30 Ocak 2009 Cuma

'Yunus'un adı tabelada kalmasın'

Türk şiirinin piri, büyük mutasavvıf Yunus Emre ile tanışıklığı çocukluğuna uzanıyor. O dönemlerde tohumlar bir bir düşer, Yunus'un ışığı git gide içine çeker. Nerede 'Bizim Yunus'un adını duysa hemen kulak kesilir. 25 yılın sonunda ise Yunus Emre üzerine bir kütüphaneyi dolduracak kadar kitap hazırlar. Günümüzde Yunus Emre araştırmaları konusunda en yetkin isim olan Dr. Mustafa Tatcı'nın Yunus'la hallenişi hâlâ sürüyor. Tatcı'nın eserleri, H Yayınları'ndan 'Mustafa Tatcı Kitaplığı' başlığıyla yayımlanıyor. Kültür Bakanlığı'nın desteğiyle açılacak Yunus Emre Enstitüsü'nün yıllardır kurulmasını istediğini söyleyen Tatcı, "Enstitünün, biri dilimiz ve kültürümüzle, diğeri Yunus Emre ve izinden giden kişilerin ürettiği bilgiyle uğraşan iki ayağının olmasından yanayım. Enstitüde Yunus'un adı sadece tabelada kalmasın." diyor. Tatcı'yla 'Bizim Yunus'u ve onun günümüz insanına söylediklerini konuştuk.

Yunus 'Sevdiğim söylemez isem sevmek derdi beni boğar' der. Siz de bu hakikatin peşindesiniz ve sürekli Yunus'u anlatıyor, yazıyorsunuz. Bu yazmadan duramama halini nasıl tanımlıyorsunuz?

Yunus Hak âşıkı olarak söylemek zorunda kalanlardandır. Ne çare ki, aşk söyletir, dert ağlatır demişlerdir. Gerçek budur, eskilerin tecessüs dediği kendini bilme ve kendini gerçekleştirme arzusu insanın bilenlerin peşinden gitmesine, soru sormasına, konuşmasına sebep oluyor. Bu tecessüs bende yazarak öğrenme şeklinde tezahür etti. Birileri öğrensin diye değil, kendim öğreneyim diye yazmaya, daha doğrusu yazarak düşünmeye başladım. Bir mütefekkir değil bir mütecessisim. Mütefekkir olmak zor. Durmadan yazmamın sebebi, öğrenme ve varlığın hakikatini bilme arzusudur. Yunus'ta kendimi buldum veya Yunus'un kendimde. Bu sebeple Yunus izinden gidenlerin peşine düştüm, onları anlamaya çalıştım. Ne kadar isabetli bilemiyorum ama, Yunus'la ilgili yorumlarım biraz da içimdeki Yunus'un yaşadıklarıdır...

Yunus, bugünün insanına ne söylüyor?

Yunus sadece bir üslubun sahibi değil, aynı zamanda kendi üslubunun kurucusudur. O mükâşefe yoluyla elde ettiği ledünnî tecrübelerini, anadili Türkçeyle ve aşıkâne bir edâyla yazdığı manzûmelerde ilk defa o dile getirmiştir. Evde, sokakta, çarşıda, mescit ve medresede konuşulan günlük dili tamamen soyut ve manevî bir alana çekerek edebî ve estetik bir mânâ dili geliştirmiştir. Yunus, gaybî ve ilâhî hakîkatleri adetâ Türkçe dile getirmek için görevlendirilmiştir. Zira Türkçe onunla bir tefekkür dili haline gelmiş, dilimiz ve dinimizin derinliği onun yazdıklarıyla anlaşılmıştır. Yunus, İslâm'ın derinliğiyle Türkçe'nin inceliğidir. Bizim de tefekkür, aşk ve mânâ dilimiz olmuştur.

Mevlânâ, Hacı Bektaş-ı Velî etrafında pek çok kimse halkalanırken Yunus'un bu anlamda daha saklı kalmasını neye bağlıyorsunuz?

Yunus, çok da köşede kalan bir kişi değildir. O bu iki zata göre özellikle yabancı memleketlerde daha az işlenmiştir. Bunun sebebi bence Yunus'un Türkçe yazmasıdır. Tanınması için evvela Divanı yabancı dillere aktarılmalıdır. Ancak, onun Türkçesi maalesef Batı veya doğu dillerine tam anlamıyla çevrilebilecek bir Türkçe değildir. Bu şiirlerin mutlaka sadeleştirilmesi gerekmekte. Birkaç sene önce Kültür Bakanlığı'na 'Yunus'un şiirlerini sadeleştirerek çeşitli dillerde yayınlayalım', diye teklifte bulunmuştum. Projemiz sözde kaldı. Bence, dünyayı yeniden şekillendirecek olan düşünce, sevgiye dayalı bilgiyi esas alan Yunus düşüncesidir.

Yunus şiirlerini Türkçe yazmış olmasına rağmen daha az okunuyor...

Osmanlı aydını maalesef Yunus'un kullandığı halk dilini benimsememiştir. Yunus'un XX. asır başlarında yeniden ele alınması ve bugünkü noktaya gelinmesi, gerçekte yeniden bir keşiftir. Diğer taraftan Yunus, Batı'da da Mevlânâ'dan daha az tanınıyor. Bunun sebebi, Batılı araştırmacıların Farsça sûfî kaynaklarla, tabiatıyla Mevlânâ ile daha önce tanışmasıdır. Yunus münferit birkaç araştırma dışında Batılılar tarafından, bugün bile incelenmiştir denilemez. Biz Yunus'un şiirlerini kendi insanımızın ve Batılıların anlayacağı hale getirmezsek, Yunus bizim için yine bir bilmece olarak kalacaktır.

