31 Mart 2009 Salı

Bu sergide siz de sanatçısınız


Çağdaş sanatın önemli isimlerinden Alman sanatçı Joseph Beuys'un, 'Her insan sanatçıdır' sözünü haklı çıkaracak bir sergi var santralistanbul'da. Klasik sergilerden öte bir işleve sahip olan 'Haritasız: Medya Sanatlarında Kullanıcı Çerçeveleri' adlı serginin en büyük alâmet-i fârikası ise ziyaretçilerin bir sanatçı gibi eserleri değiştirebilmesi, dokunulabilmesi ve kurcalayabilmesi. İzleyiciden bir nevi ilgi bekleyen bu serginin içine girdiğinizde galerilerdeki kırmızı çizgiyi geçmeye cesaret edemediğiniz anlar kayboluyor, sizi göz hapsine alan görevlilerin de esamisi okunmuyor. Hemen uyaralım, sergiyi gezip bitirdikten sonra içinizde sanatçı olabileceğinize dair kıpırtılar çöreklenebilir, Beuys'un sözüne mührünüzü basabilirsiniz. Haritasız, sanatçı ve izleyici rolünü yeniden düşünmeye davet ediyor.

Avrupa'nın en önemli kültürel enstitülerinden biri olan ZKM Sanat ve Medya Teknolojileri Merkezi'nin de katkılarıyla gerçekleştirilen sergi, santralistanbul'un üç katına kurulmuş. Buna vesile olan kurum, Almanya'nın Karlsruhe kentini merkez edinmiş, kültür sanat sahasında bilişim teknolojilerinin kullanımı konusuna odaklı, köklü bir medya sanatları merkezi. Küratörlüğünü Bernhard Serexhe ve Ahmet Atıf Akın'ın yaptığı sergi, "Türkiye'de henüz profesyonel anlamda örnekleri izleyiciyle buluşmamış medya sanatları için kalıcı bir kaynak" oluşturmayı hedefliyor.

Şili, Brezilya, Kore, Japonya, ABD ve Avustralya'nın yanı sıra Avrupa'dan 80'in üzerinde sanatçının çalışmalarının yer aldığı bu eğlenceli sergi, sanat ve teknolojiyi bir potada eritiyor. Buradaki işleri anlayabilmek için onlarla ilişki kurmanız, bir nevi kurcalamanız lazım. santralistanbul'un içi kutu kutu odacıklara bölünmüş, teknolojinin envai çeşidi sanatla hemhal olup türlü türlü işler ortaya çıkarmış. Kimi zaman karanlığın içinde yol alıp gölgenizi takip ediyorsunuz kimi zaman da bir müziğin tınıları sizi içine çekiyor. Dokunuyor, kurcalıyor, keşfediyor daha da ötesi şaşırıyorsunuz.

Sergiyi gezenlerin hallerinden, çocuklar gibi şen olduklarını anlamak mümkün. Bir robotun karşısına oturup, robotun beyaz tahtaya kalemle portresini çizdirenler mi dersiniz, günün gazetelerinin bağlı olduğu düzeneğe yaklaşıp, okumak istediği gazetenin kendisinden kaçarken yakalamaya çalışanları mı? Herkes büyülü bir dünyanın içinde. Kurcaladıkça anlam kazanıyor bu sergi. Eserlerin hemen yanı başına kondurulan açıklamalar izleyiciye rehberlik etse de bazıları kafa karıştırıyor. Kimi işlerin önünde durup dikilince sanat eseri kavramını bir daha düşünmeniz gerekebilir. Sergiyi gece dolaşıyorsanız kaybolmanız muhtemeldir. Zira her yer karanlık. Her adımda karşınıza farklı bir iş çıkarken dikkatli olmanız gerekiyor. Bilgisayardan seçtiği müziği, tavandan sarkıtılmış kolonlardan dinleyenler, İzlandalı müzisyen Björk tarafından Volta albümünde kullanılan reactable isimli dokunmatik arayüze sahip enstrümanla müzik üretenler, duvara yansıyan baloncukları kapmaya çalışanlar gözünüze takılınca izleyicilerin yaşadığı neşe sizi de içine çekiyor. En uzun kuyruk ise vesikalık fotoğraf çeken kabinin önünde. Sergiyi dolaşan herkes burada kendi fotoğrafını çekiyor ve bunlar internet üzerinde depolanarak ekranlarda sürekli dönüyor. Makine, size fotoğrafınızı da hediye ediyor.

Sergi, sanat izleyicisinin yanı sıra teknoloji meraklılarının, öğrencilerin, ailelerin ve çocukların ilgiyle katılabilecekleri bir ortam sunuyor. Haritasız, 18 Ağustos'a kadar pazartesiler hariç her gün 10.00-20.00 saatlerinde ziyarete açık. (0212 444 04 28)

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
31/03/2009

30 Mart 2009 Pazartesi

'Sanatımızı geleneği yıkmadan yükseltmeliyiz'

Kökleri sağlam bir gelenekten geliyor. Hattat Kemal Batanay, müzehhibe Rikkat Kunt, müzehhib Muhsin Demironat, Tahsin Aykutalp ve hattat Hasan Çelebi'nin rahle-i tedrisinden geçti.

Kayseri'den Akademi'ye doğru yola çıkarken geleneksel sanatlara dair pek bir bilgisi yoktu; ancak klasik Türk musikisine olan tutkusunun bu macerada etkisi çok. 'Türk süsleme sanatı öğrenmek istiyorum' diye yola çıkarken Kemal Batanay'la yolu kesişti, Akademi'nin dekoratif sanatlar bölümüne girdi. Tanbur öğrendi, rika meşk etti. Sanat onu sarıp sarmalamıştı artık.

Hattat, müzehhip Prof. Dr. İlhan Özkeçeci, özellikle klasik sanatlarla alakalı yayımladığı kaynak eserlerle dikkat çekiyor. Çok fazla sergi açmayan sanatçı, işin felsefesi üzerine kafa yoruyor, bir anlamda sanat kitaplığı oluşturuyor. Kendi adını vererek kurduğu yayınevinden 'Zamanı Aşanlar', 'Doğu Işığı', 'Türk Sanatında Tezhip' gibi kitapların ardından şimdi de 'Türk Sanatında Kompozisyon' adlı eserini yayımladı. Desen örneklerinin, kompozisyonların yer aldığı kitap, klasik sanatlarla uğraşanlar için kaynak bir eser. Halen Fatih Üniversitesi'nde çalışmalarını sürdüren Özkeçeci "İstanbul'un sanat ortamında klasik sanatların varlığı daha bir hissedilmeye başlandı. Lakin işin estetik ve felsefi boyutunun derinlemesine incelenmesi lazım. Bilinen eserleri ortaya koymak gibi bir tavır var; ama maalesef ortaya kötü kopyalar çıkıyor. Bunun tersine yeni arayışların peşinde olan sanatçılar da var; ama yapılması gereken, klasik sanatları, geleneği yıkmadan yükseltmek. Yoksa farkında olmadan altımızdaki zemin kayıp gider." diyor.

