27 Aralık 2008 Cumartesi

Artist Özçimi: I still cannot call myself an ebru master

A new exhibition by Sadreddin Özçimi, an authentic master of ebru, has given a new boost to the traditional Turkish art of paper marbling. Özçimi reworked 18 miniature human portraits by the 18th century Ottoman miniaturist Levni, the most famous miniature artist of the Tulip Era, by using a revolutionary new technique called “akkase” (two-toned marbling).

Distinguished masters of traditional Turkish arts, including Niyazi Sayın, Uğur Derman, Alparslan Babaoğlu and Fuat Başar, attended the opening of the exhibition at the Taksim Art Gallery and expressed their appreciation for Özçimi’s progressive technique. Özçimi notes that he creates new styles without destroying the unique essence of ebru. “The resulting miniature series, I hope, will be beneficial both to Turkish civilization and to the history of art. I have received many positive reactions, which I wasn’t expecting. When our teachers, who are hard to please, expressed their support for my attempt, I was extremely happy. Yet there are some people who consider themselves ebru masters after a training period of three months. I have been working on ebru for 15 years, but I still do not regard myself as an ebru master.”

Özçimi is a representative of the ebru tradition of Hezarfen Necmeddin Okyay, Mustafa Düzgünman and Alpaslan Babaoğlu, and he is also a master neyzen (reed flute player).
What has urged him to create this miniature series is his search for doing something for İstanbul and the art of ebru. He has realized that while there are several marbling artists who synthesized the classical arts of miniature and ebru, they have few works to exemplify their quest. As he was pondering how he could do this, he came across the work of master miniaturist Levni being displayed at the Topkapı Palace Museum. Özçimi says he looked on Levni’s miniatures with utter respect and thought, “Will I ever be able to properly handle this task?” It took six months to create the miniature ebru pieces with the akkase technique. About 450 models were cut. It was Fatma Betül Koyuncu who cut the miniature models with the rare Ottoman art of katı paper cutting, and Güler Yağcı who drew the miniature details.

Each miniature was processed several times in the ebru tray, and classical Turkish ebru techniques were employed in the creation of these fine pieces of art. Özçimi’s works illustrate the elegant harmony between miniature and ebru, as seen in “Dader Banu’nun Tasviri” (Portrait of Dader Banu), “Bursalı Kadın” (The Woman from Bursa), “Acem Dursaz Bey’in Tasviri” (Portrait of Acem Dursaz) and “Testi Taşıyan Kadın” (Woman with a Jug) and you can actually mistake them for Levni’s original miniatures if you happen to view them from afar.

In addition to the works done with the akkase technique, the exhibition also contains a selection of Özçimi’s other works created throughout the year. There are 64 ebru pieces in the exhibition. The most popular piece in the exhibition is “Levni Nakışhanesi” (Levni’s Workshop), to which Özçimi devoted extra labor and care. The colorful mixture of miniatures and ebru is certainly a revolutionary development for the classical arts. These wonderful pieces will be on display until Dec. 29. Tel.: (212) 245 2068

Bad marbling artists: terrible for the art

Özçimi says: “There has been a recent increase in the interest shown in ebru. It is hard to guess what has caused this. … There are both good and bad things done in the name of ebru. Of course, it would be rude to display the works at an exhibition without requesting the permission of our mentors. … But today, things have changed. People attend courses on ebru for several months and they rush to open their own exhibitions. Of course, they can open exhibitions. This may show that people’s interest in ebru is rising but, at the same time, they exhibit very bad examples of ebru. Frankly, I think this is terrible.”

Musa İğrek, İstanbul
Today's Zaman
26 December 2008, Friday

25 Aralık 2008 Perşembe

III. Selim saraya döndü

19:27 Posted by Musa İğrek No comments
Osmanlı İmparatorluğu'nun çok yönlü padişahı III. Selim, vefatının 200. yılında Topkapı Sarayı Müzesi'nde 'Bir Reformcu, Şair ve Müzisyen: Sultan III. Selim Han' başlıklı bir sergiyle anılıyor. Sergi müstakil olarak III. Selim'e odaklanmaktan ziyade beratlar, silahlar, saatler, kaftanlar, kumaşlar, tüfekler, tablolar ve yazmalar eşliğinde padişahın dönemini anlatıyor.

Osmanlı sultanı III. Selim, 1808 yılının sıcak bir temmuz günü, sarayın loş bir odasında olanlardan habersiz neyini üflemektedir. Alemdar Mustafa Paşa ve adamları yeniden tahta çıkarmak için harekete geçtiğinde sabık padişahın vücudunun ortadan kaldırılma kararı çoktan verilmiştir. Kendisini şehit etmek isteyenler, aniden odaya girer. Nereden bilebilir ki kılıç yerine canını 'ney'le müdafaa edeceğini! Çok sürmez bu mücadele. Ve Topkapı Sarayı'nın duvarları, ince ruhlu bir padişahın öldürülmesine sahne olur. III. Selim'in şehadetinin üzerinden tam iki asır geçti. Bu talihsiz sultan, Topkapı Sarayı Müzesi Has Ahırlar'da 'Bir Reformcu, Şair ve Müzisyen: Sultan III. Selim Han' adlı sergiyle anılıyor.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültürel ve Sosyal İşler Daire Başkanlığı ile Kültür AŞ'nin düzenlediği sergide III. Selim ve dönemine ait el yazmalarından, tablolardan, beratlardan, silahlardan, saatlerden, kaftanlardan, kumaşlardan ve yazmalardan oluşan yaklaşık 150 eser sergileniyor. Serginin açılışında Kültür AŞ Genel Müdürü Nevzat Bayhan, sadece bir sultan değil, aynı zamanda şair, müzisyen ve mimar olan III. Selim'e ait eserlerin bir sergiyle İstanbullulara sunulmasının kendilerini çok mutlu ettiğini söyledi.

Topkapı Sarayı Müzesi Başkanı İlber Ortaylı ise "Son üç yıldır Topkapı Sarayı'ndaki sergiler yoğun bir emek ürünü olarak ve çok çabuk hazırlanıyor. Saraydaki birçok depo, Sultan 4. Mustafa tarafından katledilen III. Selim'e ait eserlerle dolu. Bunların arasında yazışmalar, kumaşlar ve saatler de yer alıyor. Böyle bir sergi bizim için çok önemli." dedi. Ayangil Türk Müziği Orkestra ve Korosu'nun açılış öncesinde verdiği III. Selim'in eserlerinden oluşan konser, III. Selim'in ne derece hassas bir ruha sahip olduğunun deliliydi.

Osmanlı İmparatorluğu'nun yirmi sekinci padişahı III. Selim'in 1761'de başlayan hayat hikâyesi acı bir sonla bitse de o kendi devrinde yaptığı radikal yenilikler ve özellikli kişiliğiyle hâlâ zihinlerde taptaze. Tanburi, neyzen ve şair olan padişah, aynı zamanda Mevlevi tarikatine gönülden bağlıydı. Bu çok yönlü padişahın dönemini kronolojik şekilde anlatan panolarla başlayan sergi, camekânlara yerleştirilen eserlerle sürüyor. 'Bir Reformcu, Şair ve Müzisyen: Sultan III. Selim Han' başlığıyla sunulan serginin bazı açmazları da yok değil. Sergi, III. Selim adına müstakil bir sunum olmaktan öte daha çok onun dönemini ve yakın çevresini anlatan eserleri içeriyor. III. Selim'e ait eşyaları, eserleri bulmanız biraz zor. Vitrinlerdeki eşyaların hangilerinin bizzat III. Selim tarafından kullanıldığını, hangilerinin ise o dönemi yansıttığı için sergide yer aldığını anlamak etiketlerinde yazmadığı için mümkün değil. Oysa sergi ile birlikte hazırlanan katalogda bu eşyaların bir kısmının bizzat padişahın kendine ait olduğu yazılı. Ağırlıklı olarak 18. asra odaklanan sergide III. Selim'in güfte mecmuası, tamburu, mührü, kılıcı, entarisi, şalvarı, Kapıdağlı Konstantin'e resmettirdiği yağlıboya tablosu, o tablodaki tesbih ile arkasındaki rafta duran saat yer alıyor. Sergide, sarayın hazinelerinden ilk kez gün ışığına çıkan Cihannüma nüshası, mercan işlemeli yastıklar, şallar, pabuçlar, kılıçlar, III. Selim'in annesi, kız kardeşlerine ait sanduka puşideleri gibi pek çok eser sunuluyor. Sergiye eşlik eden katalog iyi hazırlanmış. Katalogda, III. Selim dönemi mimarisi, hat, resim ve cam sanatı, dokuma endüstrisi gibi başlıklar altında pek çok bilgi sunuluyor.

