kil, çürümüş bedenlerin toprağıdır, ne sanıyorlar?" diyerek bu öykülere ayna tutmuş Hayyam. Bir tutam topraktan yaratılan insanoğlunun kendi sırrını görmesi adına önemli olan bu sergiyi gezdikten sonra hayıflanacağınızı şimdiden söyleyelim. Zira pek çok evi mekân tutan günümüz porselenlerinin ne kadar zevkten ve incelikten yoksun olduğunu daha iyi anlayacak, 'kendi' toprağınıza döneceksiniz. Sergi, 19 Temmuz'a kadar görülebilir.

Osmanlı Donanması'nın seyrüseferi

Pera Müzesi'nde eşzamanlı açılan bir başka sergi ise 16. yüzyıl Osmanlı kadırgasından Yavuz zırhlısına uzanan bir tarihin köşe taşlarını gün ışığına çıkaran ve donanmanın geleneksel anlayıştan modern denizciliğe geçişine ışık tutan 'Osmanlı Donanmasının Seyir Defteri: Gemiler, Efsaneler, Denizciler' sergisi. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı İstanbul Deniz Müzesi işbirliğiyle hazırlanan sergide, şu an tadilatta olan Deniz Müzesi'nde kayıklar, maketler, fenerler, haritalar, kadırgalar ve daha pek çok eser yer alıyor. Sergi, 4 Ekim'de sona erecek.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
18/05/2009

16 Mayıs 2009 Cumartesi

'Tanıdık' bir şehirden hatıralar

Bir şehrin esrarı kimi zaman bir ses, kimi zaman bir koku, kimi zaman da bir dokunmadır. Eşiğine geldiğinizde hiç yabancılık çekmiyorsanız bir yerlerde eşine rastlamışsınızdır. Büyülü bir şehir sizi bir öykünün, bir şiirin, bir şarkının peşine sürükler, bir rüyanın içinde uyandırır.

Portekizli şair Fernando Pessoa ile Yahya Kemal'i aynı gökyüzü altında buluşturan, yaşadıkları kenti şiirlerine taşımaları biraz da. Pessoa, Lizbon'un güzelliklerini anlatırken Yahya Kemal de İstanbul'un her semtini şiirlerine taşır. Peki İstanbul ve Lizbon şehirleri arasındaki benzerlik hiç dikkatinizi çekti mi? Yedi tepe üzerine kurulu bir şehir, Arnavut kaldırımlı sokaklar, şehri ikiye bölen bir nehir/boğaz, nostaljik tramvaylar, masmavi deniz ve ışıltılı gökyüzü... Kavafis, "Bu şehir arkandan gelecektir." derken Lizbon ve İstanbul'u görenler, bu sözün bir süreliğine hükmünü yitirdiğini fark edecektir. Lizbon'un huyuyla suyuyla İstanbul'a ne çok benzediğine şaşıracaktır.

Lizbon ve İstanbul'u yan yana düşünmemize sebep Portekizli sanatçıların eserlerinin yer aldığı tablo, halı ve fotoğraflardan oluşan 'LİZBON Bir Başka Şehirden Hatıralar' adlı sergi. Sakıp Sabancı Müzesi, Portekiz'deki Calouste Gulbenkian Vakfı işbirliğiyle açılan ve küratörlüğünü Helena De Freitas'ın gerçekleştirdiği sergi, 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başını kapsayan zaman diliminde yaşamış önemli Portekizli sanatçıların tablo, halı ve fotoğraflarından oluşuyor. Sanatçıların gözünden Lizbon kentini anlatan sergi, kültürleri, dinleri, uygarlıkları ve kıtaları birleştiren Lizbon ile İstanbul'un benzerliklerini ele veriyor.