Kitaplarıyla sanatın kökenine doğru inmeyi hedeflediğini söylüyor İlhan Özkeçeci. Klasik sanatlarda bu tür eserlere çok ihtiyaç olduğunu da ekliyor. Türkiye'de sanat ve sanat tarihi eğitimini Osmanlı'nın son dönemlerinden itibaren Batılı sanat ve düşünce tarzı biçimlendirdiğini hatırlatan sanatçı "Geldiğimiz medeniyeti düşününce, içine doğduğumuz ortam çok fakir." diyor.

Emin Barın'ın Çemberlitaş'taki atölyesinde yapılan perşembe toplantılarında birçok usta isim tanımış Özkeçeci. Şimdilerde bu tür ortamları pek göremediğinden yakınıyor sanatçı. Günümüzün usta sanatçılarının el üstünde tutulduğunu söyleyen İlhan Özkeçeci, yıllar önce durumun böyle olmadığını, pek çok usta hattatın, müzehhibin maddî sıkıntı içerisinde dünyadan göçtüğünü hatırlatıyor.

İlhan Özkeçeci, klasik sanatların daha çok resim boyutuyla ilgileniyor. 'Resimsi ama resim olmayan, minyatürümsü ama minyatür olmayan' yeni arayışı deniyor şu sıralar. Rahmetli Nusret Çolpan'ın bu anlamda çok emek sarf ettiğini söylüyor ve yakın zamanda bir sergi açacağının müjdesini veriyor.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

30/03/2009

27 Mart 2009 Cuma

Geldiler, gördüler, sanat yaptılar

Berlin Belediyesi ve Senatosu, kökeni ne olursa olsun en az üç yıl Berlin'de kalmış sanatçıların Londra, Los Angeles, İstanbul, Moskova ve Paris'te bir yıl ya da altı ay yaşayıp çalışmaları için 1988'de bir burs programı hazırlar. Hâlâ süren bu program kapsamında İstanbul burslusu 21 sanatçı, BM Suma Çağdaş Sanat Merkezi'nde fotoğraf, video ve enstalasyondan oluşan eserlerini sergiliyor.

'İstanbul'da Geliş ve Gidiş Arasında' başlıklı sergide, sanatçıların İstanbul'la ilgili işleri yer alıyor. Altı ay boyunca İstanbul'da konu komşuyla ahbap olan, sanat ortamına girip çıkan sanatçılar, bununla yetinmeyip üniversitelerde de sunumlar gerçekleştirmiş, kentin mimari ve toplumsal dokusunu araştırmış. Nihayetinde gözlemlerin, yorumların ve eleştirilerin yer aldığı bir dizi sanat eseri ortaya çıkmış. Programın 1995'ten beri yönetimini Beral Madra üstleniyor. 1998'de Berlin'de 25 sanatçıyla bir sergi açan Madra, aynı zamanda bu serginin de küratörü. 1988'den bu yana 70 sanatçının İstanbul'a gelip yaşadığını söyleyen Beral Madra, "Bu sanatçılar yaklaşık 20 yıllık bir sanat serüvenimizin arşivini oluşturmuş adeta. Sanatçılar İstanbul'da yalıtılmış bir halde yaşamadılar. Kentin yaşamına, kültürüne karışarak gözlem yaptılar. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti'ne yaklaşırken bu sergi çok anlamlı." dedi.

İstanbul'u mekan tutan sanatçılar, Beral Madra'nın Teşvikiye'de kiraladığı evde çalışmalarını sürdürmüş. Sanatçıların hepsi kendi sanat anlayışına göre bu geniş daireyi değiştirmiş. Her birinden izler taşıyan daire, bir anlamda sanat üretim merkezi olmuş. Sanatçılardan kimiİstanbul'a tutulup burada yerleşmiş, kimi de evlenip barklanmış.

21 sanatçının eserinin bir arada sunulduğu serginin ilk bölümünde Gabriele Basch, Susanne Bosch, Thomas Büsch, Erik Göngrich, Natasha Sadr Hadgighian, Isa Melsheimer, Catrin Otta, Nada Sebestyen, Yuan Shun, Roland Stratmann'ın; ikinci bölümde Bernardo Georgi, Nezaket Ekici, Katja Eydel, Parastou Forouhar, Mona Jas, Christoph Keller, Werner Klotz, Marisa Maza, Ulrike Mohr, Ina Wudtke gibi sanatçıların eserleri bulunuyor. Karaköy'deki bir iş hanında yer alan BM Suma Çağdaş Sanat Merkezi'ndeki odacıklarda ilginç işler sergileniyor. Her biri farklı bir 'nazar'la şehre bakan sanatçılar, ilginç detaylar yakalamış. Gabriele Basch'ın kesilmiş plastik torbalardan bir kilimi andıran Günlük adlı eseri, Thomas Büsch'ün bir el arabasına yerleştirdiği kırık dökük eşyalardan oluşan Eskici'si durup dikkatlice baktığınız işler arasında. Sergi, 24 Nisan'a kadar ziyaret edilebilir. (0212 361 58 61)

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

27/03/2009

25 Mart 2009 Çarşamba

Atatürk Kitaplığı 'okur'unu bekliyor

16:04 Posted by Musa İğrek , No comments

Sessizliğin hüküm sürdüğü, denize nazır bir manzara. Herkes Şarlo misali parmak uçlarında geziyor. Emsallerine daha çok Avrupa'da rastlayacağınız ferahfeza bir mekân. Uzaklarda değil, hemen şehrin göbeğinde. Kahverengi raflarında sıra sıra dizilmiş binlerce kitabı gördüğünüzde postu sermemek elde değil. Burası, Taksim Atatürk Kitaplığı. İki yıldır tadilat nedeniyle kapalı olan kütüphane nihayet açıldı ve müdavimlerini beklemeye koyuldu.

Türkiye'nin en güzel kütüphanesi seçilen Atatürk Kitaplığı'nı 1973 yılında usta mimar Sedad Hakkı Eldem yaptı. Süreli yayınlar, yazma, matbu Osmanlıca, Türkçe eserler ve yabancı yayınlarla birlikte 400 bin kitabın yer aldığı kütüphane epey eskimişti. Onarım çalışmalarının bu kadar uzun sürmesinin teknik aksaklıklardan kaynakladığını söyleyen kütüphane müdürü Ali Mazak "Elektrik, su, ısıtma-soğutma tesisatı tümüyle yenilendi. Network ağı çağın gereklerine göre döşendi. Kitap rafları, okuyucu masa ve sandalyeleri yenilenerek, okuma salonları büyütüldü. 7'den 77'ye herkese hizmet veriyoruz. Bu bizi diğer kütüphanelerden ayırıyor." diyor.

İsmail Sâib Molla görse şaşırırdı

Ali Mazak, yaptıkları değişikleri anlatırken, Beyazıt Kütüphanesi'nin rahmetli müdürü İsmail Sâib Sencer'in seksen civarındaki kedisi akla geliyor. Bu kitap tutkunu, gözü gibi baktığı kitapları farelerden korumak için cüzi maaşının bir kısmıyla kedilere yiyecek alır, bir kısmını da fakirlere verirmiş. Kütüphanelerdeki bu yenilikleri görseydi şüphesiz İsmail Sâib Molla da şaşırırdı.