Yunus'un âlemine girmek için sadece Türkçe bilmek yetiyor mu, öncesinde tasavvuf okumaları şart mı?

Yunus'u anlamak için ne onun konuştuğu dili bilmek, ne de bu sahanın kitaplarını okumak yeterli olur! Yunus'u anlamak için Yunus olmak, onun geçtiği köprülerden geçmek gerekir. Yunus bir yerde: "Bu yol uzakdır menzili çokdur/Geçidi yokdur derin sular var" diyerek, geçit vermeyen yollardan geçilerek varılan uzak bir menzilden söz eder. Bu nefsini ve eşyayı madde olarak algılarken gerçekte manâ olduğunun bilincine varmak, dünyevî iken uhrevî olmak, halkta iken Hak'ta olmak demektir. Yunus bunu yapmıştır. Tabii ki bunun dil ile doğrudan ilgisi vardır. Yunus da konuştuğumuz günlük dil içinde yeni bir dil oluşturmuştur. Buna manâ dili, hakikat dili vs. diyebiliriz.

Yunus'a dair eserlerinizi görünce akla onun hakkında hâlâ yazılmayan bir şey kaldı mı diyesi geliyor insanın.

Henüz işin başındayız. Kütüphanelerimizde Yunus'un şiirlerini içeren daha pek çok eser var. Yunus Divânı'na aldığım yirmi kadar yazmanın ciddi okuyucular tarafından tenkidi bile yapılmadı. Yunus Emre Divânı gibi şifahî kaynaktan gelen metinlerin kurulması çok zordur. Bunu ehli bilir. Dolayısıyla benim kurmuş olduğum bu metin benden çıkmış, ilim erbabına havale edilmiştir. Bundan sonra bana düşen, Allah ömür verirse, bulduğum eksiklikleri gidermek, yeni belgeler var ise işlemek olabilir.

'Bizim Yunus'un hümanist tanıtılması ne kadar doğru?'

"Dilimize Batı'dan geçen Hümanizm kavramı, günümüzde ulu orta yerde basitçe 'insanı sevmek' anlamında kullanılmakta. Bu çerçevede Yunus ve Mevlânâ gibi muhabbetullah ve marifetullah sahibi kişiler hümanist olarak tanıtılabilmekte. İlk bakışta tabii ki 'sevelim sevilelim' diyen bir kişinin bu felsefenin dışında değerlendirilmesi düşünülemez. Hümanizm, hakîkatin, bizzat tabiatın kendisinden ibaret olduğunu iddia eder. Bu felsefeye göre, kainatın özü, maddedir. Bunu dikkate alalım, bir de Yunus'un veya Mevlânâ'nın insan veya varlık sevgisini düşünelim. Bu zatların eserlerindeki sevgi ve kardeşlik söylemlerinden hareketle kimileri tarafından ısrarla bir Türk veya İslam hümanisti olarak tanıtılması ne kadar doğrudur, siz karar verin!"

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
29/01/2009


http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=809245&keyfield=6D7573612069C49F72656B

27 Ocak 2009 Salı

Öykünün 'Duru' sesi sustu

01:27 Posted by Musa İğrek No comments
Türk öykücülüğün usta ismi gazeteci-yazar Orhan Duru önceki gece bir süredir tedavi gördüğü Surp Agop Hastanesi'nde 76 yaşında vefat etti. O, 'hüzünlerden hoşlanmıyorum.' dese de dostlarını ve okurlarını alıp derin bir hüznün eşiğine bıraktı. Yazarın cenazesi, Teşvikiye Camii'nde yarın kılınacak öğle namazından sonra Aşiyan Mezarlığı'nda toprağa verilecek. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Duru'nun vefatı nedeniyle ailesine telgraf göndererek, başsağlığı dileklerini iletti.

Yazarlık serüveni içinde çeviriden tiyatro uyarlamalarına, gezi yazılarından denemeye pek çok alanda eser veren Duru, özellikle öykücü kimliğiyle zihinlerde yer etti. Kendi üslubunu oluşturmakta Evliya Çelebi'den, Mercimek Ahmet'in Kâbusname'sinden, Silahtar Tarihi ile Naima Tarihi'nden hem dil hem anlatım olarak istifade ettiğini pek çok kez dile getiren Orhan Duru, dilin kalıplarını zorlarken hep yeni bir anlatımın peşinde oldu. İlk öyküsü 1953 yılında yayımlanan yazar için Selim İleri "Onun öykülerinde kara yergi, taşlama öne geçer. Dilinde de bu çaba sezilir. Öykünün yazılış evrelerini öykü içinde de belirlemesiyle değişik bir tekniği yineler." der.

Duru, öykülerinde gündelik hayatın sorunlarını düş gücüyle yoğurup mizahi bir dille sunarken, hep okurunu şaşırtmanın derdindedir. Dünyaya muzip bir gözle bakar, bunu yaparken de yaşadıklarından beslenir. Bilimkurgu diye nitelenebilecek öyküleri, okuyucuyu renkli ve zengin bir dünyaya davet eder. Ankara Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi'ni bitiren Duru bir süre veterinerlik ve aynı fakültede asistanlık yaptıktan sonra gazeteciliğe yönelir.

