30 Nisan 2009 Perşembe

Türk sanatçılar Venedik'te süzülecek

Venedik Bienali 53. Uluslararası Sanat Sergisi'nde Türkiye'yi temsil edecek 'Lapses' projesi, önceki gün Beyoğlu'ndaki Babylon Lounge'da düzenlenen basın toplantısında tanıtıldı. Arsenale'de 17 Haziran-22 Kasım tarihleri arasında düzenlenecek bienalin Türkiye Pavyonu için hazırlanan serginin küratörlüğünü Yrd. Doç. Dr. Başak Şenova üstleniyor.

Toplantıda küratör Başak Şenova, küratör asistanı Nazlı Gürlek, sanatçılar Banu Cennetoğlu ve Ahmet Öğüt ile grafik tasarımdan sorumlu Eray Makal, serginin ve 'Lapses' adlı 3 ciltlik proje kitaplarının hazırlanma sürecini anlattı. Projede, Banu Cennetoğlu'nun 'Katalog', Ahmet Öğüt'ün ise 'İnfilak Etmiş Şehir' başlıklı çalışmaları yer alıyor.

İngilizce'deki lapse sözcüğünün Türkçe'de tek bir karşılığı yok. Sözcüğün atlama, sürçme, sekme, sapma, kayma, süzülme gibi uzayan bir anlam listesi var. 'Lapses', 'gerek medyanın kurguladığı gerek çevreyi kuşatan diğer verilerin bir araya getirdiği ortak bellekteki atlamalar üzerinden olup bitenin ne kadar farklı algılanabileceğini, farklı tarihler yazılabileceğini gösteren' projelerden oluşuyor.

Ahmet Öğüt 'İnfilak Etmiş Şehir' adlı çalışmasını Italio Calvino'nun Görünmez Kentler isimli kitabı üzerinden geliştirmiş. Kitapta Marko Polo ile Kubilay Han'ın satranç oyunları esnasındaki sohbetleri anlatılıyor. Aslında anlatılan her yer Venedik'in bir başka bölgesi. Öğüt'ün hayalî bir kent oluşturduğu projede Filistin'den, Irak'tan, Hindistan'dan, İstanbul'dan çoğunluğu terör saldırılarında yok olmuş binaların maketleri yer alıyor. Öğüt, böylece yakın tarihte kritik bir olaya mekân olmuş binaların izini sürüyor.

Banu Cennetoğlu'nun Katalog adlı projesinde ise 500'e yakın fotoğraf tedbir, istila, aşk, formi rol gibi başlıklar altında bir sipariş kataloğu şeklinde sunuluyor. Cennetoğlu'nun fotoğrafları, farklı coğrafyalara ait olmakla beraber kurgusal anlatılara açık. İzleyiciler sergi mekanında beğendikleri fotoğrafları Venedik Bienali süresince internetten ücretsiz indirebilecek.

'Lapses' projesi, üç ciltlik bir kitap serisini de kapsıyor. Başak Şenova'nın editörlüğünü yaptığı birinci cilt, projenin kataloğu işlevini görmesinin yanı sıra kavramsal çerçeve, yapıtlar ve genel süreç hakkında notlar içeriyor. Yazar, film kuramcısı ve video sanatçısı Jalal Toufic'in editörlüğünü yaptığı ikinci ciltte, William C. Chittick, Jalal Toufic ve Paul Virilio'nun da aralarında bulunduğu 20'yi aşkın yazarın 'lapses' kavramına farklı açılardan yaklaşımı yer alıyor. Üçüncü ciltte ise projeler tartışılıyor. Kitaplar Şenova'nın deyişiyle 'açıklayıcı olmaktan öte daha çok kafa karıştıracak' bir işleve sahip.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
30/04/2009

27 Nisan 2009 Pazartesi

'Yüz büyük şiir' tamamlansaydı...

18:04 Posted by Musa İğrek , , No comments
Adam Yayınları, 1997'nin Eylül'ünde, 20. yüzyılın Türkçe yazılmış '100 büyük şiiri'ni belirlemek ister. İnci Asena, yayınevi editörü Memet Fuat'a bu isteği anlatan bir mektup yazar. Bu mektup, daha sonra Memet Fuat imzasıyla şair, yazar ve eleştirmenlere gönderilir.

Soruşturmaya yeteri kadar cevap gelmediği gibi, gelen cevaplar arasında görüş birliği de oluşmaz. Gelen cevapların yer aldığı dosya, yıllar sonra Memet Fuat kitaplığının düzenlenmesi sırasında bulunur. 100 Büyük Şiir'in saptanmasından öte kimlerin neleri seçtiğini göstermesi bakımından önem taşıyan 2008 Memet Fuat Ödülleri vesilesiyle minik bir kitap olarak yayımlandı.

Memet Fuat Kitaplığı'nı derleyip toparlayan Handan Durgut'un bulduğu dosyada Adalet Ağaoğlu, Gülten Akın, Ataol Behramoğlu, İlhan Berk, Salah Birsel, Attila İlhan, Haydar Ergülen, Özdemir İnce, Fethi Naci, Erdal Öz, Samih Rifat, Selahattin Hilav gibi toplam yirmi beş ismin seçtiği şiirler yer alıyor. Kimi yazarlar cevaplarını kendi el yazılarıyla yazıp göndermiş, kimileri daktiloya aktarmış, kimileri de yayınevine telefon açarak iletmiş. Bazıları dosyayı, ticari kaygıyla yapıldığı düşüncesiyle eleştiriyor. Adalet Ağaoğlu ise şiir için böyle bir seçim yapmanın zorluğunu anlatıp, cevap yazamadığı için üzgün olduğunu söylüyor. Dosyada en çok Ahmet Muhip Dıranas, Ahmet Haşim, Yahya Kemal, Cemal Süreya, Necip Fazıl ve Nazım Hikmet'in şiirleri seçilmiş.

Sayfaları çevirdikçe ilginç detaylar çıkıyor. Salah Birsel 10 şiirlik listesine kendi yazdığı 'Kikirikname' ve 'Pineklemeye Çağrı' adlı iki şiirini koymuş. Attila İlhan da Memet Fuat'a dert yanarak nasıl zor bir işe bulaştırdığını söylüyor ve Yahya Kemal/Sessiz Gemi, Ahmet Haşim/Merdiven, Faruk Nafiz/Han Duvarları gibi şiirlerden oluşan listesini sıralıyor. İlhan Berk'in listesi ise şöyle: Ahmet Haşim/Parıltı, Yahya Kemal/Eylül Sonu, Dağlarca/Ağır Hasta, Nazım Hikmet/Sevmemişim Meğer, Necip Fazıl/Geçen Dakikalarım, Dıranas/Olvido, O.Veli Kanık/Dalgacı Mahmut, Oktay Rifat/Telefon, Anday/Anı, Külebi/Rüzgar.