Atatürk Kitaplığı'nda güncel kitapları da bulmanız mümkün. Müdavimlerin yanında burada Beşir Ayvazoğlu, İskender Pala, Doğan Hızlan gibi sessiz sedasız gelip istifade eden yazarlarla karşılaşabilirsiniz. Kütüphane, görme engellilere yönelik sesli kitap çalışmalarını, tadilattan sonra İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne bağlı Eyüp Görme Engelliler Kütüphanesi'ne taşımış. Gönüllülerin kütüphaneye gelip talep edilen kitapları sesli okuduklarını söyleyen Mazak, herkesi görme engelliler için sesli kitap okumaya davet ediyor.

Şehrin kalabalığından sıyrılıp biraz soluklanmak istiyorsanız Atatürk Kitaplığı hafta içi 09.00-19.00, hafta sonu 09.00-17.00 saatleri arasında hizmet veriyor.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

25/03/2009

23 Mart 2009 Pazartesi

Saatleri ayarlama zamanı

"Akreple yelkovan, yollarını şaşırıp ters işlemeye başlasalar. Gün kadranı perşembeden çarşambaya dönse, aylar sondan başa doğru sayılsa, halden geçmişe, yeniden eskiye, neticeden sebebe doğru ters bir akış başlasa... Başladı diyelim ne olacak?" Haldun Taner, 'On İkiye Bir Var' adlı öyküsünde saate bakmaksızın zamanı doğru olarak tahmin eden kahramanının ağzından kuyuya böyle kışkırtıcı bir soru atar.

Mark Twain'in "80 yaşında doğup yavaş yavaş 18'imize doğru ilerlesek hayat sonsuz mutluluk olurdu." sözüne tutunup Benjamin Button'un Tuhaf Hikâyesi'ni kaleme alan F. Scott Fitzgerald da zamanın ters akmasının peşine düşer. I. Dünya Savaşı sırasında oğlunu kaybeden kör bir saatçi, yitirilenlerin geri gelmesi umuduyla şehrin tren garı için ters işleyen bir saat yapar. Sinemaya da uyarlanan bu dokunaklı öykü, yaşlı görüntüsünden yavaş yavaş bir bebeğe dönüşen kahramanın ölüp, zamanla bağını koparmasıyla biter. Bu arada tren istasyonundaki saat de durmuştur ve yerine dijitali gelmiştir. Bu iki öyküdeki gibi Âdemoğulları ile Havva kızlarının, zamanı ete kemiğe büründüren saatlerle münasebeti 'zamansızlık ülkesi'ne varıncaya dek sürecek.

Zaman insanoğlu için hâlâ sırrını korusa da Yapı Kredi Vedat Nedim Tör Müzesi, özel ve müze koleksiyonlarındaki eserlerden derlenerek hazırlanan 'Zamanın Görünen Yüzü: Saatler' başlıklı sergiye ev sahipliği yapıyor. Küratörlüğünü Şennur Şentürk'ün yaptığı sergide Ahmet Eflaki Dede'den Derviş Yahya'ya, Şeyh Dede'den Mustafa Şemi'ye eski Türk saat ustalarının saatleri, güneş, su, kum, masa ve cep saatleri, Osmanlı için üretilen Avrupa saatleri, müzikli, gümüş kapaklı alaturka, alafranga saatler, zaman içinde bir yolculuğa davet ediyor ziyaretçiyi.

An'ın an'ı kovalayışını durdurmanın imkânı olmasa da saatlerin bu buluşmasında, zamanın akışını derinden hissetmek mümkün. Sergideki kurgusu tazelenmiş saatleri görünce vaktin insanı nasıl sarıp sarmaladığını anbean hissediyorsunuz. Camekânların içinden ses veren saatler zamanın ne kadar ilerisinde veya gerisinde olduğunuzu ele veriyor. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün kahramanı Muvakkit Nuri Efendi'nin "Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır... Bu da gösterir ki, zaman ve mekân insanla mevcuttur!" seslenişi tam bu eşikte anlam kazanıyor.

İstilâların en gizlisi: Alafranga saat

Saatlerin tik taklarından örülmüş bir dünyanın içinde, Hilmi Yavuz'un deyişiyle 'dilsiz çocuk, zaman'ın enva-i çeşit muziplikleri dolanır dört bir yanınızda. Öyle ki sergide Haldun Taner'in "Saatin kalitesi, kurgu mekanizmasında, yani zembereğindedir. Zemberek saatin değil, hayatın da özü, temeli. Bir bakıma, hepimiz kurulu birer saat değil miyiz?" sualini haklı çıkaracak pek çok şey gözünüze takılacaktır. Hem alafranga hem alaturka ayarlı kullanılabilecek çift kadranlı saatler ise Ahmet Haşim'in 'Müslüman Saati' adlı yazısını hatırlatıyor. İstanbullu için istilâların en gizlisi olarak gördüğü alafranga saatin gelişiyle hüzünlenen Haşim'in yakınmaları sergi salonundaki tik tak seslerine karışıyor; "Ziyada başlayıp ziyada biten, on iki saatlik, kısa, hafif, yaşanması kolay bir günümüz vardı. (...) Giden saatler babalarımızın öldüğü, annelerimizin evlendiği, bizim doğduğumuz, kervanların hareket ettiği ve orduların düşman şehirlerine girdiği saatlerdi. Bunlar, hayatı etrafımızda serbest bırakan geniş lâkayt dostlardı. Gelen yabancılar ise hayatımızı onu meçhul bir düstura göre yeniden tanzim ettiler ve ruhlarımız için onu tanınmaz bir hale getirdiler."

Toplam doksan saatin yer aldığı salona saat kültürü enine boyuna serilmiş adeta. Muvakkithanelerde, saat kulelerinde yıllarca vakti göstermiş pek çok saatten başka "Allah başımı kaldıramayayım diye bana çarkların arasında dönmeyi nasip etti." diyen adı sanı belli olmayan saatçi dervişlerin eserlerinde ince bir ruhun yansımasını görebilirsiniz. Bir köşeye kurulmuş saatçi tezgâhı ise saatçilerin piri Hazreti Yusuf'u hatırlatıyor. Denilir ki saatin yirmi dört saatte 156 defa vurması Yusuf isminin ebced hesabıyla 156 olmasından ileri gelir.

Lamı cimi yok, yolunuzu sergiye düşürün, gezerken de hafif göz ucuyla etrafınıza bakın zira Saatleri Ayarlama Enstitüsü'ndeki gibi kendi saatini ayarlayanları veya Tanpınar'ın 'Ne içindeyim zamanın/ Ne de büsbütün dışında/ Yekpare geniş bir anın/ Parçalanmış akışında' dizelerini mırıldayanları görebilirsiniz. 'Zamanın vereceği müjdeler'i dinlemek için 28 Haziran'a kadar vaktiniz var.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

23/03/2009

20 Mart 2009 Cuma

Geleneksel sanatlara 'derin' bakışlar

16:09 Posted by Musa İğrek , No comments

Türk İslam Eserleri Müzesi İbrahim Paşa Sarayı, yolu Mimar Sinan Üniversitesi Geleneksel Türk Sanatları bölümünden geçmiş çoğu mezun veya yüksek lisans öğrencilerinden oluşan Derin Grubu'un altıncı sergisine ev sahipliği yapıyor.