Yaşamı boyunca müzik ve şiir ile ilgilenen III. Selim şiirlerini 'İlhami' mahlasıyla yazar. Öldüğü zaman ise hırkasının cebinden Nevres-i Kadîm'in: "Kendi elimle yâre açıp verdiğim kalem / Fetva-yı hûn-i nâhakımı yazdı iptidâ" beyitinin yazılı olduğu bir kâğıt parçası çıkar. Özellikle askerî ıslahatları ile öne çıkan Sultan III. Selim'i yakından tanımak için bu sergi iyi bir vesile olabilir. Bunun için 24 Mart 2009'a kadar vaktiniz var.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi

Taksim’s old water depot now home to art

02:48 Posted by Musa İğrek No comments
This is not a spot many people headed for Taksim think of visiting. But, little do they know, Taksim actually takes it name from this old building, which has sat here silently for centuries.
The water depot building (called maksem in Turkish) at Taksim Square was built in 1732 upon the order of Ottoman Sultan Mahmut I to provide tap water to the city's Pera district and its environs. This historical building has been rescued and restored from its dilapidated state by the İstanbul Metropolitan Municipality and turned into an art gallery. And now the Taksim Cumhuriyet Art Gallery is another stop on the city's string of art sites.

Restoration work on the building began in 2007, but there were big problems involving the local electricity infrastructure. In the end, though, these problems were solved and the gallery's first exhibition opened on Friday. The exhibition is titled "Sine-i Millet" (The Nation's Verdict) and it is sponsored by the İstanbul Municipality. The exhibition covers the transformation of Turkey's election and voting culture, starting from the Tanzimat (reformation) period in the first half of the 1800s to the First Constitutional Era (Meşrutiyet) during the Ottoman period, all the way to the founding of the Turkish Republic and the transition to a multiparty system. The exhibition, curated by M. Lütfi Şen, marks the first time a visual tour of Turkey's political election culture has been put on display.

Posters, memorandums and seals

The "Sine-i Millet" exhibition is divided into four different sections, "Election Tales from 1840 to 1950," "A Portrait of Turkish Women as Voters and Elected Figures," "The Visual History of Laughing through Elections" and the interactive "Voting the Cultural Values of our Republic."
In the first section, a chronology of Turkey's election history from the early 19th century to 1950 is presented. This section uses a rich display of ballot boxes, posters, brochures, ballots, seals, electoral rolls, photographs and newspaper and magazine clippings to portray this interesting history.

Placed along the gallery's long corridors are photographs, posters, stamps and magazine clippings showing the relatively early period -- in comparison with many other nations in the world -- in which Turkish women were granted the right to vote. The third section is a showcase of cartoons and cinematic works depicting the history of Turkey's cultural commentary on elections.

The exhibit's interactive section allows Turkish citizens to actually vote on what is valuable to them. By casting their votes, visitors can determine the official novelists, poets, artists, painters and athletes of the republic. The results of these votes are broadcast on a giant digital screen in Taksim Square.

The exhibition offers a wealth of information on what political parties were really like 100 years ago, who the first elected deputies of this nation were, how elections used to take place -- in an almost festival-like atmosphere -- and even how the ballot boxes were dressed up like brides. These are all glimpses into past perceptions of the importance of elections in Turkey. Visiting this new exhibition might offer new insights into the country's process of democratization and its electoral culture as the next local elections approach. The "Sine-i Millet" exhibition will run through Jan. 30.

Musa İğrek, İstanbul
Today's Zaman
24 December 2008, Wednesday

24 Aralık 2008 Çarşamba

Türkiye'nin yaralı ruhu Cemil Meriç

19:22 Posted by Musa İğrek , No comments
Düşünce adamı ve yazar Cemil Meriç'in hayatının anlatıldığı 'Türkiye'nin Ruhu Cemil Meriç' adlı belgeselin galası, önceki akşam Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda yapıldı. Üç kuşağı buluşturan belgesel, ömrü boyunca düşüncenin namusunu savunmuş bir yalnız entelektüelin hikâyesini 'sarsıcı' bir dille anlatıyor.

Büyük düşünür ve yazar Cemil Meriç'in hayatının anlatıldığı "Türkiye'nin Ruhu Cemil Meriç'' adlı belgeselin galası önceki akşam Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda (CRR) yapıldı. Gecede, yolu bir şekilde Cemil Meriç'in düşünce bahçesinden geçmiş her yaştan okur vardı. Fakat gençlerin, öğrencilerin varlığı daha belirgin hissediliyordu. Meriç'in yüze yakın dostunun ve öğrencisinin katkısıyla hazırlanan belgesel, Türkiye'de düşünce hayatının bir asırlık sancılı geçmişini yansıtıyor. Cemil Meriç belgeseli, TRT 2'de önce 26 Aralık'ta 106 dakikalık bir film daha sonra da dört bölümlük dizi olarak yayımlanacak.

Belgeselin gösteriminden önce bir konuşma yapan Ümit Meriç, "Cemil Meriç ülkesinin geçmişini ve geleceğini sırtlanan bir aydındır. Bir ülkenin yazarının, o ülkenin evlatları tarafından sevilmesi ve kendisiyle özdeşleştirilmesi her yazarın harcı değil. Belgeselin, Türkiye'nin kısa bir baygınlık geçiren ruhunu yeniden bulması adına faydalı olacağına inanıyorum. Bunun yanında belgesel gelecek kuşaklara not bırakmak adına önemli bir iş." dedi. Belgeselin mimarı gazeteci-yazar Dücane Cündioğlu ise "Türkiye'nin yüze yakın entelektüelini bir araya getirdik. Cemil Meriç ile aramızdaki mesafeyi korumaya gayret ettik. Meriç'in peşinde olduğu şeyin peşine düştük. En nihayetinde Meriç'in dostu Kerim Sadi'nin söylediği söze benzer bir durum ortaya çıktı; 'Meriç bir aynadır, herkes onda kendisini görür.' Aslında biz de Cemil Meriç aynasında kendimizi görmeye çalıştık. Sadece Cemil Meriç'i değil Türkiye'yi de yorumlamaya gayret ettik." diye konuştu.

Şafak Bakkalbaşıoğlu'nun yönetmenliğini üstlendiği, senaryosunu Metin Tavukçuoğlu'nun yazdığı belgesel 'muamma anlatıcısı' rölündeki Erdal Beşikçioğlu'nun anlatımı ile başlıyor. Başkaları top koştururken, misket oynarken yalnızlığa mahkûm, dört numara miyop bir çocuk çıkıyor karşımıza. Küçük Cemil'in tek sığındığı liman kitaplardır. Meriç'in çocukluğu ve ilk gençliği ile ilerleyen belgesel, dönemin Hatay'ı, İstanbul'u arasında gidip geliyor. Sonra Elazığ ve yine İstanbul... 1930'ların 1940'ların sancılı Türkiye'si, fikir çilesi çeken bir genç adamın 'mahşerin ortasındaki sessiz çığlığı' ve ışığını yavaş yavaş yitiren düşünürün solukları salona yayılıyor. Kırkar dakikalık bölümler halinde hazırlanan belgeselde Cemil Meriç'i, torunu Sinan Meriç canlandırıyor.