'LİZBON Bir Başka Şehirden Hatıralar' sergisi ilhamını; Sabancı Müzesi ile Calouste Gulbenkian Vakfı'nın 2007 yılında Portekiz'de düzenlediği "Çağrışımları, Yolculukları ve Atmosferiyle İstanbul, Sakıp Sabancı Müzesi Resim Koleksiyonu'ndan Tablolar"dan almış. Sergide yer alan eserlerdeki Boğaziçi ve deniz manzaraları, İstanbul'un gündelik hayatından sahneler, Avrupa kıtasının batı ve doğu uçlarında yer alan Lizbon ile İstanbul'un ortak özelliklere sahip olduğu gerçeğini ortaya koyunca böyle bir sergi fikri doğmuş.

Sabancı Müzesi'nin iki katını mekan tutan sergide Sarah Affonso, Carlos Botelho, Maria Keil, Abel Manta, Bernardo Marques, Adriano Sousa Lopes, AntónioCarvalho da Silva Porto gibi Portekizli sanatçıların yetmiş üç tablosu yer alıyor. Almada Negreiros'un Lizbon limanı için hazırladığı duvar halıları ise rengarenk, ışıl ışıl dokularıyla görenleri içine çekiyor. Joshua Benaliel ve Augusto Bobone'nin Lizbon'u anlatan fotoğraflarının altında imzaları olmasa bunların Ara Güler'e ait olduğuna kanaat getirebilirsiniz. Küratör Freitas, serginin başlığındaki başka bir şehir olan Lizbon'da Orhan Pamuk'un kitabını eline alan her Portekizlinin kendisini İstanbul ile özdeşleştirdiğini söylüyor.

Portekizli yazar Eça de Queiros, 1878'de yazdığı kitabında bir roman kahramanının ağzından bakın ne diyor: "Ne manzara diye haykırdı avukat ve şehre övgüler düzmeye başladı. Kesinlikle Avrupa'nın en güzel şehirlerinden biriydi ve şehre giriş, ancak Konstantinopol ile karşılaştırılabilirdi."

Serginin sonunda Lizbon sizde usul usul yer edinecektir. Pessoa 'Denize Övgü' adlı şiirini sanki İstanbul için yazmış diye içinizden geçirebilirsiniz; "Bir martı geçiyor ve artıyor/ Ve artıyor içimdeki duyarlık/... Ah her rıhtım taştan bir kara sevda!/ Ve gemi çözünde palamarı/ Bir bakmışız ki açılıyor uzaklık/ Rıhtımla gemi arasında/ İşte o an anlatamadığım taptaze bir endişe bürür içimi/ Hüzünlü karmakarışık duygular..." Sergi, 14 Temmuz'a kadar gezilebilir.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
16/05/2009

12 Mayıs 2009 Salı

Editörden notunuz var!

Bir kitabın arka kapağında size hitaben bir metin veya kitapçı rafında editöründen, çevirmeninden , tasarımcısından bir not görürseniz-şaşırmayın. Kitaptan sıcak haberler veren bu notlar, onu neden almanız gerektiği konusunda çeşitli öneriler sunuyor. Günümüz yayın dünyasının okuru bilgilendiren bu 'iyi niyetli' pazarlama stratejisi, görenlerin ve okuyanların yüzünde sıcak bir tebessüm bırakıyor.

İtalyan yayıncı Aldo Manuzio, 1500'lü yıllarda yayınladığı kitapların ön sayfalarına bir 'Okura mektup' ekler ve bu kitapların neden satın alınması ve niye okunması gerektiğini yazarmış. Artık yayıncılar ve kitap editörleri de okurun eline aldığı kitabı tanıtıcı minik notlar, eseri neden alması gerektiği gibi çeşitli öneriler sunuyor. Bu, kimi zaman kitap rafında sarı kağıda yazılmış bir not oluyor, kimi zaman da kitabın arka kapağında editörün imzasıyla yer alıyor.