Ulus'ta başlayan macera Cumhuriyet, Milliyet, Güneş ve Hürriyet'te sürer. 'Ağır İşçiler' adlı öyküsüyle 1970 TRT Sanat Ödülleri Yarışması'nda Başarı Ödülü'nü kazanır. Toplu öykülerinden oluşan 'Sarmal'la 1996 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü'nü alır. 1998'de ise 'Fırtına' ile Sait Faik Ödülü'ne değer görüldü. Yazarın öykü kitapları; Bırakılmış Biri, Denge Uzmanı, Ağır İşçiler, Yoksullar Geliyor, Şişe, Bir Büyülü Ortamda, Kıyı Kıyı Kent Kent, Hormonlu Kafalar, İstanbulin. Çevirileri: Sierra Madre'nin Hazineleri, Gizli Tarih, Çağdaş Fizik'te Doğa, Amerika. Tiyatro uyarlamaları: Durdurun Dünyayı İnecek Var, Sınırdaki Ev, Üzbik Baba.

Hilmi Yavuz
"Çok üzgünüm. Çok eski ve çok değerli bir arkadaşımı kaybettim."

Ömer Lekesiz
"Orhan Duru 1950 kuşağına dâhil bir öykücüydü. Kendi çağdaşlarından farklı olarak geleneksel hikâyemizi de göz ardı etmeksizin öyküler yazdı. Örneğin, Mercimek Ahmet'in anlatılarıdır. Dolayısıyla Orhan Duru bu yönüyle çok farklı bir sese sahipti. Çabasını öyküde yoğunlaştırdı, öykü dışında çok fazla bir şey yapmadı. Bu yanıyla da öykücü tanımı için bizim sıkça kullandığımız öykücü nedir sorusuna 'öykücü öyküde ısrar edendir' sözüyle cevap vermiş, edebiyatımız içinde en vakur duruşu sergileyen öykücülerden biri olmuştur."

Doğan Hızlan
"Orhan Duru Türk öyküsüne, öykücülük diline özgün tatlar katmış bir yazardır. Bence Türk dilini kullanan herkesin onun yazdıklarından öğrenecekleri çok şey vardır."

İbrahim Yıldırım
"Türk öykücülüğünün en özgün isimlerinden biri olan Orhan Duru, bilim kurguyu ilk kez edebi olarak yazan isimlerden biriydi. Çok özel bir öykücüydü."

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi

23 Ocak 2009 Cuma

Karagöz, çağdaş sanat perdesinde

01:30 Posted by Musa İğrek , No comments
Hazreti Sultan Orhan rahmetullahtan beri yâdigâr-ı Küşterî' olan Karagöz Usta'mız ve Hacı İvaz Kalfa'mız'dan ilham alarak vücut bulan 'Gölgeye Övgü' adlı sergi, İrlanda'dan sonra İstanbul Modern Sanat Müzesi'ne tezgâhı kurdu. Geleneksel gölge tiyatrosunun sinemaya ve günümüz çağdaş sanatına etkilerini yansıtan Gölgeye Övgü'de, yedi ayrı ülkeden sekiz çağdaş sanatçının ve iki usta sinemacının eserleri sanatseverlere sunuluyor. Gölge tiyatrosunun Türkiye ve Yunanistan'daki köklü geçmişinden hareketle hazırlanan sergide, dans, opera ve müzik içeren gölge tiyatroları, siluetler, çizimler, metinler, elyazmaları ve filmlerle birlikte yüzden fazla eser yer alıyor. Gölgenin peşine düşen sergi, Ramazan gecelerinde beybabaların, efendi dedelerin eşliğinde izlenen tasavvufî anlamlar yüklü kâr-ı kadîm oyunlarının çağdaş sanat eserlerinde izlerini okumaya davet ediyor.

İstanbul Modern Yönetim Kurulu Başkanı Oya Eczacıbaşı, serginin küratörü Paolo Colombo ve sponsoru UBS Türkiye Temsilciliği Genel Müdürü Serra Abbasoğlu dün düzenledikleri basın toplantısıyla tüm aşamalarını İstanbul Modern'in üstlendiği ve ilk olarak İrlanda'ya giden sergiyi tanıttılar. Karagöz'ün sergide sadece bir metafor olarak kullanıldığını belirten Colombo "Bu eserler yüksek ve alt kültür ile Türkiye ve Yunanistan'daki popüler gölge tiyatrosu geleneğini ilişkilendiren iyi bir ağ kuruyor, bireysel eserler, geldikleri kültür ile Karagöz ve Karaghiozis oyunları arasında geniş bir çapraz göndermeler ağı örüyor. Son olarak, çağdaş sanat pratiğinin kalbinde yatan yeni bir anlatısal ruha tanıklık ediyorlar. Şunu söyleyelim Karagöz, Türk toplumunda ortaya çıktı, Yunanistan'da gelişti." diyor.

Sergi salonunun girişinde; çeşitli koleksiyonlarından derlenen Karagöz oyunu tasvirleri, kitaplar, posterler, gazeteler, dergiler ve Karagöz'ün günlük hayata kattığı renkliliği gösteren çeşitli nesneler sergileniyor. Ana mekanda ise Afrikalı sanatçı William Kentridge'in illüstrasyonları, Jockum Nordström'un çizim ve kolajları, Amerikalı sanatçı Kara Walker'ın resimleri, siluet enstalasyonları ve videoları, Katariina Lillqvist'in Gümüş Ayı ödüllü kukla animasyonu, el işi kuklaları, 1920'lerde ilk siluet filmleri yapan ve ilham kaynağı Karagöz olan, Almanya'nın öncü sinemacısı Lotte Reiniger'ın filmleri, 20. yüzyılın en tanınmış sinemacılarından, tek resim çevrimli animasyon tekniğinin ustası Ladislas Starewitch'in çalışmaları, Andrew Vickery'nin bağımsız tiyatrosu, Haluk Akakçe'nin videosu, Nathalie Djurberg'in kil animasyon tekniğiyle gerçekleştirdiği videoları ve Christiana Soulou'nun insan hallerini yansıttığı çizimler yer alıyor. Sergisiye paralel olarak, Altyazı dergisi işbirliğiyle 5-28 Şubat tarihleri arasında "Gölge Et Yeter!" adlı bir programla aslında bir ışık ve gölge oyunu olan sinemanın, gölgeyle kurduğu ilişki ele alınacak. Sergi, 6 Mayıs'a kadar gezilebilecek serginin üçüncü durağı Atina'daki Benaki Müzesi. (0212 334 73 31)