Işığını yitiren adamın hikâyesi

Kemal Sahir Gürel'in hazırladığı müzikler metnin dokusuyla paralel yol alırken kimi zaman izleyiciyi bir boşluğa sürüklüyor. Cemil Meriç'in gözlerinden yavaş yavaş çekilen ışığın karanlığı ister istemez dört bir yanınızı sarıyor. Meriç'in âşık olduğu kadın Lamia Hanım'ın da belgesele konu olması ve Lamia hanımın damadı ile oğlunun hatıralarını anlatması ise pek çok kimse için sürpriz oldu. Araftaki adamın hikâyesi, ömrünü verdiği eserlerinin satırları arasında, bazen sarsıcı bazen da naif bir dille ilerliyor. Belgeselde Meriç'in hayıflanmaları, bir anlamda ışığını kaybeden adamın ve Türkiye'nin derin sancıları aslında. Cüneyt Türel ve Ahmet Mümtaz Taylan'ın seslendirdiği belgesele Hilmi Yavuz, Mete Tunçay, Beşir Ayvazoğlu, Murat Belge, Selim İleri, Mahmut Ali Meriç, Ümit Meriç, Halil Açıkgöz, A. Turan Alkan, İzzet Tanju, Dücane Cündioğlu gibi Cemil Meriç'in dostları, talebeleri ve çocukları anlattıkları hatıralarla eşlik ediyor. Belgeselin son bölümünde, gözleri tamamen ışığa kapanan Meriç'in umutsuz tedavi süreci başlıyor. Hafızasını yitiren bir neslin çilesini senelerce çeken ve hak ettiği ilgiyi ancak son dönemlerinde görebilen bir fikir adamı portresi karşılıyor izleyenleri. Belgesel, içindeki 'o minik umut kuşunu' yitirmeyen yalnız adamın bu fani dünyadan hafif bir tebessümle çekilmesiyle son buluyor.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi

23 Aralık 2008 Salı

'Hâlâ kendime ebrucu diyemiyorum'

19:14 Posted by Musa İğrek , No comments
Sadreddin Özçimi
Usta neyzen ve ebru sanatçısı Sadreddin Özçimi, Taksim Sanat Galerisi'ndeki sergisinde Osmanlı'nın usta nakkaşı Levni'nin minyatürlerini aktardığı ak kâse ebruları sergiliyor. Ebrunun özüne zarar vermeden yeni eserler ürettiğini belirten Özçimi, 15 yıldır ebruyla uğraştığını, ama hâlâ kendisine ebrucuyum diyemediğini söylüyor.

Osmanlı'nın usta nakkaşı Levni'nin insan portrelerinden on sekiz minyatürü 'akkâse' ebru tekniği ile su üstünde çalışan Özçimi, daha önce pek denenmeyen bu teknikle ebru adına yeni bir kapı araladı. Taksim Sanat Galerisi'ndeki serginin açılışına katılan klasik sanatların usta isimleri Niyazi Sayın, Uğur Derman, Alpaslan Babaoğlu ve Fuat Başar da Özçimi'nin yeni eserlerini takdirle karşıladı. Ebrunun kimliğine zarar vermeden farklı eserler hazırladığını söyleyen Özçimi, "Ortaya çıkan bu minyatür serisi umut ediyorum ki hem Türk medeniyeti hem de sanat tarihi adına faydalı olacak. Çok olumlu tepkiler aldım. Bu destek haklı olarak kolay kolay beğenmeyen hocalarımızdan gelince daha çok mutlu oldum. Bunun yanında şimdilerde üç aylık bir mesai sonunda ebrucu olduklarını sananlar var. Ben 15 yıldır çalışıyorum, ama hâlâ kendimi ebrucu olarak görmüyorum." diyor.

Necmeddin Okyay, Mustafa Düzgünman ve Alpaslan Babaoğlu kanalıyla gelen ebru geleneğinin mensubu, aynı zamanda da usta bir neyzen olan Sadreddin Özçimi, İstanbul'a ve ebruya dair neler yapabilirim düşüncesi ile yola koyulmuş. Minyatür ve ebru sanatını birlikte icra eden birkaç sanatçı olsa da pek eser üretilmediğini fark etmiş; bunu konuda kafa yorarken de usta nakkaş Levni'nin Topkapı Sarayı Müzesi'nde bulunan portreleri ile karşılaşmış. Levni'nin minyatürleri karşısında el pençe divan durduğunu söyleyen Özçimi 'Acaba bunların altından kalkabilir miyiz?' diye düşünerek işin ucundan tutmuş. Altı ayda tamamlanan ak kâse minyatür ebruları için yaklaşık 450'ye yakın kalıp kesilmiş. Minyatür kalıplarının kat'ı tekniğiyle kesimi F. Betül Koyuncu, ebruların minyatür detaylarının çizilmesi ise Güler Yağcı tarafından yapılmış. Her minyatür onlarca kez ebru teknesine yatırılmış, çok ince bir işçilikle üretilen eserler, klasik Türk ebrusunun aynen uygulanmasıyla ortaya çıkmış. Dader Banu'nun Tasviri, Bursalı Kadın, Testi Taşıyan Kadın gibi minyatür ve ebrunun zarif kardeşliğine ve uyumuna işaret eden eserleri, biraz uzaktan bakınca Levni'nin minyatürlerinin aslı sanabiliyorsunuz.

Sergide, minyatür ak kâse ebruların yanında usta ebrucunun bir yıllık çalışmalarından bir seçki de sunuluyor. Toplam altmış dört eserin yer aldığı sergide, 24 ayar battal ebrular, çiçekli, ak kâseli yazılı ebrular, kelam-ı kibarlar sanatseverleri bekliyor. Özçimi'yi en çok yoran ve incelikli bir sanatın ürünü 'Levni Nakışhanesi' adlı eser ise görenleri hayran bırakıyor. Minyatür ve ebrunun bu renkli buluşması hiç şüphesiz klasik sanatların gelişmesi adına önemli bir adım. Gözü gönlü okşayan bu eserlerden mahrum kalmamak için son gün 29 Aralık. (0212 245 20 68)
'Ebru adına perişanlık duyuyorum'
"Son dönemlerde ebruya olan ilgi çok fazla. Buna ne sebep oldu kestirmek zor, ama dizilerdeki ebru merakının etkisi olabilir. Ebru adına çok iyi şeyler de yapılıyor, çok kötü işler de. Hocamızın iznini almadan ürettiğimiz eserleri sergilemek edebe aykırıydı. Hocanın 'Bundan böyle bu sanatı öğretmeye muktedirsin' dediği andan itibaren yola koyulurduk. Şimdi bu değişti. İki üç ay kursa gidip ben ebrucuyum diyen pek çok kimse sergi açıyor. Açsınlar, insanın şevkini artırıyordur; ama bir yandan da çok kötü örnekleri insanlara sunuyorlar. Açıkçası kendimi 'ebru' yerine koyduğumda perişanlık duyuyorum."

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
23/12/2008
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=773342

22 Aralık 2008 Pazartesi

Maksem 'Sine-i Millet'e döndü

Yolu Taksim'e düşenlerin pek dikkatini çekmeyen bir mekândı. Oysaki Taksim, ismini oradan almıştı. 1732 yılında I. Mahmut tarafından Pera ve civarının su ihtiyacını karşılamak için inşa edilen ve Şehr-i İstanbul'un hayat kaynaklarından biri olan Maksem, İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından sanat galerisine dönüştürüldü.

Taksim Cumhuriyet Sanat Galerisi adını alan tarihî bina, İstanbul'un sanat duraklarına böylece eklenmiş oldu. 2007 yılında restorasyona başlanan galeri, trafo engeline takılmıştı. Açılışı engelleyen elektrik trafosu nihayetinde kalktı ve Taksim Cumhuriyet Sanat Galerisi, Sine-i Millet adlı sergiyle önceki gün açıldı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Kültür AŞ tarafından düzenlenen sergi, Tanzimat'tan Meşrutiyet'e, Cumhuriyet'in ilanından çok partili siyasi hayata seçim kültürümüzü ilk kez görsel bir dille anlatıyor. Çeşitli koleksiyonlardan derlenen serginin küratörlüğünü M. Lütfi Şen üstleniyor.