Yüzyılın Türkçe Yazılmış 100 Büyük Şiiri dosyasına beklendiği kadar cevap gelseydi kuşkusuz yıllar yılı kitaplıklarda yer edecek bir seçki ortaya çıkacaktı. Denemeleri, eleştirileri, çevirileri ve titiz yayıncılığıyla Türk edebiyatında önemli bir yere sahip olan Memet Fuat yedi yıl önce vefat edince ardında 15 bin kitabın yer aldığı bir kitaplık bıraktı. Kim bilir bu terekeden daha neler çıkacak.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
27/04/2009

'Atik Valde'den inen sokakta' artık sanat var

Yahya Kemal'in 'Ziyaret' adlı şiiri önceki gün ete kemiğe büründü, harf harf, halka halka çoğaldı. Geleneksel sanatların ustaları ve meraklıları bu mevsimde Atik Valde'de toplandı. Servilerin, yeni tomurcuklanmış ağaçların gölgesindeki Valide-i Atik Külliyesi'nin güzel manzarası saatlerce temaşa edildi, 'mimarına rahmet okundu'.

Mimar Sinan'ın yaptığı ve yıllarca metruk halde kalan külliye restorasyonun ardından yeni yüzüne kavuştu. Tenha bir sokakta gizlenmiş bu hazineyi görenlerin dilinde 'Yıllarca neden kapalı kaldı?' sorusu vardı. Üsküdar Belediyesi ve nakkaş Semih İrteş'in katkılarıyla restore edilen Valide-i Atik Külliyesi, Nakkaş Tezyini Sanatlar Merkezi olarak hizmet verecek. Ekim ayından itibaren eğitim çalışmalarına başlayacak merkezde tezhip, ebru, minyatür, kalem işi ve hat kursları düzenlenecek. Mimari ve kitap süsleme sanatlarının bir çatı altında birleştiği merkez, Osmanlı nakkaşhane geleneğinin küçük bir modeli adeta. Tezyini sanatlar arşivi, sergiler, seminerler ve çeşitli etkinlikler yapılacak merkezin başında Semih İrteş yer alıyor. Bunun yanında Sadreddin Özçimi, Hüseyin Kutlu, Mamure Öz gibi usta sanatçılar da bu tarihî mekânda dersler verecek. Yahya Kemal'den ödünçle, 'Atik Valde'den inen sokakta' artık sanat var diyebiliriz.

Yaklaşık üç yıldır külliyenin restorasyonu için çalıştıklarını söyleyen Semih İrteş, "Burada geleneksel sanatların bir hobi olarak yapılmasından öte medeniyetimiz için sanatçılar yetiştirmek, kalıcı eserler üretmek istiyoruz. Böyle bir mekânda geleneksel sanatları icra etmek çok mutluluk verici. Bu sayede hem tarihî eserler bakımlı oluyor hem de yaşıyor. Kültürümüz bizi toplum olarak ayakta kalmamızı sağlayacak en büyük etkendir. Bu medeniyet için ne kadar uğraşırsak o kadar güçlü oluruz." dedi.

III. Murat'ın annesi Nurbanu Valide Sultan tarafından 1570-1579 yılları arasında yaptırılan Valide-i Atik Külliyesi'nin mimarı Koca Sinan. Külliye cami, medrese, tekke, sıbyan mektebi, darülhadis, darülkurra, imaret, darüşşifa ve hamamdan meydana geliyor. Nakkaş Tezyini Sanatlar Merkezi, külliyenin tekke kısmında açıldı. 1925'e kadar Halvetiliğe bağlı olan tekkenin 33 odası, geleneksel sanatlar ile canlanacak. Dervişlerin tevhidleriyle şenlenen külliyede artık fırça sesleri yükselecek.

Dr. Filiz Çağman, Necdet İşli, Cahide Keskiner, Hüseyin Kutlu ve Mehmet Çakır'a plaket verilmesinin ardından açılış programı, Sadreddin Özçimi yönetimindeki klasik saz musikisi dinletisiyle sona erdi. Mekânı kuşatan revaklarda hat, tezhip, minyatür ve kalemişi 150 eserden oluşan serginin açılışı da yapıldı. Sergi 10 Mayıs'a kadar pazar hariç her gün, 09.00-18.00 saatleri arasında ziyaret edilecek. Sergide Semih İrteş, Mamure Öz, Arzu Uzunosman, Esra Elitaş, Handan Akbulut, Sinem Yağız, Gülnur Nalbant, Sevim Öz ve Sadreddin Özçimi'nin eserleri yer alıyor. Açılışta davetlilere tezyini sanatlarımızdan örneklerin yer aldığı şık bir kitapçık da dağıtıldı. Programda ziyaretçiler, Atik-Valde'de haz ve duyguyla dolu farklı bir gün yaşadılar. (0216 495 09 00)

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
27/04/2009

25 Nisan 2009 Cumartesi

Ateşte açan çiçekler, Sadberk Hanım Müzesi’nde

Tabak, maşrapa, bordür, kupa, vazo, mercan kırmızısı sırlı çiniler, seramikler, kâseler… Derin bir üslubun ve ince işçiliğin göz kamaştırdığı bu eserler adı sanı belli olmayan nakkaşların elinden çıkarak senelerce camilerde, türbelerde, medreselerde, saraylarda, köşklerde ve hamamlarda gözü okşadı.

Daha çok İznik atölyelerinde üretilen çiniler, 15. ve 17. yy. arasında en aydınlık zamanlarını yaşadı. Sadberk Hanım Müzesi, 330 parçalık ‘Ateşin Oyunu’ başlıklı bir İznik çini sergisine ev sahipliği yapıyor. Müzenin ve Ömer M. Koç’un koleksiyonunda yer alan eserlerden oluşan sergi, erken Osmanlı dönemi İznik çini ve seramik örnekleri ile başlayıp 17. yüzyılda sona eriyor. İlk kez toplu halde sunulan bu eserlerin büyük çoğunluğunu duvar çinileri, seramik tabaklar ve kaplar oluşturuyor. Sergiyi gezerken İznikli ustaların hayal dünyasının genişliği hemen cezbediyor.