İstanbul Modern'de bu yıl neler olacak?
*'Beş Gerçekçi Türk Ressam' başlıklı sergiyle, Cihat Burak, Neşet Günal, Nedim Günsür, Nuri İyem ve Turgut Zaim ilk kez bir müze çatısı altında bir araya gelecek.
*11. Uluslararası İstanbul Bienali ile aynı tarihlerde Sarkis sergisi açılacak, İstanbul Modern yaşayan bir sanatçı için ilk ve en kapsamlı sergi açmış olacak.
*4 Şubat'ta Peter Müller Peter'in 'Safkan Yansımalar' adlı sergisiyle 12. Yüzyıl'dan bu yana Avrupa saraylarında rastlanan ve ünlü Avrupalı ressamların tablolarında da resmedilen Yeguada de la Cartuja atları sergilenecek.
*Annette Merrild'in 9 ülkede 9 büyük kentte çektiği Avrupa'daki kültürlerin farklılığını ve benzerliklerini yansıtan fotoğraflardan oluşan 'Oda Projesi' başlıklı sergi açılacak.
*Çağdaş sanatın son 30 yılında öne çıkan sanatçıların müzenin koleksiyona katılan yeni eserleri sergilenecek. Almanya'da İstanbul Modern'in koleksiyonundan oluşan bir sergi açılacak.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi

19 Ocak 2009 Pazartesi

'Muhalif olanı görmek istemiyoruz'

15:00 Posted by Musa İğrek No comments
Büyükbaba Mehmet Halit Güleryüz'ün odası kendi yazdığı hilye-i şerifler, kelâm-ı kibarlar, âyetler ve hadislerle doludur. Ailedeki erkeklerin pek çoğu hat meşk etmiştir. Halit Bey'in büyükbabası icazet alacağı gün hocası ona yazısını güleryüzlü bulduğunu söyler ve 'Ruşenî' mahlasını kullanmasını salık verir. Soyadı kanunu çıkınca, Mehmet Güleryüz'ün babası 'Ruşenî'yi kendine soyadı olarak seçer. Lakin Farsça kökenli bu kelimenin kullanılmasına izin verilmez. Türkçeye çevirince, tüm büyüsünü yitiren Ruşenî, döner Güleryüz olur. Usta ressam Mehmet Güleryüz bu soyadı hikâyesini anlatırken aslında ailesinin geleneğe ve sanata düşkünlüğüne işaret ediyor biraz da. Gözünü ilk açtığında büyükbabasının odasında asılı levhaları gördüğünü belirten sanatçı, hat sanatının resim görgüsünü artırdığı söylüyor.

50. sanat yılını kutlayan bu 'muhalif' ressam, İş Sanat Kibele Galerisi'nde açtığı retrospektif sergiyle bir sanatçı için 'mahşer'i andıran yüzleşmeye davet ediyor. Retrospektif sergileri bir anlamda hem sanatçıya hem de sanatçının evvelini ahirini görecek sanatseverlere bir tuzak olarak görüyor. Kendi de aynı eşikte; çünkü ilk dönem eserlerinden son dönemine kadar yaklaşık seksen eseri bir arada sergileniyor. Yıllar evvel yola koyulduğunda ne yapacağını bilmediğini söyleyen Güleryüz "Bildiğim bir tek şey vardı; sevgimin yoğunluğu, o da çok doğal ve saftı. Şimdi ise 50. yıldayım. Bu bir bakıma bir yüzleşme, bir kendine bakış, biraz eski defterleri karıştırmak. Unuttuğunuz şeyleri yeniden hatırlamak. Bu durumda en korkulacak şey pişmanlık duymaktır. Ama baktığımda pişmanlık duymuyorum. Bu, insanı biraz rahatlatıyor. Sadece elli yılın yükü var omuzlarımda. Gördüğüm ise tekrara düşmemiş ve heyecanını yitirmemiş bir çizgi." diyor. Mehmet Güleryüz, "Köşeme çekilip sadece resim yapmak istiyorum." dese de bu pek mümkün olmayacak. İçinin yıldız yıldız ışıltısı, çocuksu neşesi çekilmeye yol vermiyor. Bu canlılık karşısında "Hâlâ akıllanmadım." diyor.

Mehmet Güleryüz'ü bir kaba sığdırmak zor. Ressamlığının yanı sıra tiyatro ve sinema oyunculuğu da yapmış bir isim. Özellikle babasının hayatındaki yeri çok büyük. 'İnsanlığın halleri'ne dair sorgulama ve bunu anlamaya çalışma hep merkezinde olan bir mesele. Muhalif kimliğinden asla vazgeçmiyor. Günümüzde ise muhalif olanı görmek istemediğimizi ve her şeyi ehlileştirmeye çalıştığımızı söylüyor. 'Anlaşıldım' diyebiliyor musunuz? diye sorusuna ise gülerek şöyle karşılık veriyor: 'Aslında herkes 'anlaşılmadım'der. Bazı kimselerin beni görmezden gelme ısrarına rağmen resim kalitem ve gücüm anlaşıldı. Sözümün yalınlığı, hayatım ve sanatım arasındaki paralellik kabul edildi. Ama hâlâ bunu örtebilecek ve değiştirebilecek gayretler de var. Çünkü başkaları bir yer edinmek istiyor."