Bir zaman tünelini andıran sergi '1840'tan 1950'ye Seçim Serüveni', 'Türk Kadınının Seçen ve Seçilen Olarak Portresi', 'Seçimle Gülmenin Görsel Tarihi' ve 'Cumhuriyet'in Kültür Değerlerini Seçiyoruz' başlıklı dört bölümden oluşuyor. Serginin ilk bölümünde Meşrutiyet'te kullanılan seçim sandığı, seçim afişleri, broşürler, fotoğraflar, oy pusulaları, seçim mühürleri, oy sandıkları, seçmen listeleri, seçim vaatleri, gazete ve dergiler yer alıyor. Galerinin uzun koridorlarında ilerlediğinizde dünyadaki birçok ülkeden önce seçme ve seçilme hakkını kazanan Türk kadınının yer aldığı fotoğraflar, pullar, afişler ve dergiler karşılıyor sizi. Osmanlı döneminden başlayarak çok partili hayata kadar yayınlanan karikatürler ve seçim kültürünün sinemamıza yansıyan karelerinden hazırlanan videolar da serginin diğer bölümünden.

Sergide gerçekten seçim var

Sine-i Millet sergisinin en interaktif bölümünü sergi içinde gerçekleştirilen kültürel değerlerin oylandığı seçim. Seçmen yaşının 18'den 15'e indiği bu seçimde 15 yaşını doldurmuş her Türk vatandaşı TC kimlik numarasını yazarak parmağı mürekkeplenmeden oyunu kullanabiliyor. İzleyicilerin oylarıyla 83 yıllık Cumhuriyet'imizin kültür değerleri belirleniyor. Sergideki bilgisayarlardan Cumhuriyet'in romancısı, şairi, müzik sanatçısı, sinema-tiyatro sanatçısı, mimarı, sporcusu, bilim insanı, ressamı, heykel-seramik sanatçısı, hat-ebru-tezhip-minyatür sanatçısı için oy kullanılıyor. Oylar aynı zamanda Taksim Meydanı'ndaki dijital dev ekrandan kesin olmayan seçim sonucu olarak kamuoyuna duyuruluyor. Dileyen seçmen, belirlenen adaylar dışında da bir aday için oy kullanabiliyor. Sergi sonunda seçimi kazanan adaylara ya da vârislerine ödül heykelleri verilecek.

Serginin sonunda pek çok şey öğreniyorsunuz. Yüz yıl önce seçmenlerden oy talep eden partilerin neler olduğu, ilk seçilen milletvekilleri, bir zamanlar festival havasında yaşanan seçimler ve gelinler gibi süslenen sandıklar... Hepsi bir devrin seçim anlayışından kesitler sunuyor. Sudan bahaneleri bir tarafa bırakıp yaklaşan yerel seçimlerden önce Sine-i Millet sergisine yolunuzu düşürün. Yıllar içinde değişen seçim kültürü ve demokratikleşme sürecimizin evrelerini görmek şüphesiz heyecan verecektir. Sergi, 30 Ocak'a kadar gezilebilir.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi

20 Aralık 2008 Cumartesi

'Yaşayan en büyük Türk şairi' tartışması

Gülten Akın
ABD'deki Uluslararası Şiir Forumu, 1968'de her ülkenin 'yaşayan en büyük şairi'ni seçer. Yarışmanın Türkiye jürisi, oybirliğiyle 'Yaşayan En Büyük Türk Şairi' olarak Dağlarca'yı gösterir. Dağlarca da ölümüne kadar, tam 40 yıl bu sıfatla anılır. Dağlarca'nın vefatından sonra, 'Yaşayan En Büyük Türk Şairi' unvanını kimin alacağı konuşulmaya başladı. Kimileri 'Böyle bir unvana gerek yok.' derken, kimileri de Ahmet Oktay, Sezai Karakoç, Hilmi Yavuz, Gülten Akın ve Ülkü Tamer gibi usta şairleri işaret etti. Milliyet Kitap son sayısında şair, yazar ve eleştirmenlerden oluşan 50 kişilik bir jüriye 'Yaşayan En Büyük Türk Şairi'nin kim olduğunu sordu. Jürinin verdiği isimler arasında Gülten Akın, Hilmi Yavuz, Arif Damar, İsmet Özel, Küçük İskender, Sezai Karakoç, Murathan Mungan, Lale Müldür, Ahmet Güntan ve Birhan Keskin vardı. En fazla oyu ise Gülten Akın aldı. Edebiyat dünyasında, herkesin usta bir şair olduğu hususunda birleştiği Akın'ın seçilmesinden çok, 'Böyle bir seçime gerek var mıydı?' tartışması başladı. Ahmet Oktay, bu seçimin 'hiçbir işe yaramayan saçma sapan bir şey' olduğunu söylerken, Hilmi Yavuz bu tip değerlendirmelerin Türkiye'de gerçek bir karşılığı olmadığı görüşünde. Haydar Ergülen ise, "Bu sıfat, Dağlarca ile birlikte gitti." diyor. 

'Gereksiz ve saçma bir şey'
Ahmet Oktay (Şair-eleştirmen)
Yaşayan en büyük Türk şairi seçimi bana göre hiç işe yaramayan saçmasapan bir şey. O listede olmayı istemem. O jüride ben yoktum. Hayırlı uğurlu olsun, kimseyi ilgilendirmeyen bir konu bence. Kısacası beni ilgilendirmiyor, böyle bir liste. Hiçbir katkısı yok. 50 kişi bir araya gelmiş bir liste çıkarıyor. Çok gereksiz. Daha durun, yaşayan insanlar var. Bakalım neler çıkaracak, durun bekleyin, neler çıkaracaklar. Bunu hiç düşünmüyorlar."

'Bu seçim bir gerçekliği dile getirmiyor'
Hilmi Yavuz (Şair)
"Bir başka 50 jüri üyesi olsaydı, 'Yaşayan En Büyük Türk Şairi' sorusunda bir başka şair öne çıkardı. Yani bu seçimler birbiriyle örtüşmeyebilir. Bu tip değerlendirmelerin Türkiye'de gerçek bir karşılığı olduğu kanısında değilim. Bir gerçekliği dile getirmiyor. Bunların herhangi bir itibari konumu yoktur. Bana da bu soru soruldu; ama herhangi bir beyanda bulunmadım. Yani 'kendime oy vermedim'."

'En büyük şair tanımlaması sakıncalı bir söz'
S. Kemal Bayıldıran (Eleştirmen)
"En büyük şair tanımlaması sakıncalı bir söz. Benim için büyük şair var, şair var, sıradan şair var ve şaircik var. Sezai Karakoç ve Hilmi Yavuz'un olduğu yerde Gülten Akın için 'en büyük kadın şair' denilebilir... 'Yaşayan En Büyük Türk Şairi' gibi bir seçim yapılabilir, ama ne kadar doğru olduğu tartışılabilir. Benim için gelmiş geçmiş en büyük şair Yunus'tur, ama buna katılma zorunluluğu yok kimsenin."

'Bu unvana gerek yok'
Haydar Ergülen (Şair)
"Bu tür şeyleri gereksiz buluyorum. Dağlarca ve İlhan Berk için 'yaşayan en büyük şair' ve 'en genç şair' unvanları vardı. Bu sıfatlar onlarla birlikte gitti. Şimdi böyle bir şeye gerek yok. Bir isim verin deseler Gülten Akın'ı derim; ama Sezai Karakoç var, Ülkü Tamer var, Arif Damar var, Hilmi Yavuz var... Hepsi büyük şair gözümde. Keşke böyle bir seçim yapılmasaydı. Bu unvanı taşıyacak isimler elbette var; ama bu unvana gerek yok. Dağlarca'dan sonra bu unvanı dolduracak kimse yok demek başka, bu unvana gerek yok demek başka. Ben de jürideydim, bunu dile getirdim, ama yer verilmedi."