Kitap dünyasına hızlı bir iniş yapan Helikopter Yayınları'nın genel yayın yönetmeni Levent Yılmaz, kitapların arkasına kendi imzasıyla okurlara bu türden öneriler sunarken kendi alamet-i farikalarını göstermişti. Yapı Kredi Yayınları'na şu sıralar yolu düşenler de kitapların üzerine kondurulmuş 'editörden not' diye bir kağıtla karşılaşıyor. El yazısı bu notlar; kitabın hazırlanmasına emek vermiş editörler, çevirmenler, tasarımcılar ya da kitabı okuyup çok beğenen bir çalışan tarafından yazılabiliyor. Kitaptan sıcak haberler veren metinler, arka kapaktaki açıklamalara ek olarak okuru bilgilendiriyor. Günümüz yayın dünyasının okuru içine çeken bu iyi niyetli pazarlama stratejisi, görenlerin yüzünde sıcak bir tebessüm bırakmıyor değil.

Kitapların arka kapağına adını koyarak birinci tekil şahısla yazı yazan tek kişi olduğunu söyleyen (bildiği kadarıyla) Levent Yılmaz, "Memlekette görmediğim gibi, Fransa'da ya da ABD'de de görmedim. Hepsi anonim yazılardır ya da ünlü birtakım adamlardan laflar. Benim bunu yaparken iki niyetim vardı: Birincisi 1500'lü yılların Venedikli yayıncısı Aldo Manuzio'ya bir selam vermek. İkincisi de Helikopter tamamen benim sevdiğim ve paylaşmak istediğim kitapları yayınlayacak, o yüzden, samimi olmasını ve niyetimin küçük bir parçasını yansıtmasını istiyordum bu yazıların." diyor.

Yapı Kredi yetkilileri, bu uygulamanın okurların çok hoşuna gittiğini söylüyor. Notlar okurlar tarafından birer ikişer alınıp kaybolsa da onlar her seferinde büyük bir keyifle yenilerini yazıyor. Yayınevinin editörlerinden Dürrin Tunç bakın ne diyor: "Yazar ve çevirmenin aksine editörün okurla dolaylı bir iletişimi var. Bu notlarla okurla daha yakın, 'muzip' bir bağ kurmak istedik. Yazdıklarımın kişisel olmasına dikkat ediyorum. Çünkü editör, sonuçta hazırladığı kitabı çok iyi bilen bir okur. Bu anlamda bir okur gözüyle yazıyorum notları. Yazdıklarımı, okura bir göz kırpma olarak niteleyebilirim." Bu notların, editörden okura bir sesleniş olduğunu söyleyen Murat Yalçın ise, "Yazdıklarım kişisel görüş ve değerlendirmelerimden oluşuyor. Kitabın sevdiğim yönlerini öne çıkarıyorum. Bir anlamda yayınevinin bu kitabı niçin yayımladığını okurla paylaşıyorum." diyor. Gerçek şu ki; yayınevi kitabın satılmasını ister. Bunu gerçekleştirmek için de pek çok yöntemin eşiğinde dolanıp duracaktır. Yayınevinin okura ulaşması gün geçtikçe halden hale bürünecektir.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
12/05/2009

11 Mayıs 2009 Pazartesi

'Cennetin Kapıları' kapanmasın diye...

Evliya Çelebi, Divriği'ne gittiğinde Ulu Cami'nin gözü gönlü mest eden taş bezemelerini görünce "Üstad mimar bu camiye öyle emek sarf edip kapı ve duvarları öyle nakş-ı bukalemun eylemiş ki, methinde diller kısır, kalem kırıktır" demiş. Koca Evliya'ya hak vermemek elde değil. Dantel dantel, nakış nakış taşa işlenmiş bu rüyanın karşısında hayran kalmayan yok gibi. Bu eşsiz külliyeyi görmek için Sivas'a kadar yollara düşmenize birkaç haftalığına gerek yok. Taşkışla'daki İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi'nde açılan 'Cennetin Kapıları' adlı fotoğraf sergisi, Divriği Külliyesi'ni İstanbul'a taşımış. Fotoğraflarını Mimar Cemal Emden'in çektiği sergi, 1965 yılından beri Divriği Külliyesi hakkında kitaplar ve yazılar yayımlayan Prof. Doğan Kuban'ın danışmanlığında Yüksek Mimar Basri Hamulu tarafından gerçekleştiriliyor. UNESCO'nun dünya mimari anıtları listesindeki tek Türk anıtını konu eden sergi, 'külliyenin taç kapılarının yok olma tehlikesine karşı bir kamusal duyarlık oluşturmak' amacıyla düzenleniyor.