Hat, tezhip, minyatür, çini, ebru, halı ve kumaş eserlerinin yer aldığı doksan eser, 'Derinde Sanat' başlığıyla sanatseverlerin beğenisine sunuluyor. Kamil Akdik'ten Rikkat Kunt'a, Muhsin Demironat'tan Macit Ayral'a, İsmail Hakkı Altunbezer'den Ali Alparslan'a, oradan da günümüze kadar pek çok ustanın talebe yetiştirdiği Mimar Sinan Üniversitesi öğrencilerinin iki yıl önce kurduğu Derin Grubu, genç sanatçılardan müteşekkil.

Aynı üniversitede hoca olan minyatür sanatçısı Taner Alakuş'un teşvikiyle kurulan grup, 'Türk İslam kültürü ile yeşerip bu topraklarda yüzyıllar boyunca gelişen sanatlarımızı, kendi potalarında yeniden yorumlamayı ve sanat dünyasına farklı bir soluk katmayı' amaçlıyor. Eserleriyle geleneksel sanatlarda gittikçe 'derin'leşen grupta şu anda Lale Altundal, Leyla Arlı, Fatih Çetinkaya, Satiye Doğan, Nur Gökalp, Fatma Nişancı, Fatma Şan, Fatma Tuncer, Semiye Uğurlu, Harun Yılmaz, Didem Öz yer alıyor. Ancak grup, kimi zaman med cezir yaşıyor. Sayıları artıp azalsa da yeni işler üretmenin, yeni bir şeyler söylemenin peşindeler. Açılış günündeki kalabalık da genç sanatçılara hocalarının verdiği desteğin alametiydi.

Türk İslam Eserleri Müzesi'nde sergi açmaktan çok mutlu olduklarını söyleyen minyatür sanatçısı Fatma Tuncer, "Derin Grubu'nun gözünden sanatın nasıl olduğunu sanatseverlere göstermek istedik. Grubun bir atölyesi olacak yakında daha da resmileşmeyi düşünüyoruz. Burada bir sergi açmak bizim için hayaldi. Her şey adım adım ilerliyor. Sürekli toplanıyoruz. Nerede olduğumuzu, nereye gittiğimizi sorguluyoruz. Mimar Sinan'ın Geleneksel Türk Sanatları bölümü kapanma tehlikesi yaşarken günümüzde bu sanatlar zirvesini yaşıyor." dedi. Sergi 25 Mart'a kadar gezilebilir. (0212 518 18 05)

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

20/03/2009

19 Mart 2009 Perşembe

Sudan, sanat çıkacak

16:10 Posted by Musa İğrek No comments
Kelâm-ı Kadim, "Ve canlı olan her şeyi sudan yarattık." derken anasır-ı erbaanın en safı suyun taşıdığı sırrı fısıldar biraz da. Bu sırrı belki de suyun en çok yakıştığı mekânlardan İstanbul'da görmek mümkün. Su kemerleri, çeşmeler, sarnıçlar, sebiller ve bir çarşaf gibi serilmiş deniz... Hepsi bir su medeniyetinin izlerini taşıyor.

Su ve İstanbul deyince Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Beş Şehir'indeki hastalanınca İstanbul'un sularını sayıklayan ihtiyar kadın gelir akla. Bir kurşun peltesi gibi ağırlaşan dilinden Çırçır, Karakulak, Şifa Suyu, Hünkâr Suyu, Taşdelen, Sırmakeş adları süzülürken İstanbul'un suyunun nasıl bir tılsıma sahip olduğu kendini ele verir.

İstanbul'un sularına bu kez dünya kapılacak; zira üç yılda bir düzenlenen Dünya Su Forumu'nun beşincisi bugün Sütlüce Kongre ve Kültür Merkezi'nde başlıyor. Dünya ülkelerinin su problemine bakanlar, yerel yöneticiler, parlamenterler, bilim adamları ve sivil toplum örgütleri İstanbul'da çözümler arayacak. Teması 'Farklılıkların Suda Yakınlaşması' olan forum bildirilerin, politik konuşmaların yanı sıra sebilhane bardakları gibi dizilmiş pek çok sanat etkinliğine de ev sahipliği yapıyor. Daha önce Fas, Hollanda, Japonya ve Meksika'da düzenlenen ve dünyanın dört bir yanından bir hafta boyunca su tutkunlarını buluşturacak forumda sergiler, konserler ve film gösterimleri yapılacak. İstanbul'un yeni kültür durağı Sütlüce Kongre ve Kültür Merkezi, Santralistanbul, Feshane, Cemal Reşit Rey Konser Salonu (CRR), Tütün Deposu, Fransız Kültür Merkezi, Cervantes Enstitüsü gibi mekânlar suya tutkun sanatseverleri ağırlayacak. Hikmet Barutçugil, Yılmaz Eneş, Mahmut Peşteli, Özcan Özcan, Nursen-Güvenç Güven gibi klasik sanatların ustalarından ebru, çini ve minyatür örnekleri sergilenecek.

Su ve sinema buluşuyor
5. Dünya Su Forumu kapsamında Uluslararası 'Su ve Sinema' buluşması gerçekleştirilecek. Etkinlikte suyla ilgili toplam 140 film İspanyol Cervantes Enstitüsü, Fransız Kültür Merkezi, Santralistanbul ve Feshane'de gösterilecek. Film gösterimlerini, yönetmenlerle gerçekleştirilecek söyleşiler takip edecek. Forum kapsamında Vatandaş Su Evi, Çöl'ün Mavi Gözü Aral, Mezopotamya'nın Büyük Düşü GAP, Güzellik Sudan Gelir gibi belgesel ve filmler izleyiciyle buluşacak.

Goethe'nin 'Hakikat bir damla suda gizlidir.' sözü ete kemiğe bürünecek gibi; çünkü düzenlenen etkinliklerin hepsinde suyun bin bir türlü hali yer alıyor. Sudan bahaneleri bir tarafa bırakıp yolunuzu Sütlüce Kültür Merkezi'ne düşürün. Muhtemelen oradan diğer sanat mekânlarına da akacaksınız. (Bilgi için; www.worldwaterforum5.org/ 0216 325 49 92)

Ebrudan çiniye, suyun yolculuğu
Menderes Havzası Fotoğraf Sergisi (CRR)

Minyatür ve Ebru ile İstanbul (Sütlüce)

Sabır, Aşk ve Sanat (Sütlüce)

Merve Eroğlu Ebru Sergisi (Sütlüce)

Suda İstanbul'u İzlemek (Sütlüce)

Ağaç Kabukları ve Damla Fotoğraf Sergisi (Sütlüce)

Su'daki Evren Evrendeki Su (Sütlüce)

Herkes için Su (Santralistanbul)

Beni Nehre Götür (Tütün Deposu)

Su, H2O=Hayat (İTÜ Ayazağa kampüsü)

Ebru Gösterileri (Sütlüce)

Suyun Sanatı Ebru (CRR)

Suyla gelen konserler
Nam-ı Diğer 3 Denizin Sesi, Tekfen Filarmoni Orkestrası , 16 Mart, saat 11.00 (Sütlüce)