'Her şair kendi içerisinde büyük şairdir'
Birhan Keskin (Şair)
"Jürideki arkadaşlar beni de layık görmekle teveccüh göstermişler. Büyük olarak adlandırılan şair, herkesin kendine göredir. Bana göre her şair kendi içerisinde büyük şairdir. Birinci sıraya onu veya bunu yerleştirmek çok anlamlı değil. Bana göre de yaşayan en büyük Türk şair Gülten Akın. Gülten Akın konusunda bir fikir birliği olmasına sevindim. Öne çıkan şairler de her biri kendi içinde kıymetli isimler. Listeden çıkan isimler, jürinin beğenisini oluşturuyor, saygı duymak lazım."

'Bir kadının bu sıfatı alması sevindirici'
Lale Müldür (Şair)
"Jürinin seçimi arasında öne çıkan isimlerde yer almak beni çok sevindirdi. Ama daha da önemlisi 'Yaşayan En Büyük Türk Şairi' unvanını bir kadının alması beni mutlu etti. Benim seçimim arasında Sezai Karakoç vardı. Ortaya çıkan sonuç olması gerektiği gibi bence."

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
20/12/2008

15 Aralık 2008 Pazartesi

Osmanlı'da 'şenlik' var

Somuncular, mumcular, debbağlar, haffaflar, kavukçular, bezzazlar, attarlar, kalaycılar, kürkçüler... cümle İstanbul esnafı toplanmış; gümüş şamdanlardan buhurdanlara, incili zümrütlü çizmelerden zerduz yorganlara, sırmalı peşkirlerden balık dişi kabzalı kılıçlara, badem şekerlerinden miskli sabunlara hazırladıkları binbir çeşit hediyeyi sunmak için bekleşiyor. III. Ahmed'in oğullarının sünnet şöleni için Okmeydanı'nda günler öncesinden kurulan çadırlarda halkalanan imparatorluğun ileri gelenleri, yabancı konuklar ve halk binbir gece masallarını aratmayacak şenliklere katılmanın heyecanında.

Hâfız Mehmed Efendi'nin gün gün anlattığı bu görkemli tören Şehzadelerin Sünnet Düğünü (Kitapevi) adlı kitapta günümüz Türkçesiyle yayımlandı. Seyit Ali Kahraman'ın yayına hazırladığı eser III. Ahmed'in oğulları Şehzade Süleyman, Şehzade Mehmed, Şehzade Mustafa ve Şehzade Bayezid için düzenlediği, 23 gün süren sünnet düğününü anlatıyor. Osmanlı sanatının büyük ustası, nakkaş ve ressam Levni'nin muhteşem eseri 'Surname-i Vehbi'den alınmış minyatürlerin eşlik ettiği kitap, İmparatorluğun şenliklerini bir rüya tadında okurlara aktarıyor. Daha önce Esin Atıl tarafından yayımlanan Levnî'nin Sûrname'si adlı çalışma da bu düğünü konu ediniyordu. İlk baskısı çıkar çıkmaz tükenen ve hemen karaborsaya düşen kitap, sahafların en değerli eserleri arasında durmaya devam ediyor.

Kitabın yazarı Hafız Mehmed Efendi, Sur Emini olarak görevlendirilen Matbah-ı Âmire Emini Hacı Halil Efendi'nin imamı. Hafız Mehmed Efendi, Surname'yi Halil Efendi'nin emriyle yazar. Sünnet şenlikleri 15 günü fiilî olarak Okmeydanı'nda kurulan sünnet çadırlarında geçer. Bu esnada saray gılmanlarından, ölmüş paşaların ve bazı ileri gelenlerin çocuklarından, yoksul şehirliler ve taşralılardan toplam 3 bin 902 çocuk sünnet edilir. Törende ayrıca II. Mustafa Han'ın kızı Ayşe Sultan, Ağrıboz Muhafızı İbrahim Paşa , diğer kızı Emetullah Sultan da Silahdar Osman Paşa ile evlendirilir.

Tören için dört şehzadenin her birine birer büyük nahil ile birer şeker bahçesi, fakir çocuklar için al çuka takke, birer iplik kuşak ve pabuç, aydınlatmalar ve mahyalar için 15 bin adet kandil, 10 bin adet mahya kutusu hazırlanır. Düğün ziyafeti için İzmit kazasından 10 bin adet ağaç sini, Tekirdağı, Şarköy ve Bursa'dan 7 bin 900 tavuk, 3 bin piliç, İstanbul'dan da bin adet ördek, 2 bin adet güvercin satın alınır. Şenlik için aşçılar, meşaleciler, akamlar, tulumcular, güzel sesli hanendeler, saz ustaları, ateşbazlar ve cambazlar gibi pek çok hizmetli görev alır.

Hafız Mehmed Efendi kitabın girişinde tören öncesi hazırlıkları bir bir anlatır. Daha sonra şöleni gün gün tüm ayrıntısıyla kaleme alır. Birtakım olaylara vâkıf olamaması veya bazı olayları atlaması ihtimaline karşı, yazma işinde usta ve vakanüvislikte mahir olan Teşrifatî Selman Efendi'den yardım ister ve o da Hafız Mehmed Efendi'ye sonuna kadar yardımcı olur.

Rengârenk çadırlar, düğüne iştirak eden insanlar, hünerlerini sergileyen oyuncular, halkı eğlendirmek için çalıp söyleyen çengiler, geceleri düzenlenen havai fişek gösterileri, maytaplar ve şehrâyinler... Bunların hepsi Hafız Mehmed Efendi'nin sade ve sıcak dilli, Levni'nin öyküsel anlatımıyla birleşince, Osmanlı'nın şenliklerinden zengin bir kapı aralanmış oluyor. Hafız Mehmed Efendi 'Surname'nin sonunda ise bakın ne diyor: "Düğünü anlatmaktaki maksadım düğünün tarihini yazmak değildi. İrfan ehlinin gözdesi olma yeteneğimin olmadığı açık olduğu halde yine de gönülleri hoş tutmak için yazıldı."

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
15/12/2008

14 Aralık 2008 Pazar

'Helikopter'den üç kitap düştü

01:26 Posted by Musa İğrek , No comments
Vişneçürüğü minik bir kutu. İlk bakışta ne olduğunu kestirmek biraz zor. Üzerinde 'Helikopter' yazan etiketi biraz yoklayınca bir kitap paketi olduğu kendini ele veriyor. Üç kitap; André Maurois'nın 'İklimler'i, Adolfo Bioy Casares'ın 'Morel'in Buluşu' ve İlhami Algör'ün 'Kalfa ile Kıralıça'sı. Kitapların kırmızı sayfa uçları hemen göz kırpıyor. Bu renkli eserlere 'Kamuoyuna Saygı ile Duyurulur' başlıklı bir metin eşlik ediyor. Şöyle başlıyor: "Niye yeni bir yayınevi kurulur? Birkaç cevabı olsa gerektir: 1) Para kazanma arzusundan, 2) Delilikten, 3) Kendi kitabınızı basacak yayıncı olmadığından."

Anlayacağınız yeni bir yayınevi kuruldu, adı da Helikopter. 'İflah olmaz' yayıncı ve yazar Levent Yılmaz'ın yönetmenliğinde havalanan Helikopter, 'dünyanın en güzel, en keyifli roman, öykü, deneme, şiir, hülâsa edebiyat kitaplarını, güzel bir tasarım, kâğıt ve baskıyla' okurlara sunmak istiyor. Yılmaz, bu kriz ortamında deliliğinde yalnız değil, ona bir de Bülent Erkmen, Çağatay Anadol ve Lokman Şahin katılmış. Böylece dört kafadar 'iyi edebiyat ayaklarınızı yerden keser' başlığıyla yayın dünyasında havalanmanın sevincinde.