Üç mimarın himayesinde açılan sergide, fotoğraflar külliyenin detaylarındaki ihtişamı göz önüne sermek maksadıyla bir insan boyunda sanatseverlere sunuluyor. Kırk dört fotoğraflık sergide eserler, özel tekniklerle ışıklandırılmış ve ayaklı platformlara yerleştirilmiş. Fotoğrafların önünde durup bakınca başka bir zamanın eşiğinde olduğunuz an be an hissedebiliyor. Cami ve şifahanenin taçkapılarındaki üç boyutlu göğe tırmanan hayat ağaçları, motifler, taştan solmayacak bir bahçeyi andırıyor. Üç boyutlu detaylı geometrik stiller ve bitkisel bezemeler sanat tarihçileri ve mimarlar kadar sanatseverleri alıkoyuyor. Kapı ve duvarlara işlenen tüm motifler asimetrik. Her karede binlerce taş işlemeli motif var. Kısacası bu sekiz yüz yıllık yapı karşısında yapacağınız tek şey aranıza bir göz mesafe koyup dakikalarca o bezemelerin derinliklerinde kaybolmak.

Yıllardır yapılan yanlış restorasyonlardan dolayı eriyen bu muazzam Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası, Selçuklu döneminde Mengücekoğulları'ndan Ahmet Şah ve Melike Turan tarafından 1228'de yaptırılır. Selçuklu mimarisinin en önemli yapılarından olan caminin yapımında mimar ve sanatkar olarak Ahlatlı Hürremşah ve Tiflisli Ahmet çalışır. Sergiye ev sahipliği yapan Taşkışla ise fotoğraf sergisiyle taşın taşa şefkatinin bir örneği. Osmanlı döneminde 1846-1852 yılları arasında rönesans üslubu kullanılarak Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane (Askeri Tıbbiye) için hastane olarak tasarlanan yapı günümüzde Taşkışla İTÜ Mimarlık Fakültesi olarak kullanılıyor. Binada taş içinde taşın görülmesi gereken bir yolculuğu var.

Ömrünü bu külliye için adayan, kimi zaman da küstürülen Prof. Dr. Doğan Kuban serginin kataloğunda bakın ne diyor: "Divriği'de taşı bir dantelâ gibi, büyük bir tutkuyla yontan sanatçının, bir coşkun sufi gibi Tanrı'ya kavuşmak isteğiyle yanan bir ruh sahibi olduğuna inanmak yanlış olmaz." Kuban, külliyenin üzerinin cam konstrüksiyonla kapatılarak bir heykel gibi korunmasından yana. Yazar Necdet Sakaoğlu ise katalogdaki Korkulu Ağıtsı Sonsöz başlıklı yazısıyla biraz hayıflanarak, "Külliyenin bütün zamanların en ağır tahribatını son 50 yılda yaşadığı da inkar edilemez. Korkumuz; eski eserlerimizin korunması konusunda 21. yüzyıla umut bağlamanın da hayal kırıklığıyla noktalanacaktır." diyor.

Enine boyuna yeni önlemler alınmadığı takdirde, yanlış restorasyonlar, ihmaller... derken gittikçe eriyen bu eşsiz yapının ardından tarihi mümkün olmayan bir hayıflanma kalabilir. Bu sessiz, iç burkan gidişata bir nebze olsun dikkat çekmek isteyen sergiyi görmek istiyorsanız son gün 29 Mayıs.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
11/05/2009

9 Mayıs 2009 Cumartesi

Hattat Fuat Başar ile Derviş Zaim, 'Nokta'da buluştu

15:39 Posted by Musa İğrek , , No comments

Bir yanımızda hattat usta Fuat Başar, diğer yanımızda da yönetmen Derviş Zaim. İki sanatçıyı önce Nokta filmi buluşturdu sonra da biz... Geleneksel sanatın imkânlarından sinemada yararlanma yoluna giden Derviş Zaim, vicdani bir hesaplaşmayı, suç ve ceza ikilemini anlattığı Nokta filminde hat sanatını kullanıyor.

