23 Şubat 2009 Pazartesi

Şehirleri süsleyen 'bilge mimar' göçtü

Usta mimar ve şehircilerden Turgut Cansever dün 89 yaşında hayata veda etti. Uzun süredir Kadıköy'deki evinde tedavi gören Cansever, Türkiye'nin en özgün ve muhalif duruşa sahip mimarlarındandı. Sadık Yalsızuçanlar'ın 'Şehirleri Süsleyen Yolcu' adlı kitabından ilhamla 'şehirleri süsleyen bilge mimar' diyebileceğimiz Cansever, ardında bir yıldız gibi duran pek çok bina, kitap ve makale bıraktı. 'Asude bir bahar ülkesine' doğru yola koyulan Cansever'in cenazesi bugün Fatih Camii'nde kılınacak ikindi namazının ardından Edirnekapı Mezarlığı'nda toprağa verilecek.

Türk mimarisinin tarihî kökleri ile bağlantılarını koparmadan çağdaş çizgiyi yakalayabilen bir isimdi Turgut Cansever. İslâm dininin biçimlendirdiği bütünsellik içinde işlerini üretirken yerel ve evrenseli bir potada eritmeye çalıştı senelerdir. Dünyada Ağa Han Mimarlık Ödülü'nü üç kez kazanan tek mimar olan Cansever, geçtiğimiz yıl 'Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü'ne de değer görülmüştü. Bu vesileyle görüştüğümüzde, ödülün çabaların boşa gitmeyeceğinin kanıtı olduğunu söylemişti. Bunun yanında 'Yeni Şehirler Projesi'nin hayata geçmesinin en büyük özlemi olduğunu anlatmıştı.

Ünlü binaların ödüllü mimarı
Mimarlığının yanında düşünce hayatına pek çok katkısı olan Cansever'in 'Thoughts and Architecture', 'Şehir ve Mimari Üzerine Düşünceler', 'Ev ve Şehir', 'Kubbeyi Yere Koymamak', 'İstanbul'u Anlamak', 'Mimar Sinan' adlı kitapları bulunuyor. Uğur Tanyeli ve Atilla Yücel de usta mimarı 'Turgut Cansever: Düşünce Adamı ve Mimar' adlı bir kitapla anlatmıştı. Cansever'in yaptığı binalar arasında ise Türk Tarih Kurumu binası (1980 Ağa Han Mimarlık Ödülü), Ahmet Ertegün evi yenilemesi (1980 Ağa Han Mimarlık Ödülü), Demir Tatil Köyü Projesi (1992 Ağa Han Mimarlık Ödülü), Sadullah Paşa Yalısı Restorasyonu, Anadolu Kulübü Oteli, Karatepe Açık Hava Müzesi, Beyazıt Meydanı Projesi, Antalya Karakaş Camii, Muharrem Nuri Birgi Evi, Rafet Ataç Evi, Akın Yalısı, Sualtı Arkeoloji Enstitüsü yer alıyor.

"Şimdi, 'Cansever ne demek istedi?' diye düşünme zamanı"
Beşir Ayvazoğlu: "Turgut Cansever Hoca, büyük bir mimar, gerçek bir entelektüel, hâlis bir sanatkâr ve bir İstanbul beyefendisiydi. Konuşmaya başladığı zaman, çok değil, birkaç dakika içinde bir düşünce solosu dinlemeye başladığınızı hissederdiniz. Siz dinlemekten yorulurdunuz, o anlatmaktan yorulmazdı; her düşünce onun zihnini biraz daha açar, biraz daha parlatırdı. İlim ve sanat adamlarından çoğunun kendilerini ihtisas sahalarına hapsetmek için kullandıkları kavram ve terimler, onun dilinde tarihe, felsefeye, estetiğe, sosyolojiye ve antropolojiye, tasavvufa ve metafiziğe, kısaca, bilginin ve düşüncenin uçsuz bucaksızlığına açılan ışıklı kapılara dönüşmüştü. Lao Tse ile Yunus, İbnü'l-Arabî ile Nietzsche, Gazzalî ile Heidegger, Mevlânâ ile Max Scheler, o ışıklı dünyada, Sinan'la, La Corbusier ile Van der Rohe ile buluşur ve onun diliyle söyleşirlerdi. Çeşitli şekillerde dayatılan bir yığın yanlış görüş, sakat iddia, peşin hüküm, hocayla bir saat konuştuktan sonra zihninizde tuz buz olurdu; Ortaçağ'a, Rönesans'a, Selçuklu'ya, Osmanlı'ya, moderniteye, küreselleşmeye vb. başka bir gözle bakmaya başlardınız. Büyük bir insanı kaybettik. Tek tesellimiz, düşüncelerinin yakın dostları tarafından kayıt altına alınmış, dağınık yazılarının toparlanarak sistemli bir şekilde yayımlanmış olmasıdır. Kendisine Allah'tan rahmet, yakınlarına ve dostlarına başsağlığı diliyorum."

Prof. Dr. Uğur Tanyeli: "20. yy Türk mimarlarının en önemli adlarından birini kaybettik. Hem düşünür olarak hem de bir tasarımcı olarak önemliydi. Bir anlamda da hayatının çelişkisi diyeceğim bir tarafı vardı. Turgut Bey'in söylediklerini ciddiye aldıklarını iddia edenler, ona mimarlık yapma fırsatı tanımadılar. Buna karşılık söylediklerini ciddiye almayanlar bir ölçüde de olsa mimarlık yapmasına izin verdiler. Keşke her iki taraf da tavrını biraz revize etmeyi başarsaydı. Sözleri dinlendiği kadar mimarlık yapma fırsatı verilebilseydi. Tabii tersi de olsaydı. Mimarlık yapmasına imkân tanıyanların onun sözlerini daha fazla ciddiye almasının, Türkiye'de mimarlığın bugünü açısından daha fazla yol almamızı sağlayacağını düşünüyorum."

Ahmet Turan Alkan: "Gerek Türk düşünce dünyası ve gerek mimarlık âlemi çok büyük bir değerini ve mütefekkirini kaybetti. Sadece sanatıyla, fikriyle değil, terbiyesiyle, nezaketiyle, inceliğiyle hepimize örnek olan müstesna bir insandı. Hayatının son yıllarını hayli ağır bir hastalığın pençesinde, ama her an sabrederek geçirdi. Cenab-ı Hak mekânını cennet etsin, yokluğunu daima hissedeceğiz."