"Çölleşen yayın dünyasında iyi edebiyat artık nadirattan oldu." diyen Yılmaz, yayıncıların edebiyat basmamasından yakınıyor ve şöyle diyor: Türkiye'de çok iyi yayıncılar var. Çok iyi edebi kitaplar basan, onlara haksızlık etmek istemem elbette. Ama sorun şu ki, çoksatar kitaplar her yeri işgal etmiş halde. Çoksatar kitaplar, özünde, bu türe has kitaplardır. Edebiyat ise zenginliktir. Türlerin dışına çıkmaktır... İnanıyorum, hatta iddia ediyorum, bir çoksatar kitap kadar pazarlama yatırımı, reklam yapın, satmaz denen birçok iyi edebi eser, en az onlar kadar satacaktır."

İtalyan yayıncı Aldo Manuzio, 1500'lü yıllarda yayınladığı kitapların ön sayfalarına bir "Okura mektup" ekler ve bu kitapların neden satın alınması gerektiğini ve niye okunması gerektiğini yazarmış. Levent Yılmaz da yayınladıkları kitaplarda Manuzio'yu taklit ederek okura sesleniyor. Bülent Erkmen'in tasarladığı ve Avrupa'daki emsallerini andıran kitaplar için Yılmaz, "Doğrusu, kitap biçimdir çokça. Gereksiz tüm ayrıntılardan sıyrılıp, elinize aldığınızda bu güzel bir kitap diyeceğiniz, başlığını, yazarını görebileceğiniz, arka kapak yazısı içinize merak salan, kâğıdına dokunduğunuzda hoş hisler oluşturan bir nesne yaratmak istedik." diyor.

Helikopter, 'Allah iyi edebiyat adına ne verirse!' felsefesiyle önümüzdeki günlerde Marguerite Yourcenar'dan Goethe'ye, Dickens'tan Stendhal'a, Jean Echenoz'den Steven Millhauser'e, Abdulrezzak Gurnah'tan Paul Celan'a, Tarık Günersel'den Sadık Özben'e pek çok şair ve yazarın kitaplarını basacak. Her ay bir kitap yayınlayacak olan Helikopter'e okurdan 'iyi uçuşlar' demek düşer. (0212 294 65 55)

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi

10 Aralık 2008 Çarşamba

'Bu belgesel, bizi Cemil Meriç'in ve ülkemizin köklerine indirecek'

Her şey, bilinen Cemil Meriç'lere bilinmeyenlerini ekleyerek bu fikir adamını ayan beyan eden Dücane Cündioğlu'nun kitap çalışmalarıyla başladı. Zihinlerdeki portreleri yıkan 'öteki Meriç'i pek çok kimse takdirle karşıladı, biraz da şaşırdı. Zuhur eden bu yeni sima, bereketiyle gelmişti. Öyle ki; bu yıl, bir nevi Cemil Meriç rönesansıydı. Geçtiğimiz haziran ayındaki 'Üsküdarlı Bir Entelektüel: Cemil Meriç' adlı sempozyum, bu cevhere daha da yakınlaşmaya vesile oldu, kapılar açıldı. Bu bereketli yolculuk, danışmanlığını gazeteci-yazar Dücane Cündioğlu'nun, yönetmenliğini Şafak Bakkalbaşıoğlu'nun yaptığı 'Türkiye'nin Ruhu' adlı belgeselle sürüyor.

22 Aralık'ta saat 19.00'da Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın da katılımıyla Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda galası yapılacak belgesel, yolu bu fikir adamıyla kesişen isimlerin hatıralarından ve Meriç'in eserlerinden yola çıkılarak hazırlanmış. Kızı Prof. Dr. Ümit Meriç, 'Türkiye'nin Ruhu' belgeseli için "Cemil Meriç'in ve ülkemizin köklerine indirecek ve en ince kılcal damarlara kadar yeniden bir şuurlanma olacak. Onun, sadece Fransız kültürünü ya da Hint irfanını imparatorluk vârisi Cumhuriyet'e taşımış bir isim olarak değil, tam tersine yüzyıllar boyunca çevreyi etkilemiş bir merkezin insanı olarak, bir küresel düşünce aktörü olarak dünyaya da takdim edilmesi gerekiyordu." diyor.

2006'nın sonlarına doğru toprağa düşen belgesel fikri, nasıl mı dallanıp budaklandı? Her şey Ümit Hanım'ın, babasının arşivini Dücane Cündioğlu'na göstermesiyle başlamış. Cündioğlu'nun, amatörce hazırlanmış bu belgeselin yerine daha nitelikli bir çalışma yapma önerisini ortaya atmasıyla hazırlıklar başlamış. Ümit Meriç, salt bir Cemil Meriç biyografisi değil, Türkiye'deki Cemil Meriç, Cemil Meriç'teki Türkiye'yi anlatma amacıyla yola koyulduklarını söylüyor.

Cemil Meriç'i torunu oynayacak
Geçtiğimiz yaz, Cemil Meriç'le temasa geçmiş okurları, arkadaşları ve onun sohbetinde bulunanlardan yaklaşık yetmiş kişi bir araya gelmiş. Hatıralar, düşünceler kayıt altına alınmış. Ümit Meriç; İzzet Tanju, Fuat Andıç gibi isimlerin 'unutulan ve elimizden kayıp giden Cemil Meriç'i yakalayıp sabitleme imkânı verdiğini' söylüyor. Kırkar dakikalık dört bölüm halinde hazırlanan belgeselde Cemil Meriç'i torunu canlandırıyor.

Belgesel çekimlerinde Ümit Meriç'i en çok sevindiren olay ise Fuat Andıç'ın, "Cemil Meriç, 20. yy'da dünyanın yetiştirdiği 10 muhteşem zekadan birisidir. Ve eğer Türkiye'de bir 'Barış Nobeli' verilmek isteniyorsa kendi ülkesinden Doğu'ya da Batı'ya da kucak açmış olan Cemil Meriç böyle bir ödül için tek isimdir." demesi olmuş. Ümit Meriç, belgeselin 25 Aralık'taki TRT gösteriminden sonra bir DVD olarak yayımlanabileceğini ve bazı sinemalarda kısa bir belgesel olarak da gösterilebileceğini müjdeliyor.

'1987'deki belgeselde babam uyumuştu'
1987'de Aziz Yazan tarafından çekilen ve TRT'de gösterilen 20 dakikalık belgeseli hatırlattığımızda Ümit Meriç, babasının o belgeseli izlerken uyuduğunu söylüyor: "Belgesel dönemin koşullarına göre iyiydi. Bir anlamda da dar ve kısırdı. Ama tarihî bir değeri var. Belgesel son demlerinde çekilmiş olsa da hayattaki Cemil Meriç'i gösteriyordu. Belgesel, onun hayat hikâyesinde 'Yoruldum evladım' cümlesiyle ifade edilebilecek bir yorgunluğa yol açtı. O, filmde belki fizikî olarak vardı, şimdi hazırlanan belgeselde Doğu'ya ve Batı'ya bakan ve asıl kendi hakikati üzerine ayaklarını basan Cemil Meriç var."

'Fransa ve Hindistan'da tanınmaması ayıp'
Babasının yurtdışında pek tanınmadığını söyleyen Ümit Meriç, onun Fransız kültürünü Türkiye'ye taşıyan bir çağdaş kültür elçisi konumunda olduğunu belirtiyor ve ekliyor: "Kimi eserlerinde Fransız kültürünün bir bütün olarak yansıdığını görebilirsiniz. Bu özelliğiyle Fransa'da hiç bilinmiyor. Çekilen belgeseli Fransa'dan sonra Hindistan'da da göstermek istiyoruz. Çünkü babam, 'En sevdiğim eser Bir Dünyanın Eşiğinde'dir, ondan daha güzelini yazmadım.' demiştir. Dünyanın en güzel Hint edebiyatı tarihini yazmış birinin bilinmemesi üzücü. Bu, Türkiye için de bir ayıp."