Afişte de yer alan ve filmin kahramanı Ahmet'in peşinden gittiği sülüs yazı 'Afallahü anh'ı Fuat Başar yazmış. Başar'ın Derviş Zaim'le buluşması yine sanat sayesinde olmuş. Önce iş icabı başlayan bu tanışıklık zamanla dostluğa dönüşmüş ve dün gösterime giren Nokta filmiyle de hattın ve sinemanın 'cilveleşme'sini sağlamış.

"Hat, 'nokta' kadar eksiklik kabul etmiyor"

13. yüzyılda bir hattat ve talebesi, Moğol saldırılarını durdurmak için bembeyaz Tuz Gölü'ne koca harflerle 'Af'allahü anh' (Allah onu affetsin) yazar. Mürekkep biter, 'nun'un noktası eksik kalır. Hikâye uzundur. Lakin dilden dile dolaşır ve modern zamanlara kadar uzanır. Oradan gelir, işlediği bir suç yüzünden azap çeken ve bundan kurtulmaya çalışan bir gencin öyküsüyle birleşir. Geleneksel sanatların imkânlarından yararlanarak kendi sinema dilini oluşturan Derviş Zaim minyatürü anlattığı Cenneti Beklerken adlı filminden sonra şimdi de Nokta'yla hattın derinliğine daldı. Bu kurgusal hikâyeden yola çıkan usta yönetmen, izleyicileri vicdan azabı, suç, ceza, kötülük ve yüzleşme gibi konular etrafında sürüklüyor. Pek çok okumaya açık olan film kesintisiz, baştan sona tek planda sürüyor. Zaim bunu yaparken hat sanatında tek seferde yazma tekniği 'ihcam'dan ilham almış. Filmin geçtiği Tuz Gölü adeta hattatın yazı kâğıdı, insanlar da mürekkep lekeleri gibi bir kompozisyon oluşturmuş. İbn-i Arabi, 'Harfler, ümmet, cemaat gibidir' der. Filmde de insanların nokta gibi birleşmeleri ve parçalanmaları gözden kaçmıyor. Nokta'da sülüs tarzda yazılmış 'Af allahü anh' yazısının sahibi ise ebrucu, hattat Fuat Başar. Biz de iki ustayı bir araya getirip hat sanatı ve sinemanın buluşmasını konuştuk, 'nokta'nın peşine düştük.

Filmde anlatılan hikâyenin aslı var mı, yoksa esinlenme mi?

DERVİŞ ZAİM: Hikâyenin esin kaynakları var. Senaryo yazımı esnasında kütüphanelerden epey yararlandım. Endülüslü bir hattat, bir levha yazıyor. Bir noktayı unutuyor. Sonra o levha başka yerlere gidiyor. Noktayı unuttuğu için hattatın gözüne uyku girmiyor. Levhanın peşine düşüyor ve buluyor. O dönemin şartlarında çok çetin bir yolculuk yapıyor; ama levhayı buluyor, noktayı koyuyor ve geri dönüyor. Hattatın eksik noktayı tamamlamak için gayret etmesinin aristokrat bir tavır olduğunu düşündüm. Vicdanla ilgili bir film yapmak niyetim olunca da bu hikâye çıkış noktalarımdan biri oldu. Ama film, buralardan kopup kendi iç dinamikleriyle çok farklı bir yere gelmiş durumda.

Bu esinlenmeden yola çıkarsak bir hattatın noktayı unutması nasıl bir şeydir? Sizin başınıza da geldi mi?