Halil İbrahim Düzenli: "Türkiye büyük bir kıymetini kaybetti. Mimarlık dünyasında aynı ideali paylaşan bir ikinci ismin işaretlerini görmüyoruz. Belediyeler ve siyasal süreçlerden dolayı, hayatındaki mücadeleyi çok pratiğe yansıtma imkânı olmadı. Arkasından ağlamak önemli bir şeydir; ama 'Cansever ne demek istedi?' diye düşünmek gerekir. 20. yy'da bir adamın tarihî bir muhtevayı bugüne nasıl taşıyabileceği konusunda önemli bir örnekti. Sanırım bundan sonra bunun üzerine yoğunlaşmak lazım."

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
23/02/2009

21 Şubat 2009 Cumartesi

Google tercümeye başladı 'korsan çevirmenler' türeyebilir

İnternet devi Google hayatımıza inceden inceye sızmaya devam ediyor. Bir arama motorundan öte çok şey ifade etmeye başlayan site 'devrim' sayılabilecek yenilikleriyle hem sevindiriyor hem de ürkütüyor. Google'ın son yeniliği Google Çeviri (Google Translate) geçtiğimiz haftalarda hizmete girdi. Google bu servisi kullanıcılarına çoktan veriyordu. Yaklaşık 40 farklı dilde internet sayfalarını ve metinleri ücretsiz tercüme eden (www.translate.google.com) siteye Türkçe de eklenince Türk kullanıcılar sitenin müdavimleri arasında yerini aldı. Dil bilmeyenler için büyük bir kolaylık olan sitenin çevirileri şimdilik çok sağlıklı olmasa da konu hakkında fikir sahibi olabiliyorsunuz.

Sayfalar dolusu metni birkaç dakikada çeviren siteye herkes böyle masum bir istekle girmiyor. Zira kulaklara fısıldanan kimi korsan çevirmenler sessizce sistemin nimetlerinden nasipleniyor kimisi de pusuya yatmış bekliyor. Korsan yayıncıların cirit attığı edebiyat dünyasını şimdi de 'korsan çevirmenler'in türemesi korkutuyor. Sitenin yaklaşık kırk dilde çeviri yapabilme özelliği, sunduğu kolaylıklar ve hızı, pek çok kimseyi cezbediyor. Karşılıklı tercümeler, henüz başarılı bile denemeyecek seviyede. Diller arasındaki farklılıklardan dolayı çoğu zaman ortaya komik ifadeler çıkabiliyor. Fakat yine de servis, bir sayfanın yahut yazının genel hatlarını anlamada yardımcı olabiliyor. 'Daha İyi Bir Çeviri Öner' (suggest a better translation) linkini tıkladığınızda ise çeviri için önerinizi iletebiliyorsunuz. Böylece sistem bir anlamda gelişiyor. Biz de 'dil devrimi' olan bu sistemi, katkısını, korsan çevirmenleri, edebiyatımızın usta çevirmenlerine sorduk.

'Bilgisayar programı yazınsal ruhu yakalayamaz'
Eren Cendey, Çevirmen

"Sitenin ancak yardımcı olabileceğini, ama gerçek anlamıyla çeviri yapamayacağını düşünüyorum. Türkçe sayfalarda sözcük hazinesi son derece sınırlı olduğundan şimdilik çeviriler gayet başarısız. Eşanlamlı sözcükleri bile ayırt edemeyen bir program, yardımcı bir program olmaktan öteye geçemez. Yazınsal çeviri her iki dili çok iyi tanımanın ötesinde sanatsal bir eylemdir. Bir bilgisayar programının yıllar boyunca edinilmiş kültürel geçmişi, dünya görüşünü ve de yazınsal ruhu yakalaması olanaksız. Elektronik ortamdaki sözlükler ve hatta ansiklopediler çevirmenlerin yardımına koşmaktadır, ama bu programa başvuracak kişiler çevirmenler olmayacaktır."

'Bu site mevcut haliyle baştan sona Türkçeye zarar'
Tuncay Birkan, Çevirmen

"Site şu an hiç sağlıklı değil. Çevirmenlere hiçbir katkısı olmayacak. Bu sadece tercümenin çok kolay bir şey olduğu düşüncesine sevk ediyor. Şu an mevcut haliyle çok sakıncalı buluyorum. Baştan sona Türkçeye zarar, ama ileride daha iyi olabilir. Herhangi bir edebiyat metninin bu site üzerinden çevrilmesi mümkün değil. Edebiyatta kelimelerin tek bir anlam değeri yoktur. Pek çok anlamı vardır ve çevirmenlik bunlara karar vermektir. Bunu bir makinenin yapması mümkün değil. Teknik metinlerde belki işe yarayabilir ama edebiyat metinlerinde asla. Bir şeyleri anlamaya yarıyor sadece. Ama bu servis bazı kendini bilmezlere kapı aralayacaktır."

'Kalitesiz çeviriye prim veren olursa korsanlar artar'
Dilek Şendil, Çevirmen

"İngilizceden Fransızcaya çeviri yaparken birtakım sorunlar çıkıyorken Türkçe gibi Latince ile ilgisi olmayan bir dile çeviri yapmak olanaksız bir şey. Bırakın edebiyatı, edebiyat dışı tercümeler bile çok zor böyle bir sistemle. Dili doğru kullanan bir toplum değiliz, uyduruk 'sözde çeviriler' ile dilin daha da bozulacağından kuşkum yok. Bir dili çevirmek için iki dile de hâkim olmak gerekiyor. Yıllardır bu işin içindeyim, hâlâ öğreniyorum. Birtakım programları kullanarak bir dili çevirmeye çalışmak bilgisayar teknik terimlerinde yardımcı olabilir sadece. Ama kalitesiz çeviriye prim veren olursa korsan çevirmenler türeyecektir. Bu tür işlere de talep olur."

'Google'la birlikte bir proje için çalışıyoruz'
Osman Kaya, Çevirmenler Derneği Başkan Yardımcısı

"Google'ın çeviri hizmetinin ardından Google yetkilileriyle görüştük. Birlikte çalışacağımız bir proje için diyaloğumuz devam ediyor. Sistemin iyi-kötü tarafları üzerine konuşuyoruz. Ama hiçbir çevirmen korkmasın. Türkçe sayısaldır, matematikseldir, diğer dillere benzemez. Matematikle ifade edilir, çok disiplinli bir dildir. Dışarıda ezildiğine hor görüldüğüne bakmayın dünyanın en sağlam sayısal dilidir. Bilgisayar için çok elverişlidir; ancak ekler ve kökler çok uygun değil. Bunun için yapay zekaya ihtiyaç var. Eninde sonunda bu iş olacak; ama bugün Google'ın çevirisine güvenenlerin dağlarına kar yağar."

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi

18 Şubat 2009 Çarşamba

Yazmalar artık solgun...

"Çok sevdiğim Türk halkına, belki de bu son seslenişimdir." cümlesiyle başlamıştı sitem dolu mektubuna. Hastanede başına gelenleri 'başkaları yaşamasın' diye anlatırken epey dertliydi. Koğuştaki hanımefendinin şakur şukur atan kalp pilleri mi dersiniz, sırtında oluşan yaraları mı... Zor zamanlardı onun için.