Suyun Şarkısı, 16 Mart, saat 20.30 (Sütlüce)

Anadolu'dan Esintiler, 18 Mart, saat 20.30 (Sütlüce)

Birlikte Yaşamak, 18 Mart, saat 20.30 (CRR)

İstanbul Devlet Modern Folk Müzik Topluluğu,19 Mart, Saat 20.30 (CRR)

Burhan Öçal, 20 Mart, saat 20.30, (CRR)

Yansımalar, 21 Mart, saat 20.30, (CRR)

Aşkın Ensemble, Cihat Aşkın, 21 Mart, saat 20.30 (Sütlüce)

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
19/03/2009

Yakın tarihin 'hatırat' sandığı açıldı

Timaş Yayınları yakın tarihin tozunu hafif silkecek ve ona ışık tutacak 'Hatırat Kitaplığı' dizisine başlıyor.
Tarihin soğuk yüzüne sıcak bir tebessüm bırakacak dizinin tanıtımı dün yayınevinin Kitap Kahve'sinde gerçekleştirildi. Timaş Yayınları Genel Müdürü Osman Okçu toplantıda, "Hatırat dizisini okurlarla buluşturduğumuz için mutluyuz. Ayda ortalama iki kitap çıkarmayı düşünüyoruz. Bizim için güzel olan şey, tüm ekonomik olumsuzluklara rağmen yayıncılıkla ilgili bir kriz yaşamamış olmamız. Okurlarımızın sıcak ilgisiyle birlikte ayda yaklaşık 15 kitap çıkarıyoruz." dedi. 

Son dönemlerde hatırata ve tarih yayıncılığına olan ilgiyi fark ettiklerini ve bir yayıncı sorumluluğuyla hatırat dizisi çıkarmayı düşündüklerini söyleyen Genel Yayın Yönetmeni Emine Eroğlu ise "Türkler hatırat yazmazlar, bizde hatıra geleneği yok, diye söylenir. Bu geleneğin oluşabilmesi için malzeme var, ama çok dağınık durumda. Biz, bunun peşine düştük. Pek çok eser tespit ettik. Edebi, siyasi ve savaş günlüklerinin yer aldığı bir külliyat oluşturmayı hedefliyoruz. Zor bir şeyin altına girdiğimizi biliyoruz." dedi. Timaş, 'Hatırat Kitaplığı' başlığı altında Türkiye'nin önemli isimleriyle sözlü tarih çalışmalarına da başlamış. Nehir söyleşi tarzında yayımlanacak kitaplar önümüzdeki günlerde okurla buluşacak. Yayınevi bu nehir söyleşiler sayesinde büyük bir görsel arşiv de oluşturmaya başlamış.

Hatırat Kitaplığı'nın danışmanlığını Prof. Dr. İsmail Kara, editörlüğünü ise Filiz Dığıroğlu ile Fülya İbanoğlu yapıyor. Dizinin ilk meyveleri bir eski zaman hanımefendisi olan Rumeysa Aredba'nın dilinden "Sultan Vahdeddin'in San Remo Günleri" ile Mehmet Serhan Tayşi'nin hatıralarını anlattığı "Ali Emîrî'nin İzinde". Dizi, nisan ayında General İhsan Aksoley'in I. Dünya Savaşı'nda bir Osmanlı subayı olarak Kuzey Afrika'da verdiği mücadele ve Milli Mücadele dönemini anlattığı Fizan'dan Anadolu'ya ile sürecek. Mayıs ayında ise Mevlânâ soyundan gelen Veled Çelebi İzbudak'ın tarikat-siyaset ağı içinde geçen hayatını anlattığı "Sırlanmış Zamanlar" ve Altan Deliorman'ın on iki portreden oluşan "Erken Düşen Yıldız" adlı kitabı yayımlanacak.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
19/03/2009

13 Mart 2009 Cuma

'Hakikate farklı kimliklerden bakmalıyız'

İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü tarafından düzenlenen "Akşit Göktürk'ü Anma Toplantısı"nın 10.su dün üniversitenin Vezneciler'deki Kuyucu Murat Paşa Güzel Sanatlar Medresesi'nde gerçekleştirildi.

Farklı üniversitelerden akademisyenler ve eleştirmenler, edebiyattan milliyete, cinsiyetten sosyal hayata birçok konuda 'kimlik' meselesini irdeledi. Etkinliğin açış konuşmasını Elif Şafak yaptı. Prof. Dr. Jale Parla ise konuşma öncesinde Elif Şafak'ın bütün romanlarının kimlik farklılıklarını sorguladığını ve o farklılıkları silmeye yöneldiğini anlattı.

Kimlikle bir türlü yüzde yüz barışık olamadığını, aynı zamanda bu kavramdan hiçbir zaman vazgeçemediğini belirten Elif Şafak, "Edebiyat taşıdığın kimliği anlatmak değil, bir başkası olmayı anlatmaktır. Tıpkı aktörlük gibi. Her bir karakterin suretine bürünüyor sonra değiştiriyorsun. Hepimizin zihnimizde oluşturduğumuz benlerimiz var. Bunları yıkmak lazım. Ben edebiyattan bir başkası olabilmek yeteneğini anlıyorum. Bu yüzden hakikate farklı kimliklerden bakmalıyız. Romanlarımda bunu yapmaya çalışıyorum." dedi.

Mevlânâ'dan alıntıladığı pergel benzetmesinden yola çıkan Şafak, bir ayağının çok yerel olduğunu belirterek, diğer ayağının dünyayı dolaştığını ve evrensel özü yakalamak için uğraştığını söyledi. Elif Şafak, edebiyatın tıpkı tasavvuf gibi önümüze çıkarılanları ve zihnimize koyduğumuz hudutları aşmak için muazzam bir vasıta oluşturduğunu düşünüyor. Edebiyatçının çok sabit bir kimlik tanımına hapsolmaması gerektiğini belirten yazar, olduğumuz değil, hissettiğimiz şeyi yazmamız gerektiğini söylüyor.

Konuşmasında İtalio Calvino'nun " Okurlar, gerçek hayatıma dair bir şey beklemesin, hep hayal gücü.", Faulkner'ın ise "Tek bir iz bile bırakmadan çekip gitmek istiyorum." sözlerini aktaran Şafak, "Edebiyat kendini ifşa etmek değil, başkası olmaya çalışmak ve kendini yok etmektir. Buna ben sile sile yazmak diyorum." dedi. Elif Şafak konuşmasında Med-Cezir adlı kitabından yazıya nasıl başladığının hikâyesini de okudu. Her kitabında farklı yazı teknikleri kullandığını söyleyen Şafak, "Sürekli kendini silen ve inşa eden bir süreç olarak görüyorum yazıyı. Bu yüzden sabit bir kimliğe bir adrese sıkıştırmak istemiyorum." dedi.