FUAT BAŞAR: Ayasofya Camii'nin kubbesindeki yazıları Kazasker Mustafa İzzet Efendi yazmıştır. Bir gün Nur Sûresi'nin 35. ayetinin yer aldığı o yazının fotoğrafına bakarken dikkatimi çekti, hattat bir elif'i unutmuş. Ne kıraat farklılığı ne yazının cilvesi icabı terk etmek değil bu, resmen unutulmuş! Profesör bir hattat arkadaşıma gösterince inanamadı; "Azizim, fotoğrafta çıkmamıştır." dedi. Ayasofya'ya gitti, orada baktı. Sonra geldi, yanıma; gerçekten de yok dedi. Biz de biraz gülüştük. Asırlar önce yaşamış olmasına rağmen bir meslektaşın üstüne gülmenin bedeli biraz ağır oldu. Şöyle ki İranlı birisi yazma Kur'an-ı Kerim'lerden birinin noksan sayfalarını tamamlamam için getirmişti. Ben güya tamamladım, verdim. Kazasker Mustafa'ya gülen benim başıma gelene bakın; İranlı, karıştırıp kontrol ettikten sonra bana döndü: "Eye, bu Kur'an'ın iki yarpağı hardadır?" İki yaprak unutmuşum! Bir harf de değil, iki yaprak! Burnum sürtüldü tabii. Yazı işinde, kendini beğenmek, başkasının noksanına gülmek affedilmez. Hat sanatı nokta kadar eksiklik kabul etmiyor, tamamlanmak istiyor.

Filmde kullanılan 'Afallahu anh' yazısını birçok çeşit varken neden sülüs tarzda yazdınız?

F.B.: Filmin yapısıyla olduğu kadar teknikle de ilgili. Biz onu celi talikle yazmış olsaydık, çok ince yerler var, onlar uzak planda inceliklerini kaybedecekti.

Filmde, geçişlerde kameranın zemine ya da gökyüzüne kayması, hat sanatında harflerin kıvrımına bir gönderme miydi?

D.Z.: O geçişlerle birlikte müziğin de ortaya çıkması, filmin atmosferi de düşünüldüğünde bu tür yorumlara açık tabii ki. Ama film, seyircide artık. Benim daha önce düşünmediğim, aklıma gelmeyen okumaları doğurabilir. Tüm bunlar filmi zenginleştiren unsurlardır.

Filmde, hattatla talebe arasında iki yerde bir konuşma geçiyor ve hat ustası "İnanmayan yazamaz" diyor. Bir hattat için inanç zorunlu mudur?

F.B.: Ebrucu Hikmet Barutçugil, Londra'ya gittiğinde Prens Charles'ın İslâm Sanatları Okulu'na uğramış. Orada Lübnanlı hattatlar, İngilizlere ders veriyor. Yazının kutsal yönünün farkında değil öğrenciler. Beş yıldır uğraşan bazı çocuklar, Hikmet'le konuşurken, yıllardır yazıyoruz, olmuyor diye söylenmişler. Bunu bana anlatınca, gülümsedim. Hz. Ali, "Yazının çok iyi yazılması, üstadın taliminde gizlidir. Onun olgunlaşması çok yazmaktadır. Ama yazının kavranıp da devam ettirilmesi, İslâm dini üzere olmaktadır." diyor. İnanmanız lazım ki, yazabilesiniz.

Bu durumda filmde Ahmet'in o noktayı tamamlayamaması inançla ilgili probleminden mi kaynaklanıyor?

D.Z.: Sadece inançla ilgili değil. İnsani tavrıyla ilgili görmek lazım. Ahmet'in inançla ilgili problemleri var, ama kendi ahlakını oluşturmaya çalışıyor. O anlamda, eksik noktanın konulması onun için çok önemli.

Sözcüklerin, ancak hayatın akışı içinde anlamlı olduğunu söyler Wittgenstein. Ahmet'in arayışı, sözcükleri aşıp harflerin ve noktanın ekseninde kendi arayışı mı?