Çok geçmedi, Zaman'da yayımlanan mektubun ardından. Sessiz sedasız dün yola koyuldu. 70 yaşında mekân değiştirdi. Ünlü ressam, şair ve yazar Bedri Rahmi Eyüboğlu ile ressam Eren Eyüboğlu'nun oğlu, yazma ustası Mehmet Hamdi Eyüboğlu kalp ve böbrek rahatsızlığı sebebiyle uzun süredir tedavi görüyordu. Babasının 'Erimek' adlı şiirinde dediği gibi sulara, yıldızlara karıştı... Sanatçının cenazesi bugün Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Camii'nde kılınacak öğle namazını müteakiben Küçükyalı Kabristanı'nda toprağa verilecek.

Midye kabukları, şeytanminareleri ve mercanlarla süslenmiş şapkasıyla Amak-ı Hayal'in Aynalı Baba'sını andırıyordu. 'Yediveren ustalarım' diye adlandırdığı babasının ve annesinin tahta kalıplarını bulup tekrar hayata geçirdi, yazmacılık sanatına pek çok katkıda bulundu, talebe yetiştirdi. Yazmacılığa olan sevgisinde erimek istiyordu. Anadolu'nun nakış nakış yazmalarını günümüze taşırken babasıyla aynı derdin eşiğindeydi; 'güzeli çoğaltmak'. Bu tutku ona da bulaşmıştı. Elli yıldır Kalamış'taki atölyesinde boyasından fırçasına, bezinden kalıbına her taşın altındaydı. Her yazma sergisinde kendine has rengi, motifi, dokuyu taşıdı. Balıklar, çiçekler, köylü kadınlar... Büyük bir medeniyetin izlerini taşıyordu. Geleneksel Yazma Şenlikleri'ni atölyedeki o erik ağacının altında düzenliyordu.

Eyüboğlu, 'Niçin Yazma Basıyorum? başlıklı yazısında babasının Erimek adlı şiirindeki yıldızları, yazmalara çevirerek şöyle diyordu: "Erimek belirsizce her şeyde/ Karışmak sulara, 'yazmalara'/ Sinmek, kokusuna mor menekşenin/ Yaşamak, damar damar, nefes nefes/ Yaşamak, tükene tükene... İşte ben de böyle, damar damar, nefes nefes eriyorum yazmalarımda. Benim yazmamı eline alan Bedri Rahmi'nin yüreğini tutuyordur elinde. Eren Hanım ağacının dalındadır, yaprak yaprak. Onları yaşatmaktı dileğim. Kalıplarımı gözyaşlarımla oyuyorum. İçlerine de canımı katıyorum."

Bedri Rahmi, oğluna yazdığı bir şiirde "Oğlum Mehmet'e meyvelerimizi takdim ederim./ Dilerim Allah'tan/ Meyve ağaçları sıralansın ömrü boyunca" diyordu. Kalamış'taki erik ağacının altı artık boş kalacaktı... Ve hiçbir yazma şenliği eskisi gibi olmayacaktı...

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
18/02/2009

17 Şubat 2009 Salı

Günümüz hattatları 'en güzel'i yazdı

"Boyu ne çok kısa ne de çok uzundu, orta boyluydu. Ne kıvırcık kısa ne de düz uzun saçlıydı; saçı, kıvırcıkla düz arası idi. Değirmi yüzlü, duru beyaz tenli, iri ve siyah gözlü, uzun kirpikliydi. İri kemikli ve geniş omuzluydu. Vücudunda kıl yoktu. Göğsünden göbeğine kadar ince bir hat şeklinde vardı. İki avucu ve tabanları dolgundu. Yürüdüğü zaman, sanki yokuş aşağı iner gibi rahatlıkla ilerlerdi. Sağına ve soluna baktığında, bütün vücuduyla dönerdi. İki omuzu arasında 'nübüvvet mührü' vardı. Bu, onun sonuncu peygamber oluşunun nişanesi idi. (...)" Hz. Ali, Peygamberimiz Hz. Muhammed (sas)'i bu sözlerle vasfediyordu. Hazreti Peygamber'e olan derin muhabbetle, kimi zaman bu sözler, kimi zaman başka ravilerin tarifleri hattatlar tarafından hilye levhaları haline getirildi. Bu gelenek, dört-beş asırdır hâlâ devam ediyor. Özellikle son dönemlerde müzayedelerde Hilye-i Şeriflere olan ilgide büyük artış var. Geçtiğimiz aylarda Emin Barın Koleksiyonu'ndan satışa çıkan Mehmed Aziz Rufai'nin Hilye-i Şerif'i dudak uçuklatacak bir fiyata 260 bin TL'ye alıcı bulmuştu.

İstanbul Antik Sanat Müzayede Evi ise bugünlerde zamanımız hattatlarının kaleme aldığı Hilye-i Şerifleri sergiliyor. Küratörlüğünü Mehmet Çebi'nin yaptığı sergideki eserlerin en büyük özelliği yeni bir istifle yazılmış olmaları. Her biri bir insan boyu kadar olan hilyeler, hat sanatının farklı tarzlarında yazılmış. Hasan Çelebi, Cevat Huran, Süleyman Berk, Ali Hüsrevoğlu, Said Abuzeroğlu, Nurullah Özden, Levent Karaduman, Gürkan Pehlivan, Fevzi Günüç, Eyüp Kuşçuoğlu gibi hattatların eserlerinin yer aldığı sergide 32 Hilye-i Şerif var. Levhaların kenarlarını süsleyen nakış nakış rûmîler, halkariler ise hat ve tezhip sanatlarının kadim birlikteliğini gözler önüne seriyor.

Yaklaşık on beş yıldır Hilye-i Şerif topladıklarını söyleyen Mehmet Çebi ,"Son dönemlerde müzayedelerde hilyelere çok büyük rağbet var. İslam kültüründe önemli bir yeri olan ve Efendimiz'e duyulan muhabbeti anlatan bu eserleri günümüz hattatlarının yeni istifiyle bir arada sunmak hat sanatı adına önemli bir gelişme." diyor.