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
10/12/2008

8 Aralık 2008 Pazartesi

'Ödül, çabaların boşa gitmeyeceğinin kanıtı'

19:30 Posted by Musa İğrek No comments
"O bir İstanbul efendisi, katıksız bir entelektüel, halis bir sanatkâr ve benzersiz bir mümindir. Bir konuşmaya başladı mı, çok değil, birkaç dakika içinde, bir düşünce solosu dinlemeye başladığınızı hisseder ve bir süre sonra, art arda sıraladığı, bilgi ve düşünce yoğunluğundan adeta çatlayacak reddelere gelen cümleleri takip edemez olursunuz; çünkü zihniniz yorulmaya başlamıştır. Fakat hoca yorulmaz; her düşünce, onun zihnini biraz daha açmakta, biraz daha parlatmaktadır." Beşir Ayvazoğlu bilge mimar Turgut Cansever'i bu cümlelerle anlatır. Türkiye'nin en özgün ve muhalif duruşa sahip mimarlarından Cansever'in ödül yelpazesi geçtiğimiz gün verilen Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü'yle taçlanmış oldu.

Cansever hoca bu kez yorgundu. Çankaya Köşkü'nde düzenlenen törene rahatsızlığı nedeniyle katılamadı, ödülü eşi Nilüfer Cansever'e verildi. Törende usta mimar adına konuşan kızı Feyza Cansever, eserlerinde insan, sanat ve çevre ilişkilerine büyük önem veren babasının dünyayı güzelleştirmeyi bir görev olarak gördüğünü anlattı. Peki Turgut Cansever bu konuda ne düşünüyordu? Törene katılarak duygularını Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve davetliler ile paylaşmak imkanından mahrum kaldığı için üzgün olduğunu söylüyor Cansever. Ödülün, mimarlık sanatının ve şehirciliğin insan hayatındaki öneminin hatırlatılması bakımından büyük görev ifa edeceğini; gençlerin, bugüne kadar yazdıkları ve tasarımları üzerinde kafa yormalarına imkân sağlayacağını düşünüyor. Verilen ödülü, ilkelerinden taviz vermemeleri yüzünden haksızlıklara uğrayan sanatçı ve bilim adamlarının çabalarının boşa gitmediğinin kanıtı olarak görüyor. Bu bakımdan ailesine ve herkese ümidi asla yitirilmemesi gerektiğini öğütlüyor.

'Yeni Şehirler projesi en büyük özlemim'

Temmuz ayından beri hayatını tıbbî destekle sürdüren usta mimar, zihinsel açıdan nispeten iyi. Günlük olayları zorlukla da olsa takip edebiliyor, zaman zaman kendine has yorumlarını ailesiyle paylaşıyor. Tedavisi evinde yapılıyor. Ailesi sürekli onunla birlikte. Cansever, Mustafa İsen tarafından eşi Nilüfer Hanım'a ulaştırılan ödül haberini duyduğunda çok mutlu olmuş. Ödülün Cumhurbaşkanlığı'nca verilmiş olmasının kendisini ziyadesiyle onurlandırdığını ve Alaeddin Yavaşca ve Yaşar Kemal'in de ödül almalarına sevindiğini söylüyor.

1921'de Antalya'da dünyaya gelen Turgut Cansever, üç kez Ağa Han Mimarlık Ödülü'ne layık görülmüş bir üstad. Aile çevresi ve babasının kitaplığı, onu çocuk yaşında düşünürlerle ve kitaplarla tanıştırmış. Ressam olmak istese, Halil Dikmen'le, Mazhar Şevket İpşiroğlu'yla, Sedad Hakkı Eldem'le tanışması ona mimarlığın kapılarını açmış. Ünlü binaların ödüllü mimarı Cansever, 'Türk mimarisinin tarihsel kökleri ile bağlantılarını koparmadan çağdaş çizgiyi yakalayabilmiş' bir isim. İslâm dininin biçimlendirdiği bütünsellik içinde işlerini üretirken yerel ve evrenseli bir potada eritmeye çalıştı senelerdir. 1999 depreminden sonra bütün enerjisini ve imkanlarını İstanbul'da depremden en fazla etkilenecek bölgelerin konut imkanını içeren Trakya'da kurulacak 'Yeni Şehirler' projesine vakfetti. Cansever, bu projenin hayata geçmesinin en büyük özlemi olduğunu söylüyor.

2006'da aldığı Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın 'Kültür ve Sanat Büyük Ödülü' ile geçtiğimiz yıl Garanti Galeri ve Osmanlı Bankası Müzesi'nde eşzamanlı gerçekleşen 'Turgut Cansever Mimar ve Düşünce Adamı' adlı 'ikiz' sergi, onu çok mutlu etmişti. Sergi, Türkiye'de bir mimar hakkında arşiv belgesi niteliğindeki malzemeye dayanılarak hazırlanan ilk retrospektifti. Hilmi Yavuz'un deyişiyle ülkemizin 'sahih' entelektüellerinden biri olan Cansever'in kentler ve gelişim sorunları üzerine yaptığı çalışmalar, mimar gözüyle kentlere bakışı, pek çok kişiye yol gösterici oluyor. Tespitleri ve gösterdiği çözüm yolları, bu alanda kafa yoranlar için büyük önem taşıyor.Hocanın sevenlerine hemen hatırlatalım; Turgut Cansever'in yayınlanmamış makalelerinin bir kitapta toplanmasıyla ilgili çalışmalar sürüyor. Ayrıca doktora ve doçentlik tezleri de iki ayrı kitap olarak önümüzdeki günlerde yayımlanacak.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi

6 Aralık 2008 Cumartesi

İstanbul'un ahşap evleri 'oda oda üzüntü' dolu

İstanbul, ahşap bir rüyaydı çok zaman önce. Gün geldi bu rüya, y(a)ıkıldı. Ne cumbalı evlerde mutlu yüzler vardı artık ne de pencere kafeslerinden süzülen bakışlar... Aşı boyalı yorgun evler bir bir el etek çekince, modern zamanların insanı kutu kutu daracık evlere sığındı. İstanbul silüetinde ne yazık ki izine artık pek az rastlanabilen bu ahşap konutlar, hafızalardaki yerini bir masal gibi hâlâ koruyor. Pek çoğumuz bu tür yapılarda yaşamamış olsak da kulağımıza fısıldanan anılar, yazarların, şairlerin kaleminden düşen metinler onlarla aramızdaki bağı canlı tutuyor. Bir şiirin dizeleri gibi zarif ve narin ahşap evlerden geriye çok az bina kaldı; ancak Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü 'Ahşap İstanbul; Konut Mimarisinden Örnekler' adlı sergiyle 'ahşap bir rüya'ya davet ediyor. Sergi, Eski Boğaziçi'nin muhteşem yalılarından Zeyrek'teki küçük burjuva konutlarına kadar İstanbul manzarasında 20. yüzyıl ortalarına kadar son derece belirgin olan ahşap yapılara ışık tutuyor.

Amcazâde Hüseyin Paşa Yalısı, Sadullah Paşa Yalısı, Halet Çambel Yalısı, Kıbrıslı, Mazlum Ağa Köşkü, Kayserili Ahmed Paşa Yalısı gibi ahşap yapıların ele alındığı sergide fotoğraflar, maketler, planlar ve bu konutların yapımında kullanılan aletler yer alıyor. İstanbul ahşap mimarlığının günümüze ulaşabilen nadir örneklerinden bir seçkiyi izleyiciyle buluşturan sergi, şehircilik, mimarlık ve sanat tarihi alanlarında araştırma yapanların yanı sıra İstanbul'u seven ve merak eden herkesin ilgisini çekeceğe benziyor. Sergide yer alan fotoğraflar, Behçet Necatigil'in "Evlerin çoğu eskidi gitti, tamir edilemedi,/ Evlerin çoğu gereği gibi tasvir edilemedi./ Kimi hayata doymuş göründü,/ Bazıları zamana uydular./ Evlerin içi oda oda üzüntü,/ Evlerin dışı pencere, duvar." dizelerini akla getiriyor. Çünkü fotoğraflardaki evlerin pek çoğunun yerinde de şimdilerde yeller esiyor. Hâlbuki o ahşap konutları Tanpınar şöyle anlatır; "İstanbul'un asıl iç manzarasını, şahnişinleri, cumba ve çıkmalarıyla, saçak ve sayvanlarıyla, bir kadife gibi yumuşak çizgileri ve süsleriyle çok renkli olan bu sivil mimari yapardı".