D.Z.: Tabii ki. Ahmet'in eylem adamı olduğunu söylemek mümkün. Suçuyla beraber sonsuza kadar yaşayabilecekken, Kur'an kendisindedir, onu satabilir. Buna rağmen geri dönüyor ve af diliyor. Kendisiyle ilgili bir şeyleri değiştirmek istiyor. Ahmet, eksik noktayı tamamlamaya çalışan çırağın hikâyesinden haberdar olmakla birlikte, aynı motivasyonu taşımamaktadır. Kendi hikâyesinde eksik kalan bir şeyleri yerine getirmek için uğraşmaktadır. Kendi eksiklerini tamamlamasından bahsedilebilir tabii ki.

Filmde Ahmet git gide gözlerini kaybediyor, bir hattatın en büyük korkusu kör olmak mıdır?

F.B.: Tabiri caizse, ölümden beterdir!

Nokta, biçim olarak hat sanatını yansıtırken içeriğindeki şiddetin dozuyla biraz yabancı duruyor. Sizce de öyle mi?

D.Z.: Şu anda bunu konuşuyoruz ve Türkiye'de bir düğünü basıp 44 insanın öldürülmesinden bahsediyoruz. Film yaparken, dışarıdaki hayattan bağımsız yapamam. Bu ülkeyi, hayatı daha farklı algılayabilmek, gösterebilmek ve temsil edebilmek için film yapıyoruz. Dünyayı da düşünürsek, içinde yaşadığımız çağ şiddetin var olduğu bir çağsa, bunun da bir şekilde filmde olması gerekir. Burada dikkat edilmesi gereken, şiddeti kutsamamak, bir röntgenci gibi filme aktarmamaktır. Yoksa şiddet hayatımızın bir parçası ve onunla yüzleşmeliyiz. Aksi halde, deve kuşu gibi kafamızı kuma gömmüş oluruz. İnandırıcı olmaz. Bu şiddeti yapmamış olsaydım masal havası olurdu, gerçekçi olmazdı.

Siz hatla şiddeti nasıl değerlendiriyorsunuz?

F.B.: Bağdaşma yok tabii ki. Yan yana olmaması gereken iki kavram. Fakat bunun odak noktasında da insan var. İnsanın zayıflığı bu, şiddetten uzak kalamıyor. İlk insan Hz. Âdem'in oğulları arasında başlamış zaten. Ama sanat, insanı şiddetten uzak tutmaya yarayan en önemli unsurlardan biri.

Nokta filminin hat sanatına nasıl bir katkısı olur sizce?

F.B.: Sinemayla hat sanatının buluşması çok sevindirici. Ayrıca, sohbetin başından beri bahsettiğimiz konular, yeni düşünce hareketlenmelerine yol açabilir. Sanat, yüzeyde gördüğümüz birtakım şekillerden ibaret değildir; arka planıdır önemli olan. Sanatla biraz uğraşmış kişi, kendini içtihat makamında görmemeli. Yenilik yapayım, kendi tarzımı oluşturayım falan. Yüzeydekini değiştirirsiniz ama arka planı değiştirmeye gücünüz yetmez; gülünç duruma düşersiniz. Mantığına, felsefesine bağlı kalmak kaydıyla yeni birtakım ilaveler yapabiliyorsanız, o çok güzel ve zaten sanat bunu sağlar. Duraklayan şey geriler yoksa. Benim kanaatim; bu film hat sanatının atak yapmasına vesile olacaktır.

Musa İğrek, Ali Koca

Zaman Gazetesi

05/09/2009

4 Mayıs 2009 Pazartesi

Avrupa edebiyatı Anadolu yollarında

Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, Goethe Enstitüsü ve Avrupa Komisyonu 'Kültür Köprüleri' programı başlattı. Proje kapsamında yazar buluşmalarından edebiyat okumalarına, sergilerden konserlere, okuma tiyatrolarından kısa film atölyelerine pek çok faaliyeti içeren 'Avrupa Edebiyatı Türkiye'de-Türk Edebiyatı Avrupa'da ('European Literature Goes to Turkey-Turkish Literature Goes to Europe) başlıklı etkinlik düzenlenecek.