İslam kültüründe hilyenin, bulunduğu yere huzur, bereket, saadet getireceğine; orayı âfetlerden ve yangından koruyacağına inanılır. Hz. Ali'den rivayet edilen "Hilyemi gören beni görmüş gibidir." hadisi, bu ilginin sebebini biraz açıklıyor gibi. Günümüz hattatlarının gözü gönlü okşayan Hilye-i Şeriflerini görmek için 28 Şubat'a kadar vaktiniz var. (0212 227 52 28)

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
17/02/2009

14 Şubat 2009 Cumartesi

'İstanbul'da, kırk yıl öncesinin İtalya'sında gibiyim'

17:05 Posted by Musa İğrek , , No comments
Fotoğraflarını ilk görünce insanı içine çeken bir şey var. Adeta bir şiirin dizeleri kuşatıyor sizi. Minik bir kurgu yapıp 60'lı yıllarda fotoğrafladığı İtalya'nın şairlerinden Cesare Pavese'nin "Sokak lambalarının sessiz ışıkları süslüyor / geceyi tepeleri ve caddeleri/ Yüksek yapılar arasında bitkin günün/ uzayıp giden sancılanan yalnızlığı" mısralarını herhangi bir fotoğrafına kondurmanızı önersek hiç de gözünüzü tırmalamayan bir hal çıkacaktır ortaya.

Aslında o da bu derinliğin farkında. Tevazu gösterip kenara çekilse de fotoğraflarını önümüze seriyor. Eğilip bakınca Fransız edebiyatının usta ismi Tahar Ben Jelloun'un onun için yazdığı şiirleri hatırlıyorsunuz. Fotoğraf dili gayet saf. Renklerin ve gölgelerin onu ne derece cezbettiğini hemen fark edebiliyorsunuz. Bu tutkunun temelinde çocukluğunun Fas'ta geçmesi yatıyor. Söz konusu fotoğrafçı, Bruno Barbey... Magnum Photos üyesi sanatçının 1960'larda İtalya'da çektiği 50 fotoğraftan oluşan 'İtalyanlar' serisi, Yapı Kredi Sermet Çifter Salonu'nda sergileniyor. Daha önce Mayıs 68 olaylarını anlattığı fotoğraflarıyla yolu İstanbul'a düşen Barbey, bu kez 60'ların İtalya'sına götürüyor. Barbey'in İtalyan serisinin öyküsü ise bir hayli evvele uzanıyor.

Her şey kırk yıl önce başlar. Pilot olmayı düşünse de fotoğraf eğitimi almakta karar kılar. İsviçre'nin saygın bir fotoğraf okuluna yazılır. Kısa sürede sıkılır. Çünkü öğrencilerin çoğu reklâm fotoğrafçılığı ile uğraşmaktadır. 20 yaşındayken İtalya'daki sıra dışı hayatlar onu çok etkiler. İtalya sokaklarında elinde makinesiyle köşe bucak gezinir. Kuzeyden güneye kadar dolaşır. Sokak çocukları, rahibeler, işçiler, dilenciler, mafya üyeleri... Hepsi objektifine takılır. Peşine düştüğü insanların fotoğrafla sorunları yoktur. Gayet rahattırlar. Bu da onun işini kolaylaştırır. Dört yılın sonunda ortaya fotoğrafçıların, yayıncıların ve ajansların dikkatini çeken bir seri çıkar.

Yıllar sonra İtalya seyahatini duygusal bir yolculuk olarak açıklayan Barbey, bu projenin amacını, "bir ulusun ruhunu yakalamak, İtalyanların portresini genel hatlarıyla sunmak" şeklinde açıklıyor. Yeniden İtalya'ya dönüp baktığında ise pek çok şeyin değiştiğini görüyor. Bazı mekânlarda eski İtalya gözünün önüne gelse de büyük gelişmeler yaşanmış. Tevazu göstererek 'büyük bir fotoğraf kültürüm yok' diyen Barbey, İtalyanları çekerken hissiyat olarak kendini 'Amerikalılar' adlı serinin sahibi fotoğrafçı Robert Frank'a daha yakın gördüğünü anlatıyor.

Bruno Barbey'i en çok etkileyen, "derin tarihi birikimleri olan kadim coğrafyalar ile o coğrafyaların insanları". Belki bu yüzden İstanbul onun için bu kadar cazip duruyor. Türklerin İtalyanlara çok benzediğini söyleyen sanatçı, her gelişinde sessiz sedasız Türkleri de fotoğraflıyor. "Kırk sene önce Napoli'de nasıl dolaşıyorsam şimdi de İstanbul'da aynı atmosferde gezindiğimi hissediyorum." diyen Barbey, önümüzdeki yılın Fransa'da 'Türk Mevsimi' olduğunu hatırlatıyor. Sanatçının sınırlarını zorlayarak yeni projeler üzerinde çalıştığını öğreniyoruz. Siyah beyazın 'önemli' olduğu zamanlarda akranlarından ayrılarak nasıl 'renkli'nin cazibesini gözler önüne serdiyse yeni yetme bir fotoğrafçı çevikliği ile dijitale uyum sağladığını müşahede ediyoruz. Hazırlamakta olduğu 'Brezilyalılar' çalışması bunun en güzel örneği.

O, 'Savaş fotoğrafçısı değilim.' dese de bu bir tutkudur Bruno Barbey için. Filistin'e, Vietnam'a, Kuveyt'e, İran'a, Irak'a giderek savaştan kaçanları çeker. Ve tarihe görsel belgeler bırakır. 1966'da Magnum'a katıldıktan sonra savaştan savaşa koşturduğu için derinliğin biraz daha arka planda kaldığını söylüyor. Şimdilerde daha çok derinliğe odaklanan işler yaptığını anlatan sanatçı, "Kısa ve yakın olaylara gidiyorum. Mesela Obama'nın başkanlık törenine gittim. Bu tür şeyler çok uzak olmadığı için gidebiliyorum." diyor. Barbey'in 'İtalyanlar'ı 14 Mart'a kadar görülebilir.

Selahattin Sevi - Musa İğrek, İstanbul
14/02/2009
Zaman Gazetesi

13 Şubat 2009 Cuma

Ünlü müzayede evi Sotheby's Türkiye'de

17:03 Posted by Musa İğrek No comments
Yıllardır İstanbul'da ofis açacağı kulaktan kulağa fısıldanan İngiltere'nin ünlü müzayede evi Sotheby's bu sanat dedikodusuna son verdi. The Marmara Esma Sultan Yalısı'nda dün, bir şube açacağını duyuran Sotheby's ofisin başına Oya Delahaye'i getirdi.

Daha da önemlisi aylardır galeri galeri gezerek Türk sanatçıların izini süren Sotheby's, 4 Mart'ta İngiltere'de Türk çağdaş sanat müzayedesi düzenleyeceğini de açıkladı. 1992'de Türkiye ofisini açmak üzere harekete geçen, ancak aradığını bulamayan Sotheby's'in Londra'da yapacağı müzayededen beklentisi çok büyük. Kırk bir ülkede faaliyet gösteren şirketin Türkiye'de ise namı pek parlak değil. Çünkü bu topraklardan çalınan pek çok eser müzayede evinin kataloğunda çıkmıştı.