Sergiyi gezmeye niyetliyseniz Necatigil'in 'Evler' adlı şiirini bir kez daha okuyup yola koyulun. Salona yayılan 'oda oda hüzün' o zaman daha anlamlı gelecektir. Sergi 15 Mart 2009'a kadar gezilebilir. (0212 334 09 00)

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
06/12/2008

4 Aralık 2008 Perşembe

II. Meşrutiyet'in ilk yılı kitap oldu

12:34 Posted by Musa İğrek No comments
Türk tarihinde önemli bir özgürleşme hareketi olarak değerlendirilen II. Meşrutiyet'in 100. yılı, pek çok etkinliğe, kitaba ve dergiye konu oldu. Birbiri ardınca yayımlanan kitaplara bir yenisi daha eklendi: II. Meşrutiyet'in İlk Yılı. Aygaz ve Yapı Kredi Yayınları'nın hazırladığı kitap, dün Aygaz Genel Müdürlük Binası'nda Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık Genel Müdürü Tülay Güngen, Aygaz Pazarlama Genel Müdür Yardımcısı Rıdvan Uçar ve Yapı Kredi Kültür Sanat Genel Yayın Yönetmeni Raşit Çavaş'ın katılımıyla tanıtıldı.

Koordinatörlüğünü Tamer Erdoğan'ın yaptığı eser, II. Meşrutiyet'in ilan edildiği 23 Temmuz 1908'den, ilk yıldönümünün kutlandığı 23 Temmuz 1909'a kadar geçen olayları gün gün ele alıyor. Yaklaşık bir buçuk yılda hazırlanan kitap, dönemin gazete ve dergilerinden alınmış haberler, karikatürler, makaleler ve yorumların yanı sıra dönemin olaylarına bugünden bakılarak yazılmış kurgu haberlere de yer veriyor. Kitabın zengin görsel malzemesinin önemli bölümü ilk kez gün ışığına çıkan fotoğraflar ve belgelerden oluşuyor.

Kitabın önsözünde Prof. Dr. Mete Tunçay, "Keşke, tek bir yıl yerine Osmanlı Devleti'nin sona erişine kadar olan on dört yıl için yapılabilseydi. Kim bilir, belki bu kitap öyle güçlü bir özenme duygusu yaratır ki, çok geçmeden o yılların da hazırlanması örgütlenir." diyor. Prof. Dr. Mete Tunçay, Nuri Akbayar, Raşit Çavaş, Yücel Demirel ve Bahattin Öztuncay'ın danışmanlığında hazırlanan kitap, akademisyenler ve tarih severler için kaynak niteliğinde.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi

1 Aralık 2008 Pazartesi

Çağdaş sanat kabuğunu kırdı Şanlıurfa'ya ulaştı

19:33 Posted by Musa İğrek , , No comments
Çağdaş sanat nihayet kabuğunu kırıp Anadolu'ya uzandı. İstanbul, Ankara, İzmir üçgeninde halka halka çoğalan sanat faaliyetleri bu kez taşradan ses verdi. Şanlıurfa Kemalettin Gazezoğlu Kültür Sanat Merkezi'nde önceki gün açılan Kesit adlı video, fotoğraf ve heykel sergisi, farklı bir açılıma işaret ediyordu. Türkiye'nin sanat haritasına yeni bir nokta koyan Kesit, kent sakinlerini ilk kez günümüz sanatıyla tanıştırdı. Anadolu Kültür Vakfı ile Şanlıurfa İli Kültür Eğitim Sanat ve Araştırma Vakfı'nın (ŞURKAV) düzenlediği sergi için günler öncesinden şehrin dört bir yanına afişler asıldı. Şehirde gezerken dikkatinizi çeken boy boy duyurular günümüz sanatından bir kesiti izlemeye davet ediyordu.


Serginin küratörlüğünü, sanat dünyasındaki yüzeyselliğe dikkat çekmek için iki yıl önce hazırladığı 'Hacet' adlı uydurma sergiyle medyayı 'işleten' muzip sanatçı Fatih Balcı üstlenmiş. Balcı'nın adını duyunca akıllara "Şanlıurfa'da düzenlenecek bu sergi yeni bir eylem mi acaba?" diye şüpheler düşmedi değil. Sergi açılışı, biraz merak, biraz kuşkuyla beklense de tahmin edilen olmadı. Klasik bir 'açılış'tı Şanlurfa'daki. Buna karşılık sergi alanı Reji Kilisesi'ne toplanan meraklılar, ne oluyor ne bitiyor diye anlamaya çalışıyordu. Video yerleştirme, dijital baskı, fotoğraf ve heykel çalışmalarını ilgiyle izleyen Şanlıurfalılar, ilk kez böyle bir etkinliğe dahil olmanın keyfini ve tuhaflığını yaşıyordu. Kimisi için bu sergi 'gereksiz', kimisi içinse önemli bir açılımdı.

Ellerinde fotoğraf makineleri, birbirlerine sorgu sualler, merak dolu ışıltılı gözler... Bunların hepsi bir şeylerin değiştiğine, değişeceğine dair alâmetti. Reji Kilisesi'ndeki eserleri gezen izleyiciler Şanlıurfa'da böyle bir sanat alanının oluşmasından memnundu. Özellikle kalabalığın büyük çoğunluğunu oluşturan lise ve üniversite öğrencileri keyifli anlar yaşadı. Aralarında eserleri garip karşılayıp sıkılanlar da yok değildi.Açılış gecesinde Fatih Balcı'nın düşerek elini kırması ise serginin nazarlığı olarak görüldü.

Taşraya ulaşmasının çağdaş sanata farklı bir bakış açısı kazandıracağını söyleyen Balcı, "İki temel güç çekişiyor burada. Yerelin içinde kalan, kendini korumak isteyen, diğer taraftan da dünyaya açılmak isteyen bir yüzü var bu tür yerlerin. Toplumlar kültürlerini korumalı, ama bu sadece geçmişi korumak anlamında olmamalı. Kültürlerini günümüz değerleri ile yeniden yorumlamamalılar. Ben bu sergiden iyi sonuçların çıkacağını umuyorum." diyor.

Çağdaş sanatta büyük şehirlerde yeteri ilgiyi bulamayınca taşraya doğru bir kayma olduğunu belirten Balcı, bunun, sanatçıları yerel bir oryantalizme sevk edebileceğini de söylüyor ekliyor: "Çok iyi yaklaşmak lazım. Bir dönem böyle bir anlayışla işler yapıldı, ama tutmadı. Biz, çağdaş sanatın amacını göz önünde bulundurarak ve şehrin konumunu düşünerek bu işleri toparladık. Dengeleri göz önünde bulundurduk. Sanata olan ilginin bu tür yerlerde yüksek olduğunu düşünüyorum. İstanbul, Ankara, İzmir gibi metropollerden daha fazla ilgi var."

Koordinasyonunu Güler Güngör'ün gerçekleştirdiği sergide Denizhan Özer, François Daireaux, Gül Ilgaz, Güler Güngör, Johanne Helard, Maria Sezer, Şinasi Güneş ve Fatih Balcı'nın çalışmaları yer alıyor. Sergideki işlerin pek çoğu şehrin dokusuna uygun toparlanmış. Fatih Balcı, Şanlıurfa'ya önümüzdeki yıl daha kalabalık bir sanatçı grubuyla gelmeyi düşündüklerini söylüyor. Proje ekibi bu çalışmaları kurumsal bir yapıya döndürmeyi arzuluyor. Kısacası her şey kentlilerin ilgisine bağlı yürüyecek. 13 Aralık'a kadar sürecek sergi bakalım kente neler katacak?

Musa İğrek, Şanlıurfa
Zaman Gazetesi