Güleryüz geçtiğimiz yıllarda pek çok savaş karşıtı tablolar yaptı. Şimdilerde Filistin'de yaşananların çok üzücü olduğunu söyleyen sanatçı "Çoğu zaman olayların ardından bir şey yapmaya gerek yok. Bunlar bugün olan hikâyeler değil. Aslında yaptığım işlerde bütün bunlara bir gönderme var. Bağdat ve Filistin katliamları ile ilgili yaptığım işler hep bu duyarlılıktan. Ama her olaya karşılık vermek işi küçültür. Bazen sanat o olay kadar önemli çıkmayabilir. O zaman da susmak daha iyidir. Eğer güçlü bir şey yapmıyorlarsa, hakikaten o dürtü içlerinden gelmiyorsa bir şey yapılmasın." diyor.

Sergide Güleryüz'ün sanat hayatının çeşitli dönemlerine ait tablolar, heykeller ve desenler yer alıyor. 50. yılını görücüye çıkaran sanatçının özellikle desenlerinde gelenekle olan ilişkisini çok rahat okuyabiliyorsunuz. Minyatürü andıran figürler, hat sanatının cezbeden noktaları yer yer göz kırpıyor. Bir zincirin halkaları gibi ilerleyen eserlerde Güleryüz'ün ayak izleri, 71 yılın tüm halleri halkalanmış onu ele veriyor. Kadınlar, hayvanlar, figürler, desenler.. onun çizgisini oluşturan temel taşlar. Kısacası eserlere yaklaştığınızda kulağınıza fısıldanacak pek çok şey var. Sergiye, Wendy M.K. Shaw'ın yazdığı kapsamlı bir kitap da eşlik ediyor. Güleryüz'ün dünyasını görmeye niyetiniz var ise 28 Şubat'a kadar yolunuzu İş Sanat'a düşürün. (0212 316 15 80)

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi

12 Ocak 2009 Pazartesi

'Türk müziğinin kadrini sadece biz bilmiyoruz'

11:20 Posted by Musa İğrek No comments
Akademisyen, koro şefi, kanun virtüözü, besteci... Kendine eskilerin deyimiyle 'simyacı' diyor. Ama ilmini saklamıyor. Bildiklerini paylaşıyor, karınca kaderince bir şeyler yapmaya çalışıyor.
Onu 25 yıldır ne devlet ne de bir kurum destekliyor. Türk musikisine katkısı ise gören gözler için ayan beyan. 'Batı müzikçilerinin gözünde gerici, Türk müziği cephesinde ise iflah olmaz bir Batıcı' olarak görülse de bunlara hiç aldırmıyor. "İşlerimi hep yüksek değerler uğruna yaptım. Ve daima karşılığını buldum. O beni mutlu ve güçlü etti." diyen Prof. Dr. Ruhi Ayangil, Behçet Necatigil'in deyişiyle 'biz işimize bakalım' zümresinden.

2007'nin yazında bir dost meclisinde Uğur Derman'ın 'Önümüzdeki yıl III. Selim'in 200. ölüm yıldönümü' demesiyle çalışmalara başlayan Ayangil, bu şehit padişahın bestelerinden oluşan 'Bestekâr III. Selim Han' adlı bir albüm çıkardı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ'nin desteğiyle hazırlanan albüm, 2008'de 25. yılını kutlayan Ayangil Türk Müziği Orkestra ve Korosu'nun geçtiğimiz ekim ayında verdiği konser repertuarından oluşuyor. III. Selim'in 200. ölüm yıldönümünde hak ettiği ilgiyi görmediğini söyleyen Ayangil, "Çeşitli faaliyetler yapılsa da dağınık işlerdi. Türk müziğine renk, koku, üslûp ve şahsiyet kazandırmış bir isim olan III. Selim, hâlâ derinden akıyor, ama yüzeydekiler bunun farkında değil. Cumhuriyet nesilleri, tarihleriyle çok fazla özdeş ve kendi değerlerini içselleştirmiş bir ruh ve kafa yapısında olmayınca uzak yaşıyorlar. Sisteme kabahat bulabiliriz, ama bu ferdî bir mesuliyet gerektirir." diyor.

Türk müziğinde mühürlü sandıklar içinde bekleyen pek çok eseri gün yüzüne çıkaran Ayangil, ülke ve insan olarak kendi değerlerimize ilişkin bir açılımımız olmamasından yakınıyor ve şöyle diyor: "Değerlerimizle bağımız çok zayıf, ürküyoruz. Hatta zaman zaman nefret ediyoruz. Soğumuşuz bir kere. Fakat bilinçaltımızda oraya ait olma duygusu var. Bu çok çelişkili ve acınası bir durum. Bunun sonunda acemilikler başlıyor ve ortaya elle tutulmayan işler çıkıyor. Eskiler iki cami arasında beynamaz derler bu işe. Durumumuz aynen öyle."