Şafak'ın ardından Asuman Kafaoğlu Büke "Doğu-Batı arasında sıkışmış edebiyat geleneği"ni, Prof. Dr. Himmet Umunç "Ortaçağdan Rönesans'a Batı'da Türk kimliğinin değişimi"ni, Yrd. Doç. Dr. Y. Güniz Sertel ise "İstanbullularda kimlik mozaiği"ni anlattı. Edebiyat, eleştiri ve çeviri konularında bildirilerin sunulduğu toplantılar, 1988 yılında vefat eden edebiyat eleştirmeni, yazar ve dil bilimci Prof. Dr. Akşit Göktürk adına on yıl önce başlatılmıştı. Toplantı bugün, akademisyenlerin kimlik üzerine konuşmaları ile sona erecek.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
13/03/2009

11 Mart 2009 Çarşamba

Yazarından imzalı eve teslim kitap devri

Usta öykücü Bilge Karasu'ya sorarlar, "Yapıtlarınızın yatırım konusu olmasını, günümüzde geçerli reklâm anlayışıyla duyurulmasını nasıl karşılarsınız?" diye. Karasu'nun cevabı aynen şöyledir: "Bir sanayi ticaret kuruluşu olan yayınevinin, kitabı yayımlamakta yaptığı yatırımı, ürettiği malı tanıtmak için bir başka yatırımla desteklemek istemesi akla uygun olmaz mı?" Günümüz yayın dünyasının yıllardır halden hale bürünen bu pazarlama stratejisi yeni bir devreye giriyor.

İnternet üzerinden kitap satışı yapan siteler (kitapyurdu, idefixe), artık istediğiniz yerden sevdiğiniz yazarın imzalı kitabını kapınıza getiriyor. Sanal kitap mağazaları talepleri sonucunda oluşan okur listesiyle kitapları yazara ulaştırıyor. Yazarların imzaladığı kitaplar sitelerce okurların adresine ulaştırılıyor. Biz yazarın imzalı kitabını edinmek isteyen okurların bu sitelerden birine başvurması yeterli. Elif Şafak, Ahmet Ümit, Mehmet Eroğlu, Mustafa Armağan, İpek Ongun, İsmet Özel, Nazan Bekiroğlu, İskender Pala ve Can Dündar gibi yazarlar eserlerini okurlar için imzalayan isimler arasında. Sınırlı sayıda satışa sunulan bu imzalı kitaplar, özellikle sevdiği yazara ulaşamayan Anadolu'daki okurlar tarafından tercih ediliyor. Öte taraftan sıra sıra dizilmiş heyecanla kitap imzalatmayı bekleyen insan manzaraları, okurunu merak eden yazar halleri yakında yavaş yavaş silinecek mi acaba? Bu sorunun cevabını zaman gösterecek.

Kitap fuarlarında kendi imza günlerinin son derece hareketli geçtiğini söyleyen Mustafa Armağan, "Bütün şehirlerde böyle imza günleri yapmak zor. Bir taraftan sık sık e-postalar geliyor. Hocam, kitabınızı imzalayıp yollar mısınız, diye. Onlara cevap vermek zor oluyordu. Açıkçası bu uygulama beni büyük bir yükten kurtardı. Memnunum. İnternetin hayatımıza girmesiyle ortaya çıkan bu yeniliklerin çok fazla yayılmayacağını, ama belli bir dönem okurun talebine cevap vereceğini düşünüyorum." diyor. Mehmet Eroğlu ise uzun zamandır imza günü yapmadığını ve gençken bu işlerin daha iyi olduğunu söylüyor ve ekliyor: "Kitabın pazarlamasına ilişkin her türlü faaliyete mesafeli dururum öteden beri. Ama bu uygulamanın bazı pratik ve okuru mutlu eden yararları var. Özellikle Anadolu'dan sizi takip eden okurlar için güzel bir şey. Yazara bu şekilde ulaşmış oluyor."

Yazarını göremeyen okurlar
Yayınevlerinin, kitap sitelerinin okuru çekmeye yönelik bu çabaları kuşkusuz boşa çıkmıyor. Çünkü yazarı tarafından imzalanan kitaplar okur için her zaman kıymetli ve heyecan verici olmuştur. Uzun zamandır yazarından imzalı kitap satışı düşüncelerinin olduğunu ve başlattıkları bu uygulamanın çok yoğun bir ilgiyle karşılandığını belirten www.kitapyurdu.com'un sahibi Sadi Kizir, "Sadece büyük şehirlerde yaşayan insanlar değil, Anadolu'da hatta yurtdışında imza günlerine katılma imkânı bulunmayan okuyucuları yazarlar ile buluşturma düşüncesiyle yola koyulduk. Güzel dönüşler aldık. Hatta bazı okuyucularımızın hediye etmek amacıyla tekrar sipariş vermesi dikkatimizi çekti. Önümüzdeki günlerde Ayşe Kulin ve Mehmet Niyazi ile imzalı kitap satışına devam edeceğiz." diyor.

Hiç yüzünü görmediğiniz, sesini duymadığınız bir okura kitap imzalamak veya tam tersi oturup konuşmak istediğiniz bir yazardan imzalı kitap almak farklı bir duygu olsa gerek. Selim İleri, bir söyleşisinde okura kitap imzalamak konusunda bakın neler söylüyor: "Kitap imzalamak, imzaladığınız kişiye göre değişiyor. İmzaladığınız kişiyle bir tanışıklığınız, dostluğunuz varsa çok mutluluk verici bir şey oluyor. Diğer yandan tanımadığım bir okura kitap imzalarken kendimi adeta bir suç işliyor gibi hissediyorum. Çünkü onun size gösterdiği ilgiye sadece bir imza atmakla cevap verebiliyorsunuz. Bu bana her zaman bir vicdan azabı gibi gelir."

Bilinen o ki yazar okunmak ister, yayınevi de kitabın satılmasını. Bu maksadın hasıl olması için daha pek çok yöntem okura sunulacaktır. Okurun yazara, yazarın da okura ulaşması farklı hallere bürünecektir. Biraz ürkütücü ama ya bir gün okur da yazar da Kaf Dağı'nın ardında saklanırsa ne olacak?

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
11/03/2009

9 Mart 2009 Pazartesi

'Bu ödül, benim namımda Hazreti Ayşe'ye verildi'

"Ey insanlar! Eşlerinizin sizin üzerinizde, sizin de onlar üzerinde hakkı vardır; size kadınlar hakkında yaptığım tavsiyeyi tutun; siz onları Allah'ın emaneti olarak aldınız; kadınlar hususunda Allah'tan korkun ve onlara iyi davranın." Hazreti Peygamber (sas), Veda Hutbesi'nde ümmetine böyle tavsiye ediyordu.

O'nun, "Bana bu dünyada üç şey sevdirildi; güzel koku, kadın ve gözümün nuru namaz." hadisi de kadının İslam dinindeki müstesna yerine işaret ediyor. Önceki akşam Cevahir Kongre Merkezi'nde Hz. Muhammed (sas)'in doğumunun 1438. senesi münasebetiyle düzenlenen "Hazreti Peygamber'in Çevresindeki Hanımlar" başlıklı gecede toplanan kalabalık, kadın ve erkeğin konumları hakkındaki Peygamberî mesajların zarafetine bir kez daha şahit oldu. Cenan Eğitim Kültür ve Sağlık Vakfı, Türk Kadınları Kültür Derneği ile Altay Kültür ve Sanat Eğitim Vakfı tarafından tertiplenen gecede "5. Dost İslâm'a Hizmet Ödülleri" de sahiplerini buldu. Ödüle bu yıl Hazreti Ayşe'yi anlattığı 'Politics, Gender and the Islamic Past: The Legacy of 'Aisha Bint Abi Bakr' adlı eseriyle Teksas Üniversitesi'nden İslam tarihçisi Denise A. Spellberg ve 'Muhammed'ül Emin' isimli kitabıyla Casim Avcı layık görüldü.