İznik kenti, 15. ve 17. yüzyıllar arasında Osmanlı’nın mimari yapılarının süslemesi için kullanılan çinilerin ve seramik kapların üretildiği önemli bir merkezdi. Hamur hazırlayanından sırça çekenine, nakış yapanından fırına yerleştirenine kadar çeşitli kollarda çalışan ustalardan elbirliğiyle ortaya çıkan bu incelikli eserler, yüzyıllar boyunca büyük beğeniyle karşılandı. Çini sanatının gelişiminde sarayın sanata olan ilgisi ve Mimar Sinan’ın etkisi oldukça önemli. Kanuni Sultan Süleyman’ın hüküm sürdüğü 16. yüzyılın ikinci yarısı üslup ve teknik bakımından çini sanatının en ihtişamlı dönemiydi. 1648′de İznik’i ziyaret eden Evliya Çelebi ise kendi yaşadığı yüzyılın başında birkaç yüz atölye olduğu halde, yalnızca dokuz atölyenin kaldığını söyler. Minber külahlarında, pencere ve kapı alınlıklarında, fil ve payanda ayaklarında, şerefe altındaki dolgularda mangan moru, zeytin yeşili, lavanta mavisi, firuze, eflatun ve mercan kırmızısıyla bezenmiş rengarenk İznik çinilerinin üretimi ise ne yazık ki 17. yy. sonunda biter.

Osmanlı’nın sanat akademisi Ehli Hiref’teki nakkaşların hazırladığı desenler, çinilere işlenirken çiçek açmış meyve ağaçları, hatayi, rumi motiflerin yanı sıra şakayıklar ve krizantemler doğanın mest eden coşkusunu kalıcı kılmış. Firuze zemin üzerinde beyaz bulutlar, bahar açmış dallar ve bunların diplerinden çıkan laleler ve daha nice İznik çinisini Sadberk Hanım Müzesi'nde görmek için uzunca bir vaktiniz var, son gün 11 Ekim.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

25/04/2009

22 Nisan 2009 Çarşamba

Genç yazarlar, kovulsanız da yeniden deneyin, vazgeçmeyin!

Liseden terk, 17 yaşında yayıncı, 19 yaşında tiyatro oyuncusu, 23 yaşında romancı, oyun yazarı, 34 yaşında ankormen, acı çekme tekniklerinde uzmanlaşmış bir hoca, ilk roman ödülünü iki kez alan tek romancı... Bu uzadıkça uzayan sıfatları duyunca peşine takılmamak elde değil.

Karşımızda 1971 doğumlu Hollandalı bir yazar var. Otobiyografik romanı 'Mavi Pazartesiler' ile dünya çapında ün kazanan Arnon Grunberg, geçtiğimiz haftalarda kısa bir süreliğine İş Kültür Yayınları ve Alef Yayınevi'nin konuğu olarak İstanbul'daydı. Hollanda Konsolosluğu'nda peşine takıldığımız yazarı, Türk okurlar Hayalet Acı ve Tirza adlı romanlarıyla tanıyor. Hollanda'nın en sevilen yazarı olan Grunberg'in on romanı yaklaşık yirmi dile çevrilmiş. Halen New York'ta yaşayan ve zaman zaman Afganistan ve Irak gibi ülkelere giden Grunberg, üretkenliğiyle dikkat çekiyor.

Sitesine koyduğu 'Sevdiğim ve Sevmediklerim' adlı yazısında röportaj yapmayı ve fotoğraf çektirmeyi sevmediğini söylese de yazarlığının ilk dönemlerinde paçayı fena kaptırmış. İnternet sitelerinde onunla yapılmış o kadar söyleşi var ki; "acaba ben bunu ne zaman söyledim" diye kendi kendine sorduğu zamanların bir hayli çok olduğunu söylüyor. Grunberg, biraz da dert yanarcasına bakın ne diyor: "Bir gün boyunca 7-8 söyleşi yapıyorum, kendi sesimi duymaktan, aynı sorulara cevap vermekten sıkılıyorum. Yazarın asıl işi yazmaktır, onun dışında olan şeyler (mesela söyleşiler) ikincil değerdedir."

Yazarın bu hali karşısında çok fazla soru sormak mümkün değildi. 'Sadece bir soru, bir fotoğraf.' deyip rahatlattıktan sonra ise yelkenleri suya indirdi ve bu kez kendisi sohbete davet etti. Grunberg, Türkiye'den Ahmet Hamdi Tanpınar, Elif Şafak ve Orhan Pamuk'u takip ettiğini söylüyor. İstanbul'a ilk kez gelen yazar, şehrin büyüsüne kendini çoktan kaptırmış. Yıllar önce 'On beş yıl yazacağım ve bırakacağım.' dese de, şimdi yazmadan yaşayamayacağını düşünüyor. İstanbul için de bir şeyler yazabileceğinin müjdesini veriyor. Grunberg, yazarlık ve yayıncılık dünyasından elde ettiği tecrübeyle genç yazar adaylarına seslenmeden edemiyor: "Asla vazgeçmeyin, kapıdan kovulsanız da yeniden deneyin. Eğer vazgeçiyorsanız bu işin size göre olup olmadığını bir kez daha düşünün."

Eleştirmen Necmiye Alpay, Grunberg için, "İç dünyayı resimleme tarzı Ingmar Bergman'ın filmlerini anıştırıyor." diyor. Ömer Türkeş de onun Tirza adlı romanı için, "Grunberg, Avrupalı orta sınıfların 11 Eylül'den sonra kendileri gibi olmayanlara biriktirdikleri düşmanlığın köklerini ve dışa vuruş biçimlerini roman karakteri üzerinden çok iyi sergilemiş." diyor. Sıra dışı bir yazar izlenimi veren Grunberg, daha ne kadar yazar bilinmez ama dünyaya ve insanlara dair anlatacak hayli hikâyesi var.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
22/04/2009

21 Nisan 2009 Salı

Mardin'de Hilmi Yavuz günü

18:15 Posted by Musa İğrek No comments
Mardin, hafta sonu 'Hilmi Yavuz Akademik Sempozyumu'na ev sahipliği yaptı. Etkinlik, Türkiye'nin farklı üniversitelerinden Hilmi Yavuz'unsevenlerini ve okurlarını bir araya getirirken, usta şair de en 'bahtiyar' günlerinden birini yaşadı. Akademik anlamda pek çok başvuruyapılan etkinlikte, kırk bildiriden yirmisi beş ayrı oturumda sunuldu. Şairin yazı ve düşünce yolculuğu bütün yönleriyle ortaya konuldu.

"Bundan beş gün önce, 14 Nisan günü, 73 yaşıma bastım. Sonbaharın defteri duruyor önümde! 'Bulanık Defterler'de yazdığım gibi, 'Kaç sayfa kaldı? İnceliyor defter, sayfalar azaldı ve daha da bulanıklaşıyorlar azaldıkça... Azalan'a ve İncelen'e yakarılar yazmak isterdim: Rilke gibi söylemek isterdim ki, Azaltan ve İncelten'in gölgesi kalksın defterlerin üzerinden. Defterlerin üzerinden kalksın ve düşsün güneş saatlerinin üzerine!" Hilmi Yavuz adına düzenlenen akademik sempozyumun sonunda usta şairinin dilinden yükseldi bu sözler. Gökyüzüne komşu kent Mardin'de hafta sonunda gerçekleşen Hilmi Yavuz Akademik Sempozyumu, şehre hareket getirdi. Işığın ve gölgenin oynaştığı şehirde bu kez yağmur vardı. Sempozyumun gerçekleştiği pazar günü ise sıcacık ışıltılı bir hava...