Önce İstanbul, İzmir, Ankara, Diyarbakır, Kayseri, Van, Malatya, Gaziantep, Erzurum, Samsun, Antakya, Ankara, Tekirdağ gibi Türkiye'nin 24 kentinde, ardından da Sofya, Bükreş, Viyana, Zürih, Essen gibi Avrupa ülkelerinde gerçekleştirilecek proje yarın başlayacak ve 22 Haziran 2010'a kadar devam edecek. Türkiye'de ve Avrupa'da ilgi görmesi beklenen projenin tanıtımı için dün TBMM Başkanı Köksal Toptan ve Almanya Federal Meclis Başkanı Prof. Dr. Norbert Lammert'in katılımlarıyla İstanbul Tarabya'daki Alman Büyükelçiliği Yazlık Rezidansı'nda bir basın toplantısı düzenlendi. Proje; 'edebiyat ve kültür aracılığıyla insanî değerlerin yüceltilmesini ve kültürler arası alışveriş ile sivil toplum diyaloglarının geliştirilmesini' amaçlıyor. Proje kapsamında konuk yazarlara, internet bağlantılı bilgisayarlar ve elektronik araçlarla donatılmış 'gezici kütüphane' eşlik edecek. Gezici kütüphane dün, ilk durağı olan Diyarbakır'a Türk geleneklerine uygun olarak ardından su dökülerek uğurlandı.

MALATYA, GAZİANTEP, ŞANLIURFA, VAN, KARS

Yarın başlayacak Türkiye turuna; sekiz Avrupa ülkesinden, eserleri Türkçeye çevrilmiş Thorsten Becker, Jutta Richter, Björn Kern, Perikles Monioudis, Dumitru Tsepeneag, Katja Lange-Müller gibi 48 yazar konuk olacak. Yazarların yanı sıra, fotoğraf sanatçıları, film yapımcıları ve müzisyenler de Türkiye'nin yirmi dört kentinde sanatseverlerle buluşacak. Her ilde bir hafta boyunca iki dilde edebiyat okumaları ve söyleşiler gerçekleştirilecek. Projenin Diyarbakır'dan sonraki duraklarından bazıları ise şöyle: Malatya, Gaziantep, Şanlıurfa, Van, Kars, Erzurum, Trabzon, Samsun...

"Yollarda... Avrupa Kültür Haftası Etkinlikleri" adı altında düzenlenecek program kapsamında konserler, atölye çalışmaları ve Haymatloz, Dieter Sauter başlıklı sergiler de yer alacak. Kentlerdeki yerel halk, Avrupa'da güncel sanat alanındaki gelişmeleri ve yenilikleri yakından görmüş olacak. Projenin Türkiye turu, 13 Nisan 2010'da, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti kutlamaları çerçevesinde gerçekleştirilecek özel bir gala ile son bulacak.

Projenin ikinci ayağı 4 Mayıs 2010'da başlayacak. Sekiz Avrupa ülkesini kapsayan Avrupa turunda ise; eserleri daha önce yabancı dile çevrilmiş on altı Türk yazar, yedi AB ülkesi ve İsviçre'de, iki dilde okuma günleri gerçekleştirecek. Türkiye'den çeşitli müzisyenler, film yapımcıları ve fotoğrafçılar, Sofya, Bükreş, Viyana, Zürih ve diğer iki Avrupa Kültür Başkenti olan Pecs ve Essen'de Türk kültürünü sanatseverlerle buluşturacak. 24 Haziran 2010'da ise Brüksel'de tüm Avrupalı ve Türk sanatçıların katılımıyla bir gala gerçekleşecek. Böylece proje tamamlanmış olacak.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
04/05/2009