Denise A.Spellberg, geçtiğimiz yıl İslamiyet'i kötü gösteren bir eserin yayımlanmasına engel olmuştu. Geceye katılamayan Spellberg, sinevizyondan konuşarak, "Ödül beni şereflendirmek için değil, başka bir kadına; Batı'da çok daha iyi tanınmayı hak eden Hz. Ayşe'ye yine kadınlar tarafından verildi. Ayşe'nin hayat hikâyesi ve bâki etkisi, Müslüman kadınların geçmişte de, şimdi de zeki ve güçlü olduklarını, genelde yanlış bir şekilde tasvir edildikleri gibi sessiz ya da pasif olmadıklarını öğrencilerime öğretmek için bana ilham verdi." dedi. Spellberg'in ödülünü Caroline Ortadoğu Çalışmaları ve Müslüman Uygarlıkları Merkezi Başkan Yardımcısı Cangüzel Zülfikar, Meşkure Sargut'un elinden aldı. Casim Avcı'ya ise ödülünü Peygamber soyundan gelen Rauf Tav takdim etti.

'Şefkat nazarını O'ndan öğrendik'
Gecede konuşan Altay Vakfı Başkanı ve AKP Milletvekili Vahit Erdem, Hazreti Muhammed'in doğumunun yalnızca bir insanın ve peygamberin dünyaya gelişi olmadığını söyledi. İslam toplumlarında kadın haklarının zamanla gerilemeye başladığını ifade eden Erdem, "Kadın, ne İslam adına karanlıkta bırakılacak ne de modernizm adına istismar edilecek bir konuma layık görülemez." dedi.

Geceye katılan Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu ise İslam peygamberi Hz. Muhammed'in normal bir insan olarak görülmemesi gerektiğini belirterek, Batılıların da bu nedenle Hazreti Muhammed'i anlayamadıklarını bildirdi. Bardakoğlu, "Kadın hakları kavramı daha dünyada yokken, O, Veda Hutbesi'nde insanlara kadınların hakkını bir emanet olarak yükledi. Dünyaya şefkat nazarıyla bakmayı O'ndan öğrendik." dedi.

Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mustafa Fayda ise 'Hz. Peygamber Devrinde Kadın' konulu konuşmasında, günümüz İslam toplumlarında kadının 'fitneyle' birlikte anılmasını eleştirerek, İslam dünyasının kadınla ilgili problemini ele almanın gerçekten zor olduğunu söyledi.

Program, kendilerini gecenin kutsiyetinden dolayı belirli bir isim ile adlandırmayan hânende ve sâzendelerin icrâ ettiği, Hafız Celal Yılmaz'ın da konuk olduğu Lâ Edri Konseri ile son buldu. Gece anısına Nefes Yayınları tarafından 'Peygamber'e Sevdirilen Kadın' isimli bir kitap da yayınlandı.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
09/03/2009

7 Mart 2009 Cumartesi

Çağdaş Türk sanatının Sotheby's macerası başarı mı değil mi?

İngiltere'nin ünlü müzayede evi Sotheby's'in 4 martta Londra'da gerçekleştirdiği 'Türk sanatı' müzayedesinde 23 eserin alıcı bulamaması, birçok eserin de Türkler tarafından satın alınması yeni bir tartışmayı beraberinde getirdi. Aylardır galeri galeri gezerek Türk sanatçıların izini süren Sotheby's müzayededen (kendi deyişiyle 'mallardan') beklenen geliri elde etti. Şirket, Türk sanatçıların eserlerinden 1 milyon 349 bin 500 sterlin (3 milyon 295 bin TL) gelir sağlayarak bereketli bir pazar keşfetmiş oldu. Müzayedede Leyla Gediz, Turan Aksoy, Seyhun Topuz, Hüseyin Alptekin, Gülsün Karamustafa, İnci Eviner, Albert Bitran, Nejad Melih Devrim, İrfan Önürmen, Ferruh Başağa, Erdağ Aksel gibi sanatçıların 23 eseri ise alıcı bulamadı. Satılan eserlerin yüzde 66'sını ise Türk koleksiyonerlere gitti. Bu sonuçtan sonra "Sotheby's sanatçı seçiminde yanlış mı davrandı?" sorusu gündeme geldi. Zira köklü bir müzayede evinin dünyanın dört bir yanında yaptığı tanıtımlara rağmen elinde bu kadar eserin kalması çok da alışılmış bir durum değildi.

Her müzayedede satılmayan eserlerin olabileceğini söyleyen Galeri Nev'in yöneticisi Haldun Dostoğlu, "Satılmayan eserler için demek ki 'Sotheby's eser tercihlerini doğru yapamamış, satamayacağı eserler seçmiş' diye yorumlayabiliriz." diyor. '35 yıllık galericiyim, ne kıymetli resimler gördük, ama katalogdaki resimlerin pek çoğu sıradandı.' diyen Yahşi Baraz "İyi bir araştırma yapılmadı, seçim aceleye getirildi ve son derece zevksiz bir manzara ortaya çıktı." şeklinde konuşuyor. Rüştü Sungur, Sotheby's tüm eserleri satsaydı yine bir kulp bulunacağını söylüyor. Sotheby's yetkilileri ise Türk çağdaş sanatı ile ilgili olarak yaptıkları bu ilk açık artırmanın başarılı geçtiği kanaatinde. Öyle ki pek çok sanat eserinin tahmin edilen fiyatlarını ikiye katladığını duyurdu.

Mubin Orhon ve Erol Akyavaş her zamanki gibi müzayedenin gözdesiyken bu ikiliye müzayedenin kapağına konulan genç sanatçı Taner Ceylan da eklendi. 60-80 bin sterline satılması beklenen Mübin Orhon'un tablosu 193 bin 250 sterline satıldı. En yüksek fiyata alıcı bulan ikinci eser ise Fahrelnissa Zeid'in Minatör adlı tablosu oldu.

'Daha dikkatli olabilirlerdi'
Haldun Dostoğlu (Galeri Nev)

"Alıcıların çoğunluğu'nun Türk olması normal, uluslararası bir market yaratılacaksa öncelikle lokal destek aranır. Hindistan sanatı çıkarken de öyle olmuştu. Satılmayan eserler her müzayedede olur. Aslında çok iyi bir gelir elde etmiş. Satılmayan eserleri Sotheby's eser tercihlerini doğru yapamamış diye yorumlayabiliriz. İyi bir pazar araştırması yaptılar ama daha dikkatli yapabilirlerdi bu seçimi. Türkiye'deki pastadan onlar da nasiplenmek istiyorlar."
'Başarılı bir satıştı' 
Rüştü Sungur (Artium Sanat Evi)

"Son derece başarılı bir satıştı, şirket eserlerin hepsini de satsa yine bir kulp bulunacaktı. Bu bizim sanat piyasamızın birbirine çamur atmasıdır. Maalesef Türkiye'de böyle bir piyasa oluşmuş durumda. Bu tartışmalar Sothebys'in kataloğuna giremeyenlerin çıkardığı dedikodular. Gitmeyenler neden beni götürmediler diye düşünsün."