Mardin Artuklu Üniversitesi ile Ardahan Üniversitesi'nin ortaklaşa düzenlediği bu ilk etkinliğe, Türkiye'nin farklı üniversitelerinden hocalar, Yavuz'un dostları, sevenleri ve okurları katıldı. Bir elin parmağını geçmeyecek dinleyicilerin yer aldığı klasik sempozyumlardan öte, etkinliğe katılım yoğundu. Yavuz, konuşmasında söylediği gibi Mardin'de ilk gençliğine, 'o tasasız, kaygusuz bahtiyarlığını yaşadığı güneşli günlere' döndü ve sayfaları geriye doğru bir bir çevirdi. Öyle ki, şairin yazı ve düşünce yolculuğu tüm haliyle ayan beyan kılındı.

Atatürk Kültür Merkezi'nde gerçekleştirilen sempozyumda 'Şair Kimliği ile Hilmi Yavuz', 'Mütefekkir-Entelektüel Kimliği ile Hilmi Yavuz', 'Düz Yazıları ile Hilmi Yavuz' başlıklı konular ele alındı. Akademik anlamda pek çok başvuru yapılan etkinlikte, kırk bildiriden yirmisi beş oturumda sunuldu. Prof. Dr. Füsun Akatlı, Prof. Dr. A.Güner Sayar, Prof. Dr. A.Fuat Bilkan, Doç. Dr. Alaattin Karaca, Yrd. Doç, Hilmi Demir, Aydın Afacan, Sakine Korkmaz ve Emrah Pelvanoğlu gibi isimler, farklı yönleriyle Hilmi Yavuz'u anlattı.

İÇİNDE YEDİ KİŞİYİ BARINDIRAN BİR GÖKKUŞAĞI

Sempozyumun açılış konuşmasında, Hilmi Yavuz'un kendisi için şaşırtan bir bilinç olduğunu söyleyen Prof. Dr. Kenan Gürsoy, "Yavuz, kendisini size açan ya da sizin onda yavaş yavaş keşifler yaptığınız bir insan. Bu açılma bende bir sevgiye, bir hayranlığa dönüştü zamanla. O, entelektüel bir dostluk içinde şiirini, felsefesini adeta sizinle inşa eder. Kendisi için olduğu kadar aynı zamanda sizin içindir." dedi. Bir şairi kısa bir sürede anlatamayacak olmanın sıkıntısı katılımcıların içinde saatler evvel çöreklenmişti.

Oturumlar, Prof. Dr. Talat Sait Halman'ın Hilmi Yavuz'un içinde barındırdığı yedi kişiyi bir gökkuşağına benzettiği renkli konuşmasıyla başladı. Katılımcıların hepsi kendi aynalarındaki Hilmi Yavuz'u anlattı. Kimi onun adındaki 'hilm'in kimi de soyadındaki 'yavuz'luğun perdesini araladı. Mardin'in göğe doğru yükselen merdivenleri gibi adım adım usta şairin dünyasına giren katılımcılar, daha çok şey söylemenin telaşındaydılar. Şair, yazar, eleştirmen, mütefekkir, çevirmen gibi sıfatların gölgesinde Hilmi Yavuz konuşulurken usta şair, tüm bildirileri heyecanla, bazen tebessümle dinledi. Etrafında halkalanan okurlar kitap imzalamanın telaşıyla koştururken kültür merkezinde açılan fotoğraf sergisi de usta şairin engin dünyasından izler taşıyordu.

Mardin Artuklu Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Serdar Bedii Omay ve ekibinin aylar evvel başlayan hummalı çalışmaları güzel meyveler verdi. Hilmi Yavuz 'müktesebatının mürüvvetini' gördü desek yeridir. Zira sempozyumun sonunda şairin etrafında halka halka yayılan bir neşe vardı. Mardin Valiliği'nin desteğiyle gerçekleştirilen, sekreterliğini şair Ercan Yılmaz'ın yaptığı sempozyuma katılamayanlar üzülmesin, bildiriler önümüzdeki günlerde bir kitapta toplanıp yayımlanacak.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
21/04/2009

17 Nisan 2009 Cuma

'Kaplumbağa Terbiyecisi' değerini kaybetmedi

Osman Hamdi Bey'in meşhur 'Kaplumbağa Terbiyecisi'ni bir Japon illüstratörden esinlenerek yaptığı iddiası yeni bir tartışma başlattı. Sabancı Müzesi'nde önceki gün açılan 'Batı'ya Yolculuk' adlı sergiyle ortaya çıkan bu haber, "Pera Müzesi'nin 5 milyon dolara satın aldığı tablonun değeri düşecek mi?" sorusunu akıllara getirdi. Pera Müzesi Müdürü Özalp Birol, söz konusu belgelerin Kaplumbağa Terbiyecisi'nin değerini artıracağını söyledi. Galeri Baraz'ın sahibi Yahşi Baraz da sanatçının her şeyden etkilenebileceğini belirterek, "Sanatçı bir afişten, bir karikatürden ilham alabilir. Bu çok normal. Lakin bire bir kopya olursa eserin değeri düşer." dedi. Galeri Nev'in yöneticisi Haldun Dostoğlu da aynı düşüncede. Dostoğlu, bu tür dedikoduların eser üzerindeki spekülasyonları daha da artıracağını ifade etti. Kaplumbağa Terbiyecisi'nin sırrı biraz çözülmüş olsa da sanat dünyasının gündeminde yer etmeye devam edeceğe benziyor.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
17/04/2009

16 Nisan 2009 Perşembe

'Kaplumbağa Terbiyecisi' efsanesinin sonu


Osman Hamdi Bey'in en çok tanınan eseri 'Kaplumbağa Terbiyecisi' hakkında yıllardır pek çok şey söylendi. Kimileri "O zamanki idari yapılanma içinde yer alanlara siyasi birtakım göndermeler." dedi, kimileri "Doğu'yu çağdaşlaştırmak isteyen bir Osmanlı aydınının hali." diye yorumladı bu resmi.

Kimi de böyle bir mesleğin olup olmadığını araştırdı. Sabancı Müzesi'nde dün açılan "Batı'ya Yolculuk - Türk Resim Sanatının 70 Yıllık Serüveni (1860 - 1930)" adlı sergi, tabloyla ilgili önemli bir gerçeği ortaya çıkardı. Ünlü oryantalist ressam, eserini yaparken 1869'da yayımlanan Tour du Monde adlı seyahat dergisinde, İsviçre diplomatının Japonya üzerine yazdığı makalede yer alan kaplumbağa terbiyecisi gravüründen esinlenmiş. Sergide 'Kaplumbağa Terbiyecisi'nin bir ikizi daha olduğu da ortaya çıktı. Belma Simavi Koleksiyonu'nda yer alan ve çok az kimsenin bildiği bu tablo ilk kez sergileniyor.