'Türk çağdaş sanatının dünya piyasasına ilk çıkışı' olarak nitelenen müzayedede Türk sanat tarihinin artık hayatta olmayan usta sanatçılarıyla birlikte, çağdaş sanatın genç ve orta kuşak isimleri birlikte yer alıyor. Müzayedede, 73 parçadan oluşan ve çoğu yaşayan 53 sanatçının resim, fotoğraf, heykel ve enstelasyon gibi eserleri satılacak. Müzayede yönetimi bu satıştan yaklaşık 1 milyon 200 bin sterlin (2,7 milyon TL) gelir beklediklerini söyledi.

Sotheby's yetkilileri, dün düzenlenen basın toplantısında tam tekmil bir araya gelmişti; Avrupa Yönetim Kurulu Başkanı Henry Wyndham, İstanbul Ofisi Direktörü Oya Delahaye, Başkan Yardımcısı Ali Can Ertuğ ve Ortadoğu Bölümü Müdür Yardımcısı Dalya İslam. Türkiye'deki koleksiyoncuların ve alıcıların Sotheby's'in uluslararası müzayedelerinde çok etkin olmaya başladıklarını söyleyen Henry Wyndham, "Türk alıcılarına ve mevcut koleksiyonculara iyi bir hizmet sunmak istiyoruz. Türkiye bu anlamda çok iyi bir piyasaya sahip." dedi.

'Sanatçıların değeri artacak'

İstanbul'da ofis açan ilk uluslararası müzayede evi olduklarını söyleyen Ali Can Ertuğ ise "Türk sanatı ticari anlamda dünyaya açılacak ve bundan koleksiyonerler, alıcılar fayda sağlayacak. Türkiye'de koleksiyonculuğun olgunlaşması ve dünya pazarlarındaki değişimler Türk sanatına olan ilgiyi artırdı. Sanatçıları seçerken pek çok kurum ve kişi ile görüştük. Bazen çok uçuk rakamlar da çıktı karşımıza. Türkiye'deki pek çok usta sanatçının eserleri makul fiyatlarda. Ama müzayede sonrasında pek çok sanatçının değerinin artacağını düşünüyoruz." diye konuştu.
Toplantıda müzayede yönetimine özellikle sanatçı seçimi konusunda pek çok eleştiri getirildi. Bu konuda danıştıkları isimler, kimi usta Türk sanatçının bu müzayedede yer almaması konuşuldu. Ertuğ, bu eleştirileri normal gördüklerini söyledi: "Parçaların ve fiyatların iyi olmasına baktık. Bu bir ansiklopedik sergi değil. Kimi usta sanatçılar olmayabilir ama odaklandığımız isimler dünya sanat piyasasında gelecek vaat eden isimler."

Müzayedede Hale Tenger'in iki enstelasyonu, Nazif Topçuoğlu'nun bir fotoğrafı, Seyhun Topuz'un 'Kırmızı VI' adlı heykeli, geçen yıl kaybettiğimiz sanatçı Hüseyin Alptekin'in otel tabelaları, genç sanatçılar Elif Uras ve Erinç Seymen'in çalışmaları Nejad Devrim ve Fahrelnisa Zeid gibi modern klasik ustaların eserleri satışa çıkacak. Erol Akyavaş'ın Öpücük adlı eseri 35 bin sterline, Mübin Orhon'un soyut çalışması 80 bin sterline, kataloğun kapağına taşınan Taner Ceylan'ın Ruhani isimli tuvali ise 40 bin sterline alıcı bekleyecek. Müzayedede ayrıca Mehmet Güleryüz, Semiha Berksoy, Haluk Akakçe, Leyla Gediz, Mustafa Hulusi ve Erinç Seymen gibi sanatçıların da eserleri var.

Sotheby's, İngiltere'de düzenleyeceği Türk çağdaş sanat müzayedesinin ardından Türk İslâm sanatlarıyla ilgili çalışmalar yapmayı düşünüyor. Dünyanın en büyük müzayede şirketlerinden Christie's de İstanbul'da bir ofis açar mı bilinmez; ama uluslararası müzayede evlerinin İstanbul'u mekân tutmaları sanat piyasasında epey bir hareketlenmeyi beraberinde getirecek.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi

12 Şubat 2009 Perşembe

İstanbul'un iki tarihi mekânı eski ihtişamına kavuştu

17:01 Posted by Musa İğrek , No comments
Uzun süredir beyaz örtüler altında gizlenen Eminönü Yenicami'nin Hünkâr Kasrı ile Topkapı Sarayı Bağdat Köşkü, nihayet yüzlerini gösterdi. Osmanlı mimarisinin en güzel örneklerinden olan bu iki bina, yenilenmiş çehreleriyle İstanbul kültür mekânlarına sessiz sedasız eklenmiş oldu.

2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul'a doğru yaklaşırken kentin dokusunda bir yıldız gibi asılı duran bu eşsiz yapıların açılışını Başbakan Recep Tayyip Erdoğan salı günü gerçekleştirdi.
Hatice Turhan Valide Sultan tarafından 1663 yılında yaptırılan Hünkâr Kasrı, padişahların özellikle cuma namazlarını kılmak için geldiklerinde dinlenmek maksadıyla kullandıkları mekândı. Padişahların cami içinde namaz kıldıkları hünkâr mahfeli ile bağlantılı olan üç katlı kasır, asıl mekanın yan ısıra tahtırevan yolu adı verilen rampanın altındaki beş oda ile şerbethane denilen bölümden oluşuyor. Yenicami Hünkâr Kasrı, son dönem İznik çinileri, Edirnekâri süslemeleri, kalemişleri, alçı pencereleri, sedefli kündekari kapıları ve altın varakla bezenmiş saçaklarıyla bulunduğu döneme ait kasırların içinde en görkemlilerinden biri.

Hünkâr Kasrı, Cumhuriyet döneminde uzun süre boş kaldı. Zamanla hırsızların cirit attığı bir mekâna dönüştü. Muhteşem çinileri pek çok kez çalındı, eserler yurtdışındaki müzayedelerde çıktı. Bunların bir kısmı yurda dönse de eksikler yok değil.

Hünkâr Kasrı şehrin dokusundan yavaş yavaş erirken İstanbul Ticaret Odası (İTO) tarafından 2004'te başlayan bir restorasyon ile elden geçmeye başladı. 350 yıllık giriş kapısına, 'merhamet tamiri' yapıldı, sedef ve bağa kakmalı kanatları onarıldı. Edirnekâriler ve kalemişleri ince bir işçilikle temizlendi. 8,5 milyon liraya onarılan Hünkâr Kasrı, önümüzdeki günlerde müze olarak faaliyet gösterecek.