'Seçim aceleye getirildi'
Yahşi Baraz (Galeri Baraz)

"Müzayede, ciddi bir yurtdışına açılış hareketi. Türk alıcıların bunu desteklemesi önemlidir. İyi bir tanıtım yapıldı. Beklenmeyen fiyatlara çıktı. Sotheby's eski bir kurum ama buraya gelen grup Türk resim sanatını bilmiyordu. Çok aceleye getirildi bu seçim. 10 sene sonra katalogda gördüğünüz isimleri duyamayacaksınız. Erol Akyavaş'ın bile en çirkin resimlerini seçmişler."

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
07/03/2009

2 Mart 2009 Pazartesi

'Divan şiiri, Batı'nın tam ihtiyaç duyduğu şey'

Şu sıralar 'tatlı' bir telaş içinde. Kendi deyişiyle İstanbul'da pek çok tarakta bezi var. Ama bu işlere biraz ara verecek. Bir nevi inzivaya çekilerek yazıyla halleşecek. Divan edebiyatını günümüz insanının hayatına yaklaştıran Prof. Dr. İskender Pala, Omi Uluslararası Sanat Merkezi'nin davetlisi olarak yirmi günlüğüne Amerika'ya taşınıyor.

Daha önce Ayşe Kulin ve Buket Uzuner'i misafir eden Omi Uluslararası Sanat Merkezi, dünyanın dört bir yanından pek çok yazarı ve sanatçıyı buluşturan bir kurum. Oraya davet edilenler iki-üç ay kalarak kendi çalışmalarını sürdürüyorlar. 10 Mart'ta yola koyulacak Pala da nisan başında yayımlanacak Katre-i Matem adlı romanının son okumalarını yapacak. Dünya edebiyatına yön veren bu merkezin eserlerini çok beğendiğini ve ilginç bulduğunu söyleyen Pala, "Bu davet, Türk edebiyatı adına çok önemli bir gelişme. Onur duydum. Güzel şeylerin olacağına inanıyorum. Bu tür etkinlikler sayesinde kendimizi anlatabilirsek medeniyetler savaşında öne çıkacağız. Orada Doğu medeniyetinin birikimini bilsinler istiyorum, İskender Pala'nın değil. Bu önemli benim için. Bizde sahih bir aşk mevcut, bu anlamda Batı'ya anlatacağımız çok şey var. Divan şiiri Batı'nın tam ihtiyaç duyduğu şey; çünkü orada soyut olan yok, pek çok şeyin içi boşaltılmış." diyor.

'Hoca ne yapmış?' diye soracaklar
İskender Pala'ya "Buradaki sorunlarını unut ve git" diye salık vermiş Ayşe Kulin. O da İstanbul'daki yoğunluktan bir nebze olsun kurtulacağı için epey mutlu. Zira iki yıl önce toprağa düşen romanı, bu koşturmaca içinde tamamlamak çok kolay olmamış. Pala'nın heyecanı, romanı anlatırken kendini ele veriyor. Hep gül ve bülbül ile hemhal olan İskender Pala, bu kez bir cinayetin peşinde iz sürüyor. Okurlarına bir cinayet romanı üzerinden İstanbul lâlesini anlatan Pala, kitabı okuyanların 'Hoca ne yapmış?' diye şaşıracaklarını söylüyor ve ekliyor: "Kendi okuruma ihanet etmedim. Romanda yine aşka dair pek çok hikâye var. Kitaptaki bağlantılar ve kurgular çok değişik zamanların ürünü. Onları bir bütün haline getirmem lazım. Amerika'da bunun üzerine eğileceğim. Orada tanıştığım ve konuştuğum yazarlardan edindiğim fikirlerden sonra bir kristal tabaka romana yansıyabilir, bilemiyorum. Ama Amerika'dan gelir gelmez kitabı baskıya yollayacağız."

Dünyanın çeşitli yerlerinde edebiyatın nasıl yönlendirildiğini ve yazı ile uğraşan insanların öngörülerini paylaşma imkânı bulacağını söyleyen Pala'yı ve diğer yazarları çalışmaları esnasında New York'tan pek çok editör ziyaret edecek. Yazarlardan neler yaptıkları konusunda bilgi alacak editörler, kitaplarının çevirileri için de konuşacak.

"Keşke İstanbul'da da böyle bir merkez kurulsa"
"İstanbul'da Omi Uluslarası Sanat Merkezi gibi bir yer kurmayı hayal etmiştim. Dünyanın dört bir yanından yazarlar, sanatçılar ve yönetmenler davet edip İstanbul'da misafir etmek ve iki-üç ay kalmalarını isteyip, bir şeyler üretmelerini sağlamak güzel olurdu. Hiçbir ücret talep etmeden, onların İstanbul'da ortak hatıralarını oluşturmak çok ucuz bir ağırlama aslında. Beş yıl sonra yazacakları bir romanda, yapacakları bir resimde İstanbul yer alacak belki, daha da önemlisi gittikleri yerde bir İstanbul elçisi olarak burayı anlatacaklar. Bir şeyler yapmasalar bile bu şehri tanımaları önemli. Keşke böyle bir merkez kurulsa."

Katre-i Matem'den tadımlık...
"Akşamın ılık meltemleri filbahrilerin kokusunu fesleğenlere karıştırıyordu. Vuslatın derinliğinde kucaklaşmışlardı. Sevgilisinin zülüfleri ilk kez yüzüne değdiğinde içi ürperen delikanlı sordu:

-Işığı görüyor musun?

-Şu kaybolmayan ışığı mı?

-Evet!.. Tıpkı kalbimdeki sen gibi...

-O ışık gibi ben de kalbinden hiç kaybolmayacak mıyım?!..

-?!..

Gözlerinden yaşlar döküldü...

O sırada deniz, dolunayın kendisini çektiğini bilememişti. Nasıl bilebilirdi ki?..."

***

"Saklı inciler gibiydi. Güzel gözlü hurileri anlatanlar, sanki ona bakarak tasvirler yaparlardı. Kaşlar kara, gözler kara. Kirpikler kıvrım kıvrım oya. Bembeyaz ten, uzun boy, uzun boyun... Saçının örgüleri zincir zincir... Edası ve tavrı uygun bir şivekâr.

Soruyu kendisine daha sıkı sarılarak cevaplayan delikanlının iki kolları arasına gizlenerek mutluluğuyla ağladı... Uzaklardan gece kuşlarının sesleri geliyordu ve gökyüzünde kaybolmayan ışıklar vardı.

Delikanlı, sonbahar serinliğini savuran sıcak bir tebessümle bütün gece yüzüne bakmış, kah gözlerindeki letafet buğusuna hayran; kah yanaklarındaki nezahet etkisiyle giryan, adını tekrarlayıp durmuştu:

-Nakşıgül; hazinem, definem... Nakşıgül; servetim, varlığım... Nakşıgül; hayalim, rüyamın tabiri... Nakşıgül..."

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
02/03/2009