Aynı aileden gelen ve Osman Hamdi'nin arşivini elinde bulunduran tarihçi Prof. Dr. Ethem Eldem, sergi kataloğu için kaleme aldığı yazıda 'Kaplumbağa Terbiyecisi' üzerindeki tüm sisleri 'basit' bir şekilde dağıtıyor. Şimdiye kadar esere dair yorumların kendisini güldürdüğünü söyleyen serginin küratörü Ferid Edgü ise "Osman Hamdi konuyu çok sevmiş ve esinlenerek resmetmiş. Eldem'in makalesi tüm yorumlara çok güzel cevap." diyor.

Kaplumbağa Terbiyecisi hakkında bugüne kadar yapılan bütün yorumları boşa çıkaran öykü aynen şöyle: Osman Hamdi Bey, 1869'da babasına Bağdat'tan yazdığı mektubunda, "Bana yollamış olduğunuz Tour du Monde'u okudum" der. 'Devr-i Âlem' veya 'Dünya Turu' olarak tercüme edilebilecek bu eser, dönemin en gözde seyahat dergisidir. Ciltte yer alan bir İsviçre diplomatının Japonya üzerine makalesinin ilk sayfasında yer alan gravürde bir 'Kaplumbağa Terbiyecisi' resmedilmiştir. Japon L'Crepon adlı bir illüstratör tarafından çizilip yayımlanan resmin yanında ise şu bilgi yer alıyor: "Kaplumbağa terbiyecisi kendi şarkılarıyla madeni bir davulun ritminden başka bir şey kullanmaz. Öğrencileri ise tek sıra halinde yürür, çeşitli hareketlerde bulunur, sonunda da insan yardımı olmadan, en irileri en küçüklere köprü oluşturarak alçak bir masaya çıkarlar; ardından da kendiliklerinden üç veya dört öbek oluştururlar, sanki birisi bağadan tepsileri üst üste yığmış gibi".

Ethem Eldem, "Bu resmi gördükten sonra Osman Hamdi Bey'in Kaplumbağa Terbiyecisi'ni düşünmemek elde değil." diyerek yıllardır süren bir efsaneyi söndürmenin keyfiyle şöyle devam ediyor: "Belki de bu kadar gizemli bulduğumuz ve bir türlü manalandıramadığımız tablonun arkasındaki hikâye bundan ibarettir: Bağdat'ta ilk gördüğünde ilgisini çekmiş, sonra da kim bilir, belki otuz beş sene sonra Tour du Monde'un o cildi tekrar eline geçtiğinde bu resmi hatırlayıp yeni bir tablonun ilham kaynağı bu şekilde belirmiştir."

1869'da yayımlanan Japon gravürü ve 1906'da tamamlanan Kaplumbağa Terbiyecisi'nin ikinci versiyonu sergide yan yana konulmuş. Böylece tablonun ilham kaynağının ne olduğu, böyle bir meslek olup olmadığı, burada temsil edilenin bir ilerleme veya sanat metaforu olabileceği gibi efsaneler son buluyor. 2004'te o günkü parayla 5 trilyon lira gibi rekor bir fiyata satılan 'Kaplumbağa Terbiyecisi' şu anda Pera Müzesi'nde yer alıyor. Sabancı Müzesi'nde sergilenen ikinci eseri, sanatçı kendi el yazısıyla Ahmet Muhtar Paşa'ya ithaf etmiş.

'Türk resim sanatının 70 yıllık sergüzeşti

Sakıp Sabancı Müzesi'nde Yüksel İnşaat A.Ş.'nin desteğiyle açılan "Batı'ya Yolculuk - Türk Resim Sanatının 70 Yıllık Serüveni" sergisinde Osman Hamdi Bey'den İbrahim Çallı'ya, Feyhaman Duran'dan Namık İsmail'e, 19. yüzyılda doğmuş ressamlarımızın 150 eseri yer alıyor. Cumhurbaşkanlığı Atatürk Müze Köşkü, Ankara Resim ve Heykel Müzesi, TBMM Milli Saraylar Dolmabahçe Sarayı Müzesi, MSGSÜ İstanbul Resim ve Heykel Müzesi, SSM koleksiyonları ve özel koleksiyonlardan seçilmiş eserler Türk resminin 70 yıllık serüvenini anlatıyor. Sergi 30 Haziran'a kadar gezilebilir.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
16/04/2009

13 Nisan 2009 Pazartesi

Dostları, bilge mimarı anlattı

18:26 Posted by Musa İğrek , , No comments
"İki-üç cümlenin arasına çok felsefî manalar katardı. Bu sözlerine alışmıştım. Bazen de karşı çıkardım. Mesela Konfüçyüs'ü çok büyük bir makama oturturdu. 'Aman bu adamı ne kadar büyütüyorsun, neredeyse peygamber yerine koyacaksın' diye söylenirdim. O da 'Ta uzaklardan sesleri kalmış bunların, onlar gibi düşünelim.' derdi.

Ben de 'Tamam oldu Hazreti Konfüçyüs.' derdim. Yağmurlu havalarda pencere kenarında otururduk. Kargalar mı daha güzel martılar mı bir türlü karar veremezdik. Seccadelerin kenarındaki motiflere dalar, insanları hayretlere sevk eden kompozisyonlar üzerine konuşurduk." Mimar Turgut Cansever'in eşi Nilüfer Cansever önceki gün Çocuk Vakfı'nda düzenlenen anma toplantısında böyle anlatıyordu, bir yastığa yıllarca baş koyduğu eşini. Sözleri kimi zaman yarım kaldı, sustu. Geçtiğimiz şubat ayında kaybettiğimiz Cansever'in ardından ilk kez bir araya gelen dostları ve sevenleri bilge mimarı anlattı. Niyazi Sayın, Nezih Uzel, İsmail Kara, Mustafa Özel gibi isimlerin katıldığı programda Beşir Ayvazoğlu, S.Seyfi Öğün ve Mustafa Armağan, Cansever üzerine konuştu.