Ayangil, Batı ve Türk müziğinin iki zıt kutup olarak görülmesini 'sakat' bir değerlendirme olarak görüyor. Bu durumu her iki müziği yeterince bilmemek ve doğru tanımamaktan kaynaklanan bir 'cehalet' ürünü olarak açıklıyor. Reçetenin ise Yahya Kemal gibi Doğu ile Batı arasındaki mukayeseyi sağlamak, ikisinin de derinliğine inmek olduğunu söylüyor. 2010 yılı, nota yazısıyla en fazla eser bırakan bir müzikçi olan Ali Ufki'nin 400. doğum yıldönümü. Ayangil, 1600'lerde yaşamış usta müzisyen Ali Ufki adına müzik araştırmaları merkezi kurulmasını çok arzuluyor. Türkiye maalesef böyle bir değerini dünyaya sunamıyor. Türk müziği hakkındaki bilgilerimizin buzdağının su yüzeyindeki kısmı gibi olduğunu belirten sanatçı "Hâlâ açığa çıkmayan pek çok şey var. Şimdilerde torbada unutulmuş bir soğan yeniden yeşilleniyor. Batı'ya baktığımız zaman onların arayışı bizden çok daha fazla. Türk müziğinin kadrini sadece biz bilmiyoruz. Bakanlığa bunun için yıllardır mektup yolluyorum, ama hiçbirine cevap verilmiyor. Sanırım işleri olduğu için dönemediler." diyor.

'Hâlâ, konservatuvarlar kapatılsın diyorum'
"Konservatuarlar, geleneksel değerlere, yenilikçi yaklaşımlara sırtını dönen kurumlara dönmüş. Yıllar önce 'konservatuarlar kapatılsın' demem laf olsun diye söylenmiş bir söz değil. Bunu herkesin istemesi lazım. Bu ülke hep iki başlılıktan çekti. Batı müziği-Türk müziği ayrımını bir kenara bırakan, kanun, keman, çello, piyano, tambur gibi enstrümanda uzmanlaşacak konservatuarlar kurulmalıdır. Tıpkı tıp fakülteleri gibi. Çağdaşlık, çağ dışılık bu tür kavramlar hep bizde var. Fransa'da, Almanya'da bir Doğu-Batı müziği sorunu olduğunu söyleyebilir misiniz?"

'2010 projelerimi reddetti'
"2010 İstanbul Avrupa Kültür Başkenti için 17. yüzyılın iki dâhisi Itri ve Bach'ı bir CD'de buluşturmak istedim. 'Özünde tek sesli bir müziği çok sesli kılma çabaları' şeklinde teklifimi bile anlamaktan aciz bir cevap geldi. 1991'de Aya İrini'de gerçekleştirdim bu buluşmayı. Biri Doğu'dan, biri Batı'dan. İkisini de kendi müziğiyle sunmaktı amacım. İkincisi, Mevlânâ ve Yunus Emre'den yola çıkıp 'Gelin Canlar Bir Olalım' deyip, orkestralı, korolu plak kayıtları yapmak istedim. O da reddedildi."

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi

10 Ocak 2009 Cumartesi

Devrim Erbil: I squeezed three lifetimes into one

11:15 Posted by Musa İğrek No comments
Devrim Erbil, a master painter of contemporary Turkish art, will mark the 50th year of his career as a painter later this year. Ahead of a series of events to mark this anniversary, Erbil’s friends urged him to open a brief exhibition titled “Toward the 50th Anniversary” at the Artium Art House in İstanbul. This exhibition is made up of 36 canvases that are grouped under the artist’s trademark “İstanbul pictures,” “rhythmic construction,” “rhythmic vibration” and other unique themes the artist frequently employs in his work. In Erbil’s pictures depicting İstanbul, which is the overarching theme of the exhibition, the blue, purple, gray and black landscapes revolving around the Süleymaniye Mosque, the Yeni Mosque, the Golden Horn, the Bosporus Bridge and other landmarks of İstanbul and the phosphorus colors that have become favorites of the artist invite art lovers to dream in lines.

Noting that there are many surprises in store for the 50th year of his career, Erbil said: “I had a good team, and together we are undertaking good projects. I am said to make abundant productions. I complete projects in three or four months that would be completed by others in one year. In other words, I work hard. These days, I am particularly busy. There will be documentaries, books, exhibitions and many other events for the 50th year. This makes me considerably happy. In addition to my involvement in painting, I have also worked on carpets, stained glass, mosaics, ceramics and printing for many years. In sum, I have squeezed three lifetimes into my 50-year art career. I see no harm in boasting about this.” As he was posing for a photo, Erbil took a pomegranate from the table and said, “Let me pose with a pomegranate.” The pomegranate is traditionally regarded as a symbol of fertility. We will see whether Erbil’s pomegranate will bring added fertility and fruitfulness to him in coming days.

The 50th year of a career is the most beautiful and exceptional time for an artist. In his 70s, Erbil is now in a sweet hurry. At the opening ceremony of his current exhibition, he was surrounded by his fans, and he even had a hard time accepting congratulations. There is only one thing that can be said in response to the excitement and hurry of this artist, “May your 50th year be as fertile as a pomegranate.”

Erbil’s universe of art quickly engulfs you. While he likes to look at İstanbul from afar in his paintings, one can discern that this city is slowly edging into this artist’s universe. His lines can easily transform into a sound or an odor or a touch. The harmony in the landscape, which at first seems to be disordered, is a sign of a mysterious world. As you progress in the shadow of the triad of line, color and texture, you immediately find yourself swaying to the doorsteps of a story or a song or a dream. As the birds that are casting their shadows on the sea and the infiniteness of the bright sky point to Erbil, hiding behind colors and lines, his canvases reflect landscapes woven with diverse materials and techniques. Benefiting from the possibilities afforded by engraving, mosaics, serigraphs and ceramics, the master painter opens his world to art lovers with an abstract expression.