Sarayın en güzel köşkü

Sultan IV. Murad Han'ın emriyle Bağdat Zaferi'nin hatırası olarak 1639 yılında yaptırılan Bağdat Köşkü, Topkapı Sarayı'nın günümüze ulaşan en güzel köşklerinden biri. İstanbul İl Özel İdaresi tarafından 2006'da başlanılan restorasyon çalışmaları sonunda tüm ihtişamıyla göz kırpan bir yapı ortaya çıktı. İki yılda tamamlanan restorasyon için 1 milyon 387 bin 452 TL harcandı.
Bağdat Köşkü, günlük saray yaşamında padişahın dinlenme mekânı olarak kullanıldı ve pek çok tarihî olaya sahne oldu. I. Abdülhamit ve III. Selim dönemlerinde Has Odalar Kütüphanesi olarak kullanıldı. Sarayın şimşirlik ve incirlik denilen iki bahçesinin birleştiği yerde yükselen köşk, Haliç, Marmara, Galata ve Beyoğlu'na hâkim bir manzaraya sahip.

Türk mimarisinin şaheserlerinden sayılabilecek Bağdat Köşkü'nün duvarlarında beyaz zemin üzerine bezenmiş narçiçekleri, enginar yapraklı çiçeklerle süslenmiş klasik İznik çinileri yer alıyor. Ahşap kanatları fildişi, sedef ve bağa kakmalı kapılar, hücrelerin içindeki sedirler, ortasında bir aydınlık feneri bulunan kurşun kaplı kubbe ile birleşince eski zaman masallarında gezintiye çıkarıyor.

Hem İstanbul'un güzelliğini bir kez daha temaşa etmek hem de hayatın kargaşasında biraz soluklanmak istiyorsanız yolunuzu bu muhteşem tarihî binalara düşürün.

11 Şubat 2009 Çarşamba

Kurosawa'nın film gibi desenleri

16:57 Posted by Musa İğrek , 1 comment
Batı dünyasını kıskandıran Japon yönetmen Akira Kurosawa'nın (1910-1998) her biri birer öykü denilebilecek desenleri, Pera Müzesi'ni mekân tuttu. Yedi Samuray, Rashomon, Ran, Düşler, Kagemusha gibi filmleriyle nam salan usta yönetmenin sinema diline aşina olanlar, Kurosawa'nın desenlerini görünce de aynı büyüye kapılacak.

Yönetmenin Ran, Kagemusha, Yume, Madadayo ve Umi Wa Miteita filmlerini sahne sahne betimleyen storyboard'lardan (hikâye panosu) seçilen seksen yedi desen, Kurosawa'nın dışavurumcu yanına işaret ediyor. Filmlerindeki derinliğin ve renkliliğin ışıltısı sizi içine çekiyor. Fransa'nın önde gelen sanat kurumlarından Paris, Le Petit Palais'den sonra İstanbul'a gelen desenler, daha sonra Yunanistan, İspanya ve Amerika'ya gidecek.

Pera Müzesi'nde dün gerçekleştirilen basın toplantısına Suna ve İnan Kıraç Vakfı Kültür Sanat İşletmesi Genel Müdürü Özalp Birol, HoriPro Direktörü Katsumi Suzuki ve Candan Erçetin katıldı. Müzede Kurosawa'nın desenleriyle birlikte 'Mekteb-i Sultani'den Galatasaray Lisesi'ne Ressamlar 1868-1968' başlıklı sergi de tanıtıldı.

Samuray soyundan gelen Kurosawa, Batı kültüründen, özellikle de Avrupa sanatının Van Gogh, Cézanne ve Chagall gibi büyük ustalarından etkilenmiş. Filmlerinde hayatın anlamını aramak, hastalık ve ölüm, dayanışma, adalet için savaş, iyiyle kötünün çarpışması gibi temaların peşine düşen yönetmenin Uzakdoğu ve Batı arasında kurduğu büyüleyici köprüyü desenlerinde de görmek mümkün.

Filmleri için desen çizerken, sanatsal bir kaygıyla yol almadığını söyleyen Kurosawa, bu çalışmaların sadece oyunculara yardımcı olmasını ve bazı sahnelerin anlamının daha iyi kavranmasını amaçlıyordu. 'İmparator' lâkaplı Kurosawa'nın desenler aracılığıyla düşlediği dünyaya girmeden önce yönetmenin filmlerine bir göz atın deriz. Desenler filmlere kapı aralarken aynı sinema kokusunun desenlerine de sindiğini göreceksiniz.

Galatasaraylı ressamlar, Pera'da toplandı

Sanatçı Candan Erçetin başkanlığındaki Galatasaraylılar Derneği'nin 100. yıl kutlamalarının son etkinliği, "Mekteb-i Sultani'den Galatasaray Lisesi'ne Ressamlar 1868–1968" adlı sergide bu liseye yolu düşmüş öğrenciler ve onları yetiştiren resim öğretmenlerinin elli yedi eseri yer alıyor.
Bu ressamların Türk resminin gelişmesinde oynadıkları rolü irdeleyen sergide Cihat Burak'tan Nejad Devrim'e, Nurullah Berk'ten Namık İsmail'e, Selim Turan'dan Avni Arbaş'a, Feyhaman Duran'dan Yavuz Görey'e, oradan Fikret Mualla'ya uzanan pek çok usta sanatçının yanı sıra, mektepte bu sanatçıların hocaları olmuş Halil Dikmen, Sami Yetik, François Claude Hayette ve Viçen Arslanyan gibi ünlü ressamların eserleri de var. Sultan Abdülaziz'in portresi ise ilk kez sergileniyor. Her iki sergi, 26 Nisan'a kadar gezilebilir.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi

10 Şubat 2009 Salı

'Türklerin at tutkusunu ilk kez duyuyorum'

16:56 Posted by Musa İğrek , No comments
Başlık sizi şaşırtmasın. 'Büyük tutkusu atlar konusunda uzman' diye duyurulan bir fotoğraf sanatçısının sözleri bunlar. İstanbul Modern Sanat Müzesi Fotoğraf Galerisi'nde 'Safkan Yansımalar' adlı sergi açan Peter Müller Peter'in kapısını çaldığımızda Türklerin atlara düşkünlüğünü ilk kez duyduğunu söyledi sanatçı. Kültüründe 'at, avrat, silah' üçlemesi olan bir ülkede böyle bir cümle sarf etmek duyanları şaşırtmadı değil açıkçası.

Sergide Boticelli, Titian, Velázquez, Carpaccio, Rubens, Van Dyck, Juan de la Corte, Goya, Bejarano, Llorens, Franz Marc, Macke ve Sala gibi Avrupalı ressamların tablolarında yer alan safkan İspanyol atının, bu tablolarla birlikte çekilmiş fotoğrafları yer alıyor. Epey zahmetli olan bu işin sonunda ortaya ilginç kareler çıkmış. Sanatçı, fotoğrafları çekmeye İspanyol atlarını korumayı amaçlayan bir proje ile başlamış. Atları huylandırmadan fotoğraflarını çekmek kolay olmayan bir uğraş. Peter dakikalarca süren pazarlıklar ve minik hediyeler sonunda atları ikna edebildiğini söylüyor.

Peter Müller Peter'in bu fotoğraflarla yeni bir yorum sunduğunu söyleyen serginin küratörü Engin Özendes, "İki farklı sanat alanını birbiriyle uyumlu ve estetik bir biçimde yoğurarak, yeni yaratılar ve yeni sunumlarla önümüze çıkarmaktadır." diyor. Latin Amerika edebiyatının yaşayan ustalarından Mario Vargas Llosa, sergi kataloğunda yer alan yazısında, fotoğrafların, büyüleyici görüntüleriyle Endülüs atına dikkat çektiğine değiniyor: "Peter Müller Peter'in ustaca düşünülmüş bu kompozisyonlarda poz vermeye ikna ettiği son derece güzel Endülüs atları, kulaklarını dikmiş, fal taşı gibi açılmış zeki gözlerle tuvallere ve fresklere bakıyor ya da dört dörtlük gözbağı ustaları gibi resimdeki yerlerini alıyorlar." Sergiyi, 26 Nisan'a kadar ziyaret edebilirsiniz.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi

9 Şubat 2009 Pazartesi

Geleneksel sanatları Anadolu'ya taşıyorlar


Geleneğin izinde üç sanatçı. Biri ebrucu, biri hattat, biri de müzehhip. Hepsi de klasik sanatların ustaları Hasan Çelebi, Hüseyin Kutlu ve Sadreddin Özçimi'nin rahle-i tedrisinden geçmiş. Onların hikâyesine geçmeden evvel merhum hattat Ali Alparslan'ın yaşadığı bir hatırayı nakletmek sözün uzayacağı yeri ele verecektir.

Bir gün Ali Alparslan'dan Anadolu'da bir üniversitede ders vermek üzere hoca istenir. Bu teklifi ilettiği talebesinden gelen cevap hocayı çok üzer: "Biz oturduğumuz yerden yeteri kadar para kazanıyoruz. İl il dolaşmanın bir manası yok." Alparslan hoca, 'Her şey para mıdır?' diye derin bir üzüntüye kapılmıştır. Daha sonra birkaç öğrencisine bu kırgınlığını aktarır ve "Herhangi bir maddi probleminiz ve eşinizle alâkalı bir sorununuz yoksa bu sanatları Anadolu'ya taşımalısınız. Çünkü orada böyle bir imkân yok. Sizin bir tarafınızda Hüseyin Kutlu, bir tarafınızda Hasan Çelebi, bir tarafınızda da Fuat Başar var. Bu yüzden bu sanatları öğretmezseniz vebal altında kalırsınız." diye öğütler.

Hattat Mahmut Şahin, yıllar sonra Ali Alparslan'ın bu sözlerini düstur kabul ederek 2004'te Anadolu'ya doğru yola koyulur. Çeşitli illerde hocası Hüseyin Kutlu'nun himayesinde dersler verir. Şahin'in bu çabaları, geçtiğimiz yıl Bursa'da daha da köklenir ve Bab-ı Nun Atölyesi'ni açmaya kadar uzanır. Hat, bu filizlenme ile diğer klasik sanatları da çekmeye başlar. Anadolu seferine bu kez ebrucu Önder Ömer Cankurtaran ve müzehhip Muhammed Mağ katılır. Halka genişler.

İlk zamanlar sıkıntılar olsa da yaşanılanlar hayallerini dağıtmaya yetmez. Uzun mesafeler gözlerinde küçüldükçe küçülür. Yağmur çamur demeden İstanbul'dan Bursa, Eskişehir, İzmit ve Diyarbakır'a doğru yollara düşen sanatçılar, klasik sanatları Anadolu'ya taşımaktan bir hayli mutlu. Belediyelerin, valiliklerin, çeşitli atölyelerin bünyesinde ders veriyorlar. Üç sanatçı da hocalarından büyük bir destek alıyor. İstanbul'dan hocaların ders vermeye geldiğini duyan pek çok sanatsever kursların kapısını çalıyor. Taşradaki öğrencilerin yıldız yıldız ışıltısı, bu sanatlara karşı istekleri onların şevkini artırıyor.

'Anadolu'da talebe daha istekli'

Anadolu'daki talebelerin daha istekli olduğunu söyleyen Mahmut Şahin, Bursa'da yaşadıklarını şöyle anlatıyor: "Bursa Ulucamii'ni düşününce burası açık hat sanatları müzesi gibi; ama gelin görün ki bu ilde hat sanatını öğreten yoktu. Şimdi gelinen noktayı düşününce yıllar önce bu güzel işlerin çıkacağını açıkçası hiç ummuyordum. Klasik sanatlarda bir hocaya bağlılık esastır. İstanbul'da talebenin hoca değiştirmesi ise çok kolay. Öğrenci kendini yormuyor, tembelleşiyor. Anadolu'da bağlar daha kuvvetli."

Önder Cankurtaran, Diyarbakır'a doğru yola çıkmaya hazırlanıyor. Geçtiğimiz günlerde bir keşif ziyareti yapan sanatçı yakında orada tekneyi kuracak. Klasik sanatların bu şehre hiç uğramadığını söyleyen Cankurtaran, "Diyarbakır, hattat Hamid Aytaç'ın memleketi olmasına rağmen kimse bu usta hattatı tanımıyor." diyor.

Sanatın talep işi olduğunu söyleyen Muhammed Mağ, aynı sıkıntıyı kendisinin de Erzurum'da yaşadığını aktarıyor: "Anadolu'ya açılırken kendimi gördüm bir anlamda. Biz de hoca bulmada zorlanıyorduk. Çok istekliydik. Öğrencilerdeki bu aşk ve şevk beni kendilerine çekti açıkçası."

Üç sanatçı geçtiğimiz haftalarda Bursa Bab-ı Nun Atölyesi'nde yetkin ve iyi işlerin olduğu bir öğrenci sergisi açtı. Anadolu'daki çalışmaların ilk ürünü olan eserler görenleri hayran bıraktı.

USTALARDAN KISA NOTLAR...