Kur'an tilavetinin ardından ney dinletisi ile süren programın açış konuşmasını Çocuk Vakfı Başkanı Mustafa Ruhi Şirin yaptı. Şirin, bir insanın bütün kâinattan sorumlu olduğunu ondan öğrendiğini anlattı. Cansever'in kendi işine gösterdiği saygıdan çok etkilendiğini söyleyen Beşir Ayvazoğlu, "Cansever konuşurken düşünen, konuşurken bulan bir insandı. Ondan çok şey öğrendik. Yaptığım her röportajda hocanın ufkumuzu açtığını ve kendi sanatımıza dair fark etmediğimiz inceliklere sevk ettiğini fark ettim." dedi. Prof. Dr. Süleyman Seyfi Öğün ise Cansever'den güzeli anlamaya çalışan bir insanın Allah'ın sıfatlarından 'cemal-i mutlak'ı anlamak zorunda olduğunu öğrendiğini belirtti. Cansever'in kitaplarını derleyip toparlayan Mustafa Armağan da onun bir yaşama ustası olduğunu, fikirlerinin yeni nesle aktarılması gerektiğini söyledi.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
13/04/2009

Türk edebiyatı İsveçlilerin gönlünü çeldi

18:23 Posted by Musa İğrek , No comments
Türk yazarlar son birkaç yıldır Almanya'ya, Amerika'ya, Fransa'ya doğru yollara düşüyor. Nobel'li bir yazarımızın olması ve geçtiğimiz yıl Frankfurt Kitap Fuarı'na konuk ülke olmamız Türk edebiyatına olan merakı biraz daha kamçıladı.

Bu kez de uzaklardan, İsveç'ten bir edebiyat köprüsü uzandı. İsveç'te yayımlanan edebiyat dergisi Karavan, Türk edebiyatını kapak yaptı. Sait Faik, Yaşar Kemal, Orhan Pamuk, Aslı Erdoğan, Küçük İskender, Murathan Mungan, Ayfer Tunç ve Ahmet Ümit'e yer veren dergi, Türk edebiyatını ilk kez konu ediniyor. Derginin Türk edebiyatını ele almasının, iki ülke edebiyatı açısından çok önemli olduğunu söyleyen İstanbul İsveç Konsolosu Annika Svahnström "Türkiye, İsveç'te çok dikkat çeken bir ülke. İsveçlilerin Türk edebiyatına bu kadar geç yönelmelerinin sebebi, çok az çevirmenin olması. İsveçli yayıncıların, Türk edebiyatının ilgi görmemesi konusunda biraz korkusu var. Ama bu tür etkinlikler sayesinde buzlar eriyebilir." diyor.

Üç ayda bir çıkan derginin kapağına Haliç manzaralı bir fotoğraf konulmuş. Derginin editörü Birgitta Wallin yaklaşık üç yıl boyunca Türkiye ile İsveç arasında mekik dokumuş. İngilizceye çevrilmiş Türk yazarların izini sürmüş. Zira İsveççeye tercüme edilen pek Türk yazar yok. Wallin, 120 sayfalık Türk edebiyatı kapağıyla derginin en kabarık sayılarından birini hazırlamış. Dergide yazarların şiirleri, öyküleri ve denemelerinin yanında Yaşar Kemal ile bir söyleşi yapılmış. Ayrıca Sait Faik'in bir öyküsü, Orhan Veli'nin de bir şiirine yer verilmiş. Aslı Erdoğan, Küçük İskender, Murathan Mungan, Ayfer Tunç ve Ahmet Ümit, 18 Nisan'da Stockholm'de konuk olacak. Yazarlar şiir ve öykülerini Türkçe okuyacak, ardından tiyatro sanatçıları bu metinleri İsveççe seslendirecek.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
13/04/2009

10 Nisan 2009 Cuma

Günahıyla sevabıyla Sedad Hakkı Eldem

Osmanlı Bankası Müzesi, Türk mimarisinin ustalarından Sedad Hakkı Eldem'in retrospektif sergisine ev sahipliği yapıyor. Eldem'i günahıyla sevabıyla gözler önüne seren serginin, özellikle 'iyi ki gerçekleştirilmemiş olan taslak ve projeler' bölümü, ziyaretçileri usta mimar üzerine yeniden düşünmeye davet ediyor.

Retrospektif sergilerin en büyük tehlikesi, sanatçının evvelini ahirini ortaya dökmesidir. Bu, bir bakıma yüzleşme, biraz eski defterleri karıştırma; yanlışları, eksikleri görme fırsatı olarak değerlendirilebilir. Hem sanatçıları hem de sanatseverleri bekleyen bu tuzak, bazen ürkütücüdür. Öyle ki; tüm hayalleriniz tuzla buz olabilir veya mutlu olabilirsiniz. Osmanlı Bankası Müzesi'nde açılan 20. yüzyıl Türk mimarisinin ustalarından Sedad Hakkı Eldem'in (1908-1988) retrospektif sergisi de tam bu noktada duruyor. Yatay ve dikey çekmeceler içerisine yerleştirilmiş çizimler, planlar, projeler, taslaklar ve fotoğraflar, usta mimarın olgunluk dönemini ele alıyor. Mimarın mirasçıları tarafından Koç Vakfı'na bağışlanan ve vakıf tarafından da sergi için Osmanlı Bankası Müzesi'ne ödünç verilen arşiv, ilk kez gün yüzüne çıkıyor.

Geçtiğimiz yıl açılan 'Sedad Hakkı Eldem I: Gençlik Yılları' başlıklı sergiden sonra yüzünü gösteren bu yeni belgeler, bir kütüphanenin arşivinde dolaşıyormuş hissini veriyor. Sergiyi gezerken size eşlik eden boya kokusunun yanında, demirden çekmeceleri çekmek için biraz güç sarf etmeniz gerekecek. Türkiye'nin en büyük kişisel mimari arşivine sahip olduğu gerçeğinden hareketle, Eldem'in çalışmalarına odaklanan etkinlik, bir arşiv-sergi kimliğini taşıyor.

Sergide, Italo Calvino'nun, 'Gerçekleşmemiş gelecekler, geçmişin ölü dallarıdır' sözünü haklı çıkaran, hayata geçmemiş projeler var. 'İyi ki gerçekleştirilmemiş olan taslak ve projeler' isimli bu bölümdeki dal budak salmamış işler arasında Kuruçeşme sahil şeridi, Soğukçeşme Sokağı, Süzer Oteli gibi mekânlarla ilgili taslaklar yer alıyor. Serginin küratörleri Bülent Tanju ve Uğur Tanyeli, günahıyla sevabıyla Sedad Hakkı Eldem'i ele aldıklarını söylüyorlar. Amaçlarının da Eldem mitolojisine yeni katkılar yapmak değil, mimarlık dünyasının içindeki ve dışındaki herkesi Eldem'i tarihsel ve kişisel karmaşıklığı içinde kavramaya davet etmek olduğunu belirtiyorlar.

Sergi, bu anlamda ünlü mimarı tüm çıplaklığıyla anlatıyor. Daha yaşarken erişilmezliğiyle merak uyandıran Sedad Hakkı Eldem'in sergisi bu büyüyü bozuyor mu acaba? Zira yarım yüzyıldan uzun bir meslek hayatının tüm verimi hiç dokunulmadan ortaya dökülmüş. Küratörler özellikle bu noktaya dikkat çekerken mimarı fildişi kuleden indirerek herhangi biri gibi ele alıyor. 1977'de çekilen bir belgesel filminde Eldem için, "O Sinan'dan sonraki en önemli Türk mimarıdır" denilir. Bu tanımlama bile ona yaşarken nasıl bir kimlik biçildiğini gösteriyor. Küratörler sergi kataloğunda ise şöyle diyor: "Kitaptaki tüm yazılardan sızan ve asla açıkça ifade edilmeyen sözüyse ortak gözüküyor: Sedad Hakkı Eldem'i ikinci bir Mimar Sinan yapmaya kolay heveslenebilir gözüken bir entelektüel ortama uygun malzeme sağlamamak."

Eldem'in kendisine biçilen kimliği korumak istediğini, son on yılında efsanesini geliştirmek için hayat hikâyesine düşsel katkılar bile yaptığını söyleyen Tanju ve Tanyeli şöyle devam ediyor: "Sergi, Eldem'i yeniden gündeme taşımayı amaçlıyor. Burada Eldem'in ne kadar önemli olduğu vurgulanarak yüceltilmeyecek. İlginç olduğu kestirilebilen, ama hepsinden önemlisi, ona ilişkin başka hiçbir 20. yüzyıl Türk mimarı için söz konusu olamayacak kadar fazla veri ve belge bulunulduğu için incelenecek." diyor. Sergiyle aynı adı taşıyan kitapta çeşitli akademisyenlerin yazıları yer alıyor. 5 Temmuz'a kadar görülecek sergi, Sedad Hakkı Eldem 'marka'sı üzerine yeni araştırma ve değerlendirmeleri tetikleyecektir kuşkusuz.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
10/04/2009

7 Nisan 2009 Salı

Elhamra'nın büyüsü Topkapı'da

Kavislerin bölünüşü, sütun başları, taşa bir dantel gibi işlenmiş harfler, motifler, ışığın ve gölgelerin oyunuyla buluşunca ortaya çıkan zarafete kapılmamak elde değil. Kur'an'dan ayetler ve Endülüslü şair İbn-i Zamrak'ın mısralarının kazındığı kitabeler duvarlarda, kemerlerde, kapı çerçevelerinde ve sütunlarda adeta konuşur vaziyette usul usul ilerliyor. Fotoğraflara baktıkça hiç bitmesini istemediğiniz bir rüyanın içindesiniz sanki. Gözünüz bir an yorulsa da gittikçe içine çeken güzellik var karşınızda. Bu ihtişamdan bir an sıyrılıp başınızı kaldırdığınızda ise Topkapı'nın büyüsü sarıp sarmalıyor.

Saray içinde bir sarayda yol alırken Madrid'de bir dönem büyükelçilik yapmış usta şair Yahya Kemal'e kulak kabartalım: "Elhamra'ya basit bir dış kapıdan giriliyor. Girerken harikulâde bir mekân içine girileceğinin farkına bile varılmıyor. Girdikten sonra bir âlemden başka bir âleme geçmiş, sanki bir rüyanın ortasına düşmüş gibi gözlerimi kapadım ve açtım, öylesine bir hayret içindeydim. Bu şaşkınlık, daireden daireye geçtikçe arttı. Nazar değmemiş bir beyazlık içinde, sülüs bir yazı sarmaşığı gülümseyen bir güzellikle bütün duvarları sarmış; nakışın ve oymanın hudutsuz oyunları, tavanların derinliklerine kadar her tarafı örtmüş, ama her taraf yine de bembeyaz görünüyor."

Endülüs mimarisi kadar İslam sanatı içinde de büyük yeri olan İspanya'nın Granada şehrindeki Elhamra Sarayı, fotoğraflarla Topkapı'ya konuk oldu. Sarayın Has Ahırlar bölümünde Medeniyetler İttifakı II. Forumu çerçevesinde önceki gün açılan sergide, Elhamra'nın ve Topkapı Sarayı'nın 19. yüzyılda çekilen fotoğrafları yer alıyor. İspanya Dışişleri Kültür Kuruluşu (SEACEX), İstanbul Cervantes Enstitüsü, Elhamra ve Generalife Konseyi ile İstanbul Topkapı Sarayı Müzesi'nin ortaklaşa düzenlediği 'Aynı Denizin Uçlarında: Doğu'ya Yolculuk Fotoğrafında Elhamra ve Topkapı Sarayları' başlıklı serginin eserleri, çeşitli kurumlardan derlenmiş.

Elhamra Sarayı'nın temeli, 1232 yılında Nasriler tarafından atılmış. Saray, inşaatta kullanılan kil harcının kızıla çalan renginden dolayı Elhamra adını almış. Müslüman İspanya tarihinin kalbinde yer alan Elhamra inşa edilirken her şey çok incelikli düşünülmüş. Küratörlüğünü Javier Pinar ve Carlos Sanchez'in yaptığı sergi de bu incelikten nasibini almış.

İki kültür arasında köprü

Fotoğrafların yanı sıra haritalar, planlar, litografiler, seyahat kitapları, maketler, alçıdan reprodüksiyonlar ile Nasri ve Osmanlı dönemlerine ait orijinal parçaların bulunduğu toplam 126 eser, 'aynı denizin uçları'nı birleştiriyor. Sergi salonuna girer girmez misafirleri karşılayan İspanyol ve Türk müziklerine panoların ahşap kokusu eşlik ediyor. Bin Bir Gece Masalları'nı andıran bir güzelliğin içine düşmüş gibisiniz. Bahçeleri ve havuzlarıyla adeta şiir gibi olan, 14. ve 15. yüzyıllarda yapımları tamamlanmış Topkapı ve Elhamra'nın zarif ve zengin süslemeleri, tarihî seyirleri, kimi benzerlikleri çağrıştırarak iki kültür arasında bir köprü kuruyor.

'Seyahatler, Anıtlar ve Görsel Bellek', 'Şehirdeki Saraylar', 'Zamanın İçerisinde Saraylar' ve 'Belirgin Bakış' bölümlerden oluşan sergide, James Robertson ve Abdullah Biraderler'in çektiği İstanbul fotoğrafları ile Jean Laurent'ın hazırladığı Granada panoramikleri öne çıkıyor. Sultan Abdülhamid'in koleksiyonundan fotoğraflar, Fatih Sultan Mehmet'in kılıcı, Granada'nın son Nasri hükümdarı Ebu Abdullah'ın kılıcının gerçek büyüklükteki fotoğrafı ile ahşap ve alçıdan oyma maketler de mekânla bir bütün oluşturmuş.

Fotoğraflardaki sedir ağacından yapılmış kubbeli örtüye bakınca Mülk Sûresi'nde geçen 'yedi kat gök' ibaresi akla geliyor. Dokununca kırılacak ince sırlı bir camı andıran sarayın avluları, fıskiyeli havuzları, odacıkları ve süslemeleriyle harikulâde bir atmosfer izleyenleri kuşatıyor. Öyle ki İspanya'ya doğru yola koyulma hevesi içinizi kemirebilir.

Endülüslü şair Federico Garcia Lorca'nın 'Kaçışa Gazel' adlı şiirinde "Bazı çocukların kalbinde yitirdiğim gibi / Birçok kere yitirdim denizde kendimi" dediği gibi, siz de kendinizi bu iki sarayın ihtişamında yitirebilirsiniz. 31 Mayıs'a kadar sürecek sergiyi gezdikten sonra, Elhamra'nın şairleri ve sanatçıları mest etmesine hak vereceksiniz.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
07/04/2009

6 Nisan 2009 Pazartesi

İlahi aşkın nağmeleri, tek kitapta

18:38 Posted by Musa İğrek , , No comments
Klâsik Türk Mûsıkîsi'nin son büyük bestekârlarından Zekai Dede, bir ayin bestelemek ister. Makamının tayini ve güftelerin seçimi için Yenikapı Mevlevihanesi şeyhi Osman Salahaddin Efendi'ye müracaat eder. Divan-ı Kebir'den tefe'ül yaptıklarında karşılarına şu gazel çıkar: "Ey çenk, İsfahan makamının perdelerini istiyorum, ey ney hoş ve tesirli bir inilti arzu ediyorum". Bunun üzerine Osman Salahaddin Dede, Zekai Dede'ye ayinin İsfahan makamından bestelenmesini salık verir. Zekai Dede'nin ardında bir yıldız gibi duran İsfahan makamındaki bu Mevlevî ayini, asırlardır hâlâ kulaklara üfleniyor. Aşk ve ilham dolu bu nağmelerin ardındaki sırrı kestirmek zor olsa da Mevlânâ'nın "Musikinin ahenginde öyle bir sır saklıdır ki ben bu sırrı açıklarsam dünya altüst olur." sözü, bu bilinmezliği bir nebze olsun anlamanın eşiğine bırakabilir.

İstanbul Devlet Klasik Türk Müziği Korosu Şefi M. Fatih Salgar'ın, Köçek Mustafa Dede'den Hamâmîzade İsmail Dede'ye, Zekâi Dede'den Abdürrahim Şeydâ Dede'ye, Rauf Yekta Bey'den Ahmed Avni Konuk'a pek çok usta bestecinin eserlerini buluşturan 'Mevlevi Âyinleri' (Ötüken Neşriyat) adlı kitabı yayımlandı. Çeşitli kaynaklardan, fasiküllerden, kitaplardan derlenerek hazırlanan bu zahmetli eserin sonunda ortaya yaklaşık bin sayfalık evladiyelik bir cilt çıkmış. Böylece pençgâhtan dügâha, hüseynîden bayâtîye, segâhtan rasta, uşşâktan çârgaha, hicâzdan nihâvende uzanan kırk beş Mevlevî Âyîni derli toplu bir kitaba girmiş oldu. Türk müziği üzerine araştırmalar yapan ve seksene yakın eser bestelemiş olan Salgar, "Mevlevî âyînlerimiz Selîmîye, Süleymâniye, Sultanahmet gibi büyük mimarî eserlerimizin musikideki karşılığı olarak düşünebileceğimiz şaheserlerdir. Ayrıca felsefî, sosyolojik, edebî form, üslup, musiki tekniği ve estetiği bakımından üzerine ciltlerle kitap yazılabilecek bir özelliğe sahiptirler." diyor.

Kitabın girişinde İsmail Hakkı Özcan'ın Mevlânâ, Mevlevilik ve musiki konusunda geniş bir yazısı yer alıyor. Eser, Itri'nin bestelediği "Ya Hazreti Mevlânâ Hak Dost / Ey Allah'ın sevgilisi! Eşsiz Yaratıcı'nın Elçisi sensin, / Allah'ın kulları arasından seçtiği pak ve benzeri olmayan sensin." na'tı ile devam ediyor. Ardından tasavvufî Türk musikisinin en ihtişamlı eserleri olan Mevlevî âyinleri notalarıyla bir bir sesini duyuruyor. Kitabın sayfalarını çevirdikçe Mevlânâ'nın 'Musikiyle insanın içindeki hayaller kuvvetlenir; hatta hayaller, o güzel sesten sûretlere bürünür." sözünün anlattığı hal ile âşinalık peyda ediyorsunuz.

'Yapıcı ve yıkıcı hilkatin sırrı'

Mevlevi ayini dört bölümden oluşur. Her bölüme selam adı verilir. Mutrip heyeti ayini icra ederken, dervişler aşk ile semâ ederler. Ayinler için güfte olarak Mevlânâ'nın Mesnevi'sinden ya da Divan-ı Kebir'inden parçalar seçilir. Mevlevi ayinlerinde yansıtılmak istenen Allah'a duyulan aşktır. Mevlevi musikisi, bu anlamda ilahi aşkın musikisidir adeta. 'Musiki sanattan ziyade dine benzer' diyen Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Huzur'da Neyzen Hacı Emin Dede'yi anlattığı şu satırları okumak, musikinin ötelerden nasıl kopup geldiğini ayan beyan edecektir: "Ve ney üflüyordu. Ney yapıcı ve yıkıcı hilkatin sırrı olmuştu. Her şey, bütün kainat onun nefesinde şekilsiz bir oluş içinde değişiyordu. Ve kendisi külçelendiği yerden belkemiğinde olan bu ameliyeyi büyük bir tevekkülle seyrediyordu. Orada bir umman kabarıyor, burada bir orman kül oluyor, yıldızlar birbirleriyle öpüşüyorlar, Mümtaz'ın elleri erimiş baldan imişler gibi dizinden aşağı akıyordu."

Mevlevihaneler, konservatuvarların olmadığı dönemde Türk musikisinin hem icra edildiği hem de gelecek nesillere aktarıldığı mekânlardı. Bir eser meydana getirmeden önce, dergâhta yıllarca o aşk ile hemhal olunur, olgunlaşılırdı. Bu sebeple olsa gerek, Mevlevi ayinlerindeki zengin nağme yapısı, makam geçkileri, usul çeşitliliği, Allah'ın sonsuz kudretine ayna olurken, Mevlânâ'nın 'İnsanı Hakk'a götüren birçok yol vardır, ben sema ve musiki yolunu seçtim.' sözüne tutunmak ise tüm bu nağmelerin sırrını aşikâr ediyor.

Mevlevî Âyinleri kitabını elinize aldığınızda klasik Türk musikisinin engin dünyasının bakıp da günümüz müziğinin incelikten, zevkten yoksun hali karşısında hayıflanmamak elde değil.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
06/04/2009