Clustered turquoise and blue birds look as if they would flutter away at a single whisper. The scenes reminding one of unbelievably thick crowds are like works produced by miniaturists. The panoramas of İstanbul made of lines, textures and vibrations are multiplied around historical buildings, and one hears the breaths of an artist peering at the city from high above.
When you read the biography of the artist, you understand how he has managed to squeeze three lifetimes into one with an unswerving desire to work. Erbil’s exhibition will be open at Artium Art House until Jan. 24. Tel.: (212) 291 0131

Musa İğrek, İstanbul
Today's Zaman

8 Ocak 2009 Perşembe

İstanbul'un vesikalığını çekiyor

16:44 Posted by Musa İğrek , No comments
Dışarıda ahmak ıslatan cinsten bir yağmur, bıçak gibi kesen deli rüzgâr... Yer Taksim'deki Rumeli Han'ın beşinci katı. Kapının zili susmak bilmiyor. Önünde asansör çalışmadığı halde beş kat çıkma zahmetine katlanmış, soğuktan yüzü kızarmış insanlar bekleşiyor. Sıcak bir mekân aradıkları her hallerinden belli. Onlar ise bunun derdinde değil. "Sen de tek anın karesi ol, Alexander Berg kamera karşısına geçmek isteyen herkesi bekliyor." yazılı afişleri görüp Rumeli Han'ın yolunu tutmuşlar. Günler öncesinden hazırlananlar mı dersiniz, olduğum gibi kareleneyim diyenler mi... Kimi mahallenin duvarına asılmış afişten görmüş, kimi internetten okumuş, kimi de eş dosttan duymuş bu ilanı.

Peki, neydi bu davet? İsveçli fotoğraf sanatçısı Alexander Berg'in daha önce New York ve Pekin'de gerçekleştirdiği bir fotoğraf projesinin İstanbul ayağı. 'One Shot İstanbul' (Tek Çekim İstanbul) adlı proje, toplumun her kesiminden insanların tek bir an, tek bir film ve tek bir çekim kullanılarak fotoğraflandığı portrelerden oluşuyor.

Kendini bu şehrin bir parçası gören herkesi davet eden sanatçı, biraz da Ziya Osman Saba'nın 'Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi' adlı öyküsündeki gibi mutlu bir fotoğraf çekmenin peşinde aslında. Ama Berg, öyküdeki fotoğrafçı gibi siyah örtüsünü başından atarak doğrulup, ümitsiz bir tavırla, 'Beyim mazur görün, sizin fotoğrafınızı çekemeyeceğim.' demiyor. Dakikalarca süren diyaloglar, pazarlıklar, minik hazırlıklar sonunda kapısını çalanların en mutlu olduğu anı çekiyor. Stüdyodan çıkışta fotoğrafınızı size hediye ederken tek isteği, ona isim vermek ve bunu göreceklere minik bir mesaj iletmek. Bu projeyi daha ilginç kılan, Kodak firmasının Berg'in kullandığı filmlerin üretimini durdurmuş olması. 18 Ocak'a kadar sürecek proje, 2009 yazında bir sergi ve kitap olacak.

Her şey Berg'in mesleğinin ilk zamanlarında 'rahat anlar'da çektiği amatör fotoğrafları özlemesiyle başlar. Derken bu arzu, herkesi kareleme hevesiyle katmerleşir. 2003'te New York'ta kurduğu tezgahta, profesyonel fotoğraf makinesiyle sokaktan geçen insanların portre fotoğraflarını çeker. 850'den fazla portre üretir ve bunları sergiler. Projenin akabinde sanatçının namı yayılır. Pekin'e davet edilir. Orada da çekim yapar. (Bu arada Kodak firması Berg'in projede kullandığı filmlerin üretimini durdurur.) Biri Batı'da biri Doğu'da iki şehirden insanlar karelenmiştir artık. Berg, ardından üçüncü bir şehir arayışına girer. İstanbul'un hem Doğu'nun hem de Batı'nın ortasında olması onu buraya kadar getirir.

Kameranın karşısında herkesin birbirine benzediğini göstermek istediğini söyleyen Berg, "İstanbul'da olmak mutluluk verici. New York'takiler çok şey talep ediyordu. 'Böyle istiyorum, şöyle olsun' diyorlardı. Ama Pekin ve İstanbul öyle değil, insanlar süreci daha çok bana bırakıyor. İstanbul'da insanlar ne yaşadıklarının farkındalar, çok şiirsel ve felsefikler. İnsanların hayatlarına dokunmayı seviyorum. Mutlu oldukları en doğal hali çekmek büyük bir zevk benim için." diyor. Tek âna odaklanmanın zorluğu ve tekrarın olmaması biraz huzursuzluk verse de Berg, bu halin insanın daha doğal ve net gözükmesini sağladığını söylüyor. Tabii kendisinin de 'insanların güven ve rahatlık hissedebilecekleri bir ortamı oluşturduğunu' ekliyor. Çekim esnasında uzun süren pazarlıklar bunun alâmeti.