İstanbul'da bazı merkezler hariç kurslarda işin kültürü verilmiyor ve adeta klasik sanatlara balta vuruluyor. Orada ders verenlerin pek çoğunun geldiği gelenek maalesef belli değil. Ehil kişiler başta olmayınca ortaya iyi işler çıkmıyor. İyi niyetle yola koyulmuş olunabilir ama içeriden bakınca öyle gözükmüyor. Önemli olan sanat ahlakını öğrenmek, yetenek daha sonra gelir. Klasik sanatlar sertifikayla değil icazetle öğrenilir. Belediyeler sanatın herkes tarafından yapılabileceği anlayışı sunmaya çalışıyor. Üç aylık altı aylık kurlarla bu sanatlar öğrenilmez. Yerel yönetimler bu işe daha ciddi yaklaşmalı.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
9/2/2009

4 Şubat 2009 Çarşamba

Elhamra, Topkapı'ya taşınıyor

İstanbullular yıl boyunca 'önüm arkam sağım solum İspanya ve kültürü' diye mırıldanacak. Çünkü İstanbul Cervantes Enstitüsü önümüzdeki günlerde sergilerden konserlere, edebiyat söyleşilerinden film gösterimlerine pek çok etkinlik düzenleyecek. İstanbul ve İspanya'yı birbirine daha da yakınlaştıracak bu kültür programı sanatseverlerin takvimlerini dolduracak anlaşılan. Enstitünün göz kırpan en önemli etkinliği ise Aynı Denizin Kıyılarında adıyla dünyanın görkemli saraylarından Topkapı ve Elhamra'yı buluşturacak. Topkapı Sarayı'nda 6 Nisan-20 Haziran arasında düzenlenecek sergide Elhamra Sarayı'nın 19. yüzyılda çekilen fotoğrafları sunulacak. Fransız sanatçı Jean Laurent'ın çektiği fotoğraflar Elhamra'nın güzelliğini İstanbul'a taşıyacak.

İstanbul Cervantes Enstitüsü Direktörü Sr. Antonio Gil de Carrasco, dün düzenlediği basın toplantısıyla bu yıl düzenleyecekleri etkinlikleri anlattı. Carrasco, "2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul'a girmeden önce yıl içinde hem İspanyol kültürünü hem de İstanbul'u tanıtacak faaliyetler hazırladık. Sanatseverlerin bu etkinlikleri beğeneceğini umuyoruz." dedi. Cervantes Enstitüsü, Milli Reasürans Sanat Galerisi'nde yarın açılacak on çağdaş İspanyol fotoğrafçısının 'Kuşaklararası Geçişler' adlı fotoğraf sergisiyle yola koyuluyor. Su ve Sinema, İspanya'da Bilgi Okur-Yazarlığı Deneyimleri, Küba Kültür Haftası gibi buluşmalara ve konferanslara ev sahipliği yapacak enstitü, nisan ayında da Nobel ödüllü Orhan Pamuk ile İspanyol romancı Juan Goytisolo'yu buluşturacak. İki yazar, kendi İstanbul tecrübelerini anlatacak.

7-12 Mayıs tarihleri arasında düzenlenecek II. Uluslararası İstanbul Şiir Festivali kapsamında iki usta şair Luis Garcia Montero ve Olvido Carcia Valdes, İstanbul'a konuk olacak. Edebiyat söyleşilerinde ise Almudena Grandes, Luis Landero, Jorge Urritia, Antonio Gil de Carrasco gibi pek çok İspanyol yazar kendi edebiyatlarını Türk okurlara anlatacak. İspanyol yönetmenlerin de çeşitli filmlerinin gösterileceği enstitüde etkinliklerin çoğu ücretsiz. (0212 292 65 36)

Musa İğrek, İstanbul
04/02/2009
Zaman Gazetesi

2 Şubat 2009 Pazartesi

'Bu ödül için umarım ileride yanılgı olmuş demezler'

Türk edebiyatına ve gazeteciliğine yaptığı hizmetler dolayısıyla Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın '2008 Kültür ve Sanat Büyük Ödülü''ne layık görülen gazeteci-yazar Çetin Altan, ödülünü dün akşam Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın elinden aldı.

Aya İrini'de düzenlenen ödül törenine kültür ve sanat dünyasından pek çok isim katıldı. İstanbul Devlet Opera ve Balesi'nin klasik müzik dinletisiyle başlayan tören Nebil Özgentürk'ün 'Bir Yudum İnsan; Bir Çetin Altan Portresi' adlı belgeseliyle devam etti. Şair Cemal Süreya'nın hakkında "Adı Çetin'di soyadı Altan, dobra söyledi dobra baktı, temiz kanla birlikte kirli kan, hepimizin kanı onda çıktı" dediği Çetin Altan gecede epey mutluydu. Ödülün kendisine verilmesini hiç beklemediğini söyleyen Altan, "Herkes yazı adamına kuşkuyla bakar. Ödülün verileceğini duyduğumda şaşırdım. Bu ödül için umarım ileride bir yanılgı olmuş demezler." diye konuştu.

Törendeki konuşmasında ödülün Türkiye'nin düşünce semasında renkli bir gökkuşağı olan Çetin Altan'a verilmesinden memnuniyet duyduğunu söyleyen Başbakan Erdoğan, "Mutlulukla ifade ediyorum; Türkiye artık ne Çetin Altan'ı üç yüz kez mahkeme kapılarına çağıran ne de düşünceyi mahkûm eden bir ülkedir, ne de Nazım Hikmet'i 12 yıl boyunca hapishanelerde tutan Türkiye'dir. O alıngan ülke, yerini özgüvene bırakmıştır. Bu noktaya geliş kolay olmadı." dedi.

Birbirimize kulak tıkamadan birlikte yürümek zorunda olduğumuzu belirten Erdoğan, sözlerine şöyle devam etti: "Ne Aşık Veysel'in bir türküsünden, ne Necip Fazıl'ın bir mısraından, ne Yunus'un ilahilerinden, ne Fuzuli'nin bir kasidesinden vazgeçeriz, ne de yanı başımızdaki ülkelerin çılgınlıklarına kulak tıkayabiliriz. Sağ ve sol kutuplaşmalarını artık yaşamak istemiyoruz. Hepimiz bu ülkenin insanıyız. Türkiye, Altan'ın ısrarla vurguladığı gibi enseyi karartmamış, umut kapılarını kapatmamış, içine kapanmaktan kurtularak dünyaya açılmıştır."

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay da "Çetin Altan'ın yazı yaşamı Türkiye'nin demokrasi yaşamıyla eş. Türkiye demokrasisi hangi iniş çıkışları yaşamışsa, hangi sıkıntıları yaşamışsa Altan da bütün bunların bedelini ödemiştir. 40 yıl önce parlamentoda çoğunluğu oluşturan iktidarın başbakanının parmak işaretiyle Altan neredeyse linç edilecekti. Bugün sadece parlamentoda çoğunluğu oluşturan değil, milletin ve kalbinde çoğunluğu oluşturan bir iktidarın başbakanının elinden bir teşekkür alıyor." dedi.

Musa İğrek, İstanbul
02/02/2009
Zaman Gazetesi