Sizin de bir fotoğrafınız olsun

Sanatçının özellikle Pekin fotoğraflarına bakınca çarşıdan, pazardan kısacası hayatın her alanından insanın karelere yansıdığını görüyorsunuz. İstanbul fotoğraflarında ise facebook'tan ilanı görüp gelen gençler 'şimdilik' daha ağır basıyor. Berg de bu durumdan yakınıyor. Sadece facebook gençliğini çekmek istemediğini söylüyor. İstanbul'a gelmeden önce sokakta bir yerde insanları fotoğraflamayı arzuladığını iletse de son dakikada yaşananlar işleri tersine döndürmüş. Beşinci katta tezgah kurmak zorunda kalmış. 'Kent bize gelemiyorsa biz kente gideriz' diyen sanatçı, önümüzdeki günlerde İstanbul'un farklı noktalarına ulaşmak için sokaklara inecek. One Shot'ın bir parçası olmak istiyorsanız 18 Ocak'a kadar İstiklal Caddesi'ndeki Rumeli Han C. Blok No: 42'deki fotoğraf stüdyosuna salı-pazar günleri arası 13.30-20.00 saatlerinde uğrayabilirsiniz.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi

5 Ocak 2009 Pazartesi

'Üç ömre sığacak işler yaptım'

11:51 Posted by Musa İğrek No comments
Çağdaş Türk resminin ustalarından Devrim Erbil, bu yıl sanat hayatının 50. yılına giriyor. Usta sanatçı, inşa ettiği bu değirmen için uzun zamandır kova kova su taşıyor. Erbil, (eşin, dostun ısrarıyla) 50. sanat yılı öncesinde, Artium Sanat Evi'nde '50. Yıla Doğru' başlıklı tadımlık bir sergi açtı. Sergide Erbil'in âlâmet-i farikası 'İstanbul resimleri', 'ritmik kurgu' ve 'ritmik titreşim' gibi temaların işlendiği yaklaşık otuz altı tablo yer alıyor.

Serginin ana temasını oluşturan İstanbul resimlerinde yine Süleymaniye Camii, Yenicami, Haliç ve Boğaz Köprüsü gibi yapıların etrafında halkalanan mavi, mor, gri, siyah manzaralar ve sanatçının son dönemlerde kullandığı fosforlu renkler 'çizgi'li bir rüyaya davet ediyor. 50. sanat yılı için pek çok sürpriz yapacağını söyleyen Erbil "İyi bir ekibim var, onlarla güzel işler çıkarıyoruz. Benim için 'çok üretiyor' diyorlar, ama başkalarının bir yılda yaptığı işleri üç dört ayda tamamlıyorum. Yani çok çalışıyorum. Özellikle şu sıralar yoğunum. 50. yıl için belgeseller, kitaplar, sergiler ve daha pek çok etkinlik olacak. Bu, benim için sevindirici bir durum. Resim sanatının yanı sıra halı resmi, vitray, mozaik, seramik, baskı üzerine de çalışmalarım oldu yıllardır. Kısacası, 50 yıllık sanat hayatım boyunca üç ömre sığacak işler yaptım. Bunu söylemekten çekinmiyorum." diyor.

Katlandıkça katlanan heyecan

'Nar'ın şairi Haydar Ergülen "Kış büyük geliyor nara gidelim / soğudu günlerin yüzü nara gidelim / narın bir diyeceği olur da bize / açılır yazdan binbir sıcak söz" der. Devrim Erbil'in de sergi için görüştüğümüzde eli masada duran nara gitti, 'Fotoğrafta nar ile çıkayım.' dedi. Eskiler 'nar berekettir' derler. Bakalım Erbil'in 'nar'ı önümüzdeki günlerde neler saçacak, neler getirecek?

Bir sanatçı için en güzel ve müstesna zamanlardan biridir 50. sanat yılı. Katlandıkça katlanan bir heyecan ve derin bir mutluluk yaşanır. 70 yaşını deviren Erbil de şu sıralar aynı telaşın eşiğinde uçuşup duruyor. Serginin açılış gecesinde başı çok kalabalık olan Erbil, tebrikleri kabul etmede bile zorlandı. Sanatçının bu heyecanına ve koşuşturmacasına söylenebilecek tek şey var: '50. yılınıza nar bereketi gelsin.' Devrim Erbil'in dünyasına eğilince, hemen içine çeken bir taraf fark ediliyor. Resimlerinde, İstanbul'a uzaktan bakmayı sevse de bu şehrin onda nasıl usul usul yer edindiğini görmek mümkün. Onun çizgileri kimi zaman bir ses, kimi zaman bir koku, kimi zaman da bir dokunma olup çıkıveriyor. Kargaşa gibi gözüken manzaradaki ahenk ise gizemli bir dünyanın âlâmeti.

Çizgi, renk ve doku üçlemesinin gölgesinde ilerlerken bir rüyanın, bir öykünün, bir şarkının eşiğine bir anda salınıveriyorsunuz. Gölgelerini denize bırakmış kuşlar, aydınlık gökyüzünün sonsuzluğu renklerin ve çizgilerin ardına saklanmış Erbil'i işaret ederken, farklı malzeme ve tekniklerle ilmek ilmek dokunmuş manzaralar yansıyor. Gravürün, mozaysiğin, serigrafinin, seramiğin imkânlarından faydalanan usta sanatçı 'soyut' bir anlatımla dünyasını aralıyor.
Turkuaz, mavi kuşlar kümelenmiş, bir fısıltıyla hemen uçacak sürü misali. Mahşeri bir kalabalığı andıran tablolar bir nakkaşın elinden çıkmış minyatür gibi. Özellikle İstanbul'un çizgiden, dokudan, titreşimden panoramaları tarihî bir yapının etrafında halkalanıp çoğalırken gökyüzünden bu şehre 'nazar' eden bir sanatçının solukları duyuluyor.

Sanatçının hayat hikâyesine bakınca bu yaşına rağmen hâlâ durmak bilmeyen çalışma arzusuna hak veriyor ve 'üç ömre sığacak işler yaptım'ın sırrına vakıf oluyorsunuz. Devrim Erbil'in 'nar bereketi'nden önce Artium Sanat Evi'ne saçılan tanelerini görmek istiyorsanız 24 Ocak'a kadar vaktiniz var. (0212 291 01 31)

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi