26 Ağustos 2008 Salı

'Öykü plastik bir uğraştır'

17:15 Posted by Musa İğrek No comments
Öykücü Cemal Şakar "hayata, insana dair kimi gölgelerin düştüğü bir perde" olarak yorumladığı yeni kitabı "Hayalperdesi" (Selis Kitaplar) ile farklı bir kapı araladı. Beş yıl sonra yayımladığı bu beşinci kitabında öykü türünün fazlaca yüceltildiğine dair ironik göndermelerin yanında, derin bir arayış içinde olan kahramanlar, parçalanmış hayatlar göze takılıyor. "Esenlik Zamanları" adlı eseriyle Türkiye Yazarlar Birliği 1999 Yılı Öykü Ödülü'nü kazanan Şakar, çalışmalarını Balıkesir'de sürdürüyor. İnternette yayımlanan edebiyat dergisi Edebistan'ın öykü editörlüğünü de yürüten Cemal Şakar ile son kitabı "Hayalperdesi"ni konuştuk.

'Anlatabilmeliydim' adlı öykünüz, "Başlığı attıktan sonra neyi nasıl yazacağını düşündü uzun uzun..." diye başlıyor. Kitaba ad olan 'Hayalperdesi' de uzun uzun düşünülmüş gibi. Zira kitapta böyle bir öykü yok...

Tercih edişimin öncelikli sebebi, kelimenin oldukça geniş bir anlam alanına ve elbette buna bağlı olarak zengin çağrışımlara sahip olması. Tasavvuftan gölge oyununa kadar uzanan geniş bir yelpaze... Ancak niye böyle bir başlık seçtiğime dair 'sır'rın bende saklı kalmasını tercih ederim. Öykülerimi açıklamak, onları yazdıran muharrik gücü faş etmek istemem. Zira öykülerin bendeki karşılıklarını açıklamanın, okurun muhayyilesindeki muhtemel zenginlikleri daraltmak, öldürmek anlamına gelmesinden korkarım. İsterseniz şu kadarını sizinle paylaşmış olayım: Şu an elinizde tuttuğunuz kitap da bir hayal perdesidir; hayata, insana dair kimi gölgelerin düştüğü bir perde.

Öykü kahramanlarınızın pek çoğunda derin bir arayış, parçalanma, kendilerine dönük bir ironi söz konusu. Peki, siz nerede duruyorsunuz öykü kişilerinizi yazarken, hangi mesafeden bakıyorsunuz onlara?

Doğrusunu isterseniz oldukça netameli bir konu. 'Onlar benim' desem, kahramanların hayalî kişiliklerine haksızlık etmiş olacağım; 'hayır benimle bir ilgisi yok' desem, kendime ihanet etmiş olacağım. Bu konuda gözettiğim bir ilke var: Yazdığım her nasıl biri olursa olsun ya da hangi konu olursa olsun, mutlaka bende karşılıkları olsun isterim. Yüreğime, beynime değen; bana acı, hüzün ya da sevinç gibi haller yaşatan; bu dünyada ve ahirette hesabı verilebilir tipler, konular olması temennimdir.

Rasim Özdenören "Cemal Şakar yer yer metinlerle oynamaktan hoşlanıyor." diyor. Kitapta da böyle bir oyun dikkat çekiyor. Bu türden biçim ve teknik arayışları tehlikeli olmuyor mu?

Elbette tehlikeli. Ama riski göze almadan da yeni bir şeyler yapabilmek zor. Öykü plastik bir uğraştır. Bir sözü, bir hâli en güzel biçimiyle söylemek, anlatmak zorundayız. Bu zorunluluk beraberinde bir risk de taşıyor. Dümdüz bir çizgiyi uzatıp durmanın bir anlamı yok; onu yukarıya doğru taşımalıyız. Bazen düşmek de var. Zaten insan bazen düşen, düşünce tövbeyle ayağa kalkan biri değil midir?

Yol, yolcu, nokta, kapı, eşik gibi tasavvufi imgeler, geleneksel motiflere göndermeler, öykülerinizde sık sık göze çarpıyor.

Kelimeler de kanlı, canlıdırlar. Onlar da doğarlar ve vekalet ettikleri 'şey' hayattan çekilince ölürler. Biz dille düşünürüz. Kelimeler, binlerce yıllık hatıralarıyla birlikte muhayyilemizde uçuşurlar. Ve onları hep delalet ettikleri şeylerle birlikte yan yana dizeriz; ancak böylelikle imge olurlar zaten. Bizden öncekilerle başka türlü temas kurmamızın; dahası onlardan tevarüs ettiklerimizi, bizden sonrakilere emanet etmemizin başkaca yolu yok gibi geliyor bana.

Küp'te "Yıllardır öykü yazıyordu. Her yazdığı öyküden sonra, Yunus'un: "Yerden göğe küp dizseler birbirine berkitseler..." dizelerini anımsıyordu; küplerin üzerine bir tane daha koyduğunu varsayıyordu; ama yükseltmeye çalıştığı bu binanın altından bir tuğla çekildiğinde geriye sadece bir gümbürtü mü kalacaktı; tedirgin oluyordu; kartondan evler yapmak ya da kumdan kaleler..." diye bir cümle geçiyor. Aynı kaygıları siz de yaşıyor musunuz?

Hem de çok yoğun olarak yaşıyorum. Buradaki kuşku ya da güvensizlik sadece yazdığım öykülere yönelik değil, türün kendine yönelik temel bir kuşku benimkisi. Neyi, ne kadar anlatabiliyoruz? Bir de şu var: Öykü yazıyoruz, bunun gerekçesi nedir?

Yine aynı öyküde "Belki de iyi güzel bir yaşam, yapıttan, kurgudan, kurulandan..." cümlesi yarım kalıyor. Bunu nasıl tamamlıyor Cemal Şakar?

Tabii ki 'güzeldir', 'evlâdır' gibi bir kelimeyle tamamlamak isterim. Biz yaşadıklarımızın, reddettiklerimizin zerrece karşılıklarının gösterileceğine inanıyoruz. Yazdıklarımız da bundan uzak değil. Bu anlamda yaşadıklarımla yazdıklarım arasında bir tenasüp olsun isterim.

Anlatabilmeliyim'de öykü türünün fazlaca yüceltildiğine dair ironik bir gönderme, biraz şikâyetçi bir hal seziliyor. Buna ne diyeceksiniz?

Bu soruya verilebilecek bir cevap söyleşinin hacmini aşar. Yüksek, ulvî, seçkinci sanat anlayışına dair denemeler yazdım. Öykü yazmayı her zaman eylemlerimden bir eylem, amellerimden bir amel olarak gördüm. Yani bana ait bir çaba. İnsana ait çabalar bizatihî yüksek, yüce olamaz. İnsanın ortaya koyabilecekleri, Kur'an-ı Kerim'de zikredilen ona ait sıfatlarından ârî değildir.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi

12 Ağustos 2008 Salı

Albert Gabriel'in Bursa'sı

İnsan gönül verdiği şehirle bir zaman sonra hallenir, onu her şeyiyle sever. Şehir de sahibinde usul usul yer edinir. Yaşanılan kentin ruhuna girmek, içindeki sırrı paylaşmak pek de kolay bir iş değil aslında, hele bu şehir âşık olunabilecek güzellikteyse. Ve denilir ki bu sır herkese nasip olmaz. Kimi zaman bir ses, kimi zaman bir koku, kimi de bir dokunmadır o şehrin esrarı. Lakin kapılıverince bu rüyaya bir öykünün, bir şiirin, bir şarkının peşine takılır insan. 

Şehir denilince Ahmet Hamdi Tanpınar'ın 'Beş Şehir' adlı o doyumsuz eseri seslenir. İstanbul, Konya, Ankara, Erzurum ve Bursa, Tanpınar'ın kaleminden nasiplenen şehirlerdendir. Söz konusu Bursa ise Beş Şehir'in cümle kapısından girmemek biraz haksızlık olur. Tanpınar, kitabında Bursa'da Zaman adlı şiirden sonra bu büyülü kenti şöyle anlatır: "Bursa, sevdiği ve büyük işlerinde o kadar yardım ettiği erkeği tarafından unutulmuş, boş sarayının odalarında tek başına dolaşıp içlenen, gümüş kaplı küçük el aynalarında saçlarına düşmeye başlayan akları seyrede ede ihtiyarlayan eski masal sultanlarına benzer. İlk önce Edirne'nin kendisine ortak olmasına, sonra İstanbul'un tercih edilmesine kim bilir ne kadar üzülmüş ve nasıl için için ağlamıştır!"

Bursa'nın büyüsüne kapılan sadece Tanpınar değil elbette. Fransız arkeolog, mimar, ressam Albert Gabriel (1883-1972) de bu tutkunlardan biri. 1958 yılında kaleme aldığı 'Bir Türk Başkenti Bursa' isimli kitabı, Türkçeye çevrilerek Bursa Osmangazi Belediyesi tarafından yayımlandı. Bursa'nın başta mimarisi olmak üzere, sosyal ve kültürel dokusunun incelendiği kitabı Prof. Dr. Aykut Kazancıgil, Doç. Dr. Hamit Er ve Neslihan Er hazırlamış. 

Aslında Gabriel pek de yabancı olduğumuz bir isim değil. 2006'da Yapı Kredi Kazım Taşkent Sanat Galerisi'nde açılan "Albert Gabriel: Ressam, Mimar, Arkeolog, Gezgin" başlıklı sergiyle İstanbul'a fotoğrafları, çizimleri ile konuk olmuştu. Sanat tarihçilerimizin 'Türk sanat tarihi araştırmalarının babası' diye andıkları Gabriel; Doğu Anadolu'dan Konya'ya, Bursa'dan Boğaziçi saraylarına kadar yüzlerce mimari eserin rölövesini çıkardı. 

Gabriel, aynı zamanda İslam arkeolojisi üzerine olan uzmanlığıyla biliniyor. 1923'ten sonra Türk sanatı ile ilgilenmeye başladı. 1926'da İstanbul'a geldi ve uzun yıllar Türkiye'de kaldı. Türk hükümetinin isteği üzerine 1925'ten 1960'lara kadar tarihî yapıların araştırılması ve korunması üzerine raporlar hazırladı. Türk mimari sanatını dünyaya tanıtan Gabriel, eserinde, Bursa'daki tarihî eserlerin envanterini ve temel karakteristik özelliklerini anlatıyor. Yıllardır çeşitli tarih kitaplarında kaynak olarak gösterilen eser, iki cilt halinde yayımlandı.

Doğu'nun en güzel şehirlerinden

Bursa için, "İstanbul'dan sonra mimari eser bakımından en zengin Türk şehridir." diyen Gabriel kitabında, Ulucami'den Emirsultan'a, Yeşil Türbe'den Muradiye türbelerine pek çok tarihî mekânın çizimine ve fotoğraflarına yer veriyor. "Bursa'ya ilk yolculuğum 1908'e uzanmaktadır. Oraya sık sık gittim ve kaldığım süre içerisinde eski başkentin mevsimlere göre büründüğü çok çeşitli yönlerinin hatırasını her zaman özlemle anıyorum. Hemşerilerime sadece, ağırbaşlı ve sade bir eser sunmaktan üzüntü duyuyorum; aslında bu çalışma Doğu'nun ünlü şehirleri arasında en güzellerinden biri olan kıymetli şehrimizin çekici ve farklı güzelliğini yetersiz biçimde açıklamaktadır." diyor Gabriel kitabının önsözünde. 

Eserin ilk cildinde Bursa'nın tarihçesi ve topografyasının yanında, camiler, mahalleler, surlar, türbeler, tekkeler, mezarlıklar, kaplıcalar ve hamamlar ile hanlardan birçok eserin ayrıntılı bilgisi yer alıyor. İkinci cilt ise bir fotoğraf galerisinden oluşuyor. Bazı yapıların yerinde şu an yeller esiyor ne yazık ki, pek çoğu da apartmanların arasında kaybolmuş durumda. Meraklısı için geriye kalan ise biraz vicdan azabıyla, kitabın sayfalarını çevirmek. Ve hüzünlü -çağdaş olmak adına yıkılan- bir medeniyetin izlerini sürmek. 

Evliya Çelebi'nin 'Velhasıl Bursa sudan ibarettir.' sözüne atıfla, sudan bahaneleri bir tarafa bırakıp Gabriel'in Bursa kitabına bir göz gezdirin. Bu 'eski masal sultanı'nı okurken mümkünse 'Beş Şehir' de bu seyrinize eşlik etsin.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
12/08/2008

11 Ağustos 2008 Pazartesi

Filistin direnişçi sesini yitirdi

18:25 Posted by Musa İğrek No comments
Mahmud Derviş
Avusturyalı filozof Wittgenstein 'Üzerine konuşulamayacak şeyler hakkında susmalı.' der. Bu suskunluktan nasiplenenlerden biri de ölümdür. Ancak İlhan Berk 'Şairler mutlaka ölümü çalışmak zorundadırlar.' nidasıyla sessizliğin bozulmasını ister. Ölümü en iyi anlatan şairlerdir şüphesiz ve belki bu yüzden bir şairin ardından çoğu kez ölümü mırıldandığı bir mısraı başlığa çekilir. 

Çağdaş Filistin şiirinin önde gelen isimlerinden Mahmud Derviş de bir sabah kalkıp ölümü uzun uzun şöyle yazmıştı bir şiirinde; "Ölümlerden geliyorum şarkı söyleyerekten/ Geliyorum yaşamak için." Gün geldi aynı hakikat onun da kapısını çaldı ve 'gökte yapılıp yere indirilen şehir' şairsiz kaldı. Mahmud Derviş, önceki gün 67 yaşında ölüme yürüdü.

Amerika'da geçirdiği açık kalp ameliyatından sonra durumu ağırlaşan usta şair, ardında kül olmuş kentlerden, mermilerin gölgesinden seslendiği şiirler bıraktı. Uzun yıllar Filistin direnişini şiirlerinde anlatan Derviş, konferanslar verdi, işgalin sesi oldu. Bıçaklar düşlerine kadar girmiş olsa da kendi deyimiyle 'şiirlere sığındı'. Filistin'de bu 'direnişçi ses'in ardından üç gün süreyle yas ilan edildi. Naaşının salı günü Ramallah'ta olması beklenen Mahmud Derviş, geçtiğimiz yıl İstanbul'da düzenlenen Şiiristanbul'un onur konuğuydu. Pek çok okuru onu merakla bekliyordu, lakin kalp spazmı geçirdiği için gelemedi.

Şiirleriyle İsrailli işgalcileri taşa tuttu

Hem Arap edebiyatında hem de Filistin'in mücadelesinde önemli bir yere sahip olan Mahmud Derviş, Celile'de doğdu. 1948'de ailesiyle birlikte İsrail'in katliamından kaçarak Lübnan'a yerleşti. 1955-56 yıllarında ilk şiirlerini yazan Derviş'in hayatı sürgünlerde geçti. 1960'lı yıllarda ortaöğrenimini sürdürürken, İsrail hükümeti tarafından üç kez tutuklandı. 1980-82'de Lübnan'da Sabra-Şatila katliamını yaşadı, 1983-87 arasında Kıbrıs Rum kesiminde, 1988-95 arasında Paris'te yaşamak zorunda kaldı. Şiirlerinin büyük kısmını hapiste yazdı. Şiirleriyle İsrailli işgalcileri adeta taşa tuttu. 

Düşmana "Ölürsem, ey böcekler, vücudumu didik didik edin!" diye korkusuzca seslendi. Derviş yaşadıklarını söyle anlatıyordu: "Çocukluğum, tüm halkımın dramıyla ilişkili olarak, kişisel dramımın başlangıcı oldu. 1948 yazının o gecesinde, dingin bir köyde atılan mermiler ayırım gözetmedi. Altı yaşındaydım, zeytinliklere, sonra dağlara koşar buldum kendimi; bazen yalınayak, bazen yere kapaklanarak. Korkuyla ve susuzlukla geçen kanlı bir geceden sonra Lübnan denen ülkede bulduk kendimizi."

İlk şiirlerini yayınladığı sıralarda 'Toprak' cephesinin çalışmalarına katıldı ve Filistin direniş şiiri, bu cephenin dergi ve bültenlerinde yeşerdi. İşgal altındaki Hayfa'da yayınlanan El-İttihad gazetesi ve El-Cedid dergisinin yöneticiliğini, Filistin El Sawra adlı siyaset ve edebiyat dergisinin yayın yönetmenliğini yaptı. 1964'te ilk şiir kitabı 'Zeytin Yaprakları'nı, 1970'te 'Filistinli Sevgili'yi yayınladı. 1973-80 arasında sırasıyla 'Gecenin Sonu', 'Uzak Bir Sonbaharın Hafif Yağmuru', 'Celile'de Kuşlar Ölür', 'Düğünler', 'Uykudan Uyanıyor Sevgilim', 'Yedinci Deneme' kitapları yayımlandı. 

Sabra-Şatila katliamının ardından 'Beyrut Kasidesi'ni yazdı ve bununla 1984'te Lenin Edebiyat Ödülü'nü kazandı. 1996'da 'Unutulanı Anmak' adlı anlatı-romanı yayımlandı. 2003'te Nazım Hikmet Şiir Ödülü'nü aldı. Şubat 2007'de Mısır'daki 'Kahire Uluslararası Şiir Şöleni'nde ödüle layık görüldü. Bir şiirinde "İstemem, ey tanrım/ Hafif yük istemem ben senden/ Sen bana yükün en ağırını ver." diye seslenen usta şair, ötelere doğru yol aldı, okurlarına ise ondan geriye ölüm kadar ağır bir yük kaldı. 

Wittgenstein haklıymış meğer, zira bu yükün altından kalkmak pek de mümkün değil.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
11/08/2008

8 Ağustos 2008 Cuma

What will the artistic face of İstanbul look like in 2010?

15:58 Posted by Musa İğrek , No comments
İstanbul is gearing up for the year 2010, when it will assume the title of the European Capital of Culture, and the projects to be carried out in connection with this have already started blossoming.

Amidst all the discussions as to what sort of projects will be implemented, lengthy lists of activities have been made and the projects have been determined for the most part. The first priority for the organizers of the Capital of Culture project was undoubtedly restorations and urban transformation projects. However, there are five other less visible fields that will be central to the cultural events: literature, music, cinema-documentary, animation and performing arts. To better publicize İstanbul's role as a European cultural capital across the globe, world-renowned artists, men of letters, screen and stage directors and musicians will be invited to İstanbul in 2010.

Books, films and stage shows themed around the concept will be produced.
Performing arts: Among the stage arts events to be held before and throughout 2010 are the 2008 İstanbul Theater Festival, the 2009 Turkey Theater Festival and the 2010 European Universities Theater Festival; "Contacting The World," a global get-together for young stage artists; the Symposium of Education and Restructuring in the Turkish Theater; Drawing the Map of İstanbul Theaters; the İstanbul International Ballet Competition, which will be launched this September; the world premiere of "Prometheus' Freedom," directed by famed Greek stage director Theodoros Terzopoulos; and the Amber Art and Technology Platform, which will blend art with technology in performing arts.

Cinema: In the field of cinema, there will be the "İstanbul Beyazperde Kitabı" (The Silver Screen Book of İstanbul), which will talk about the films set in İstanbul; the movie "10 İstanbul," to be shot by 10 foreign directors, giving their accounts of 10 separate districts in İstanbul; and the documentary "Türk Sinemasında İstanbul" (İstanbul in Turkish Cinema), which will showcase how İstanbul locations frequently used in Turkish movies have undergone changes over the decades.

Literature: For literature, there will be a novel writing competition aimed at getting esteemed authors from both Turkey and abroad to produce novels that center on İstanbul; the Literature Map of İstanbul, which will focus on İstanbul's districts where native and foreign writers spent major parts of their lives; an essay competition on İstanbul aimed at students; and the "Dillere Destan İstanbul" (Legendary İstanbul) project, which will host one writer from each of the past and upcoming European capitals of culture and have these writers pen works about İstanbul. Another project is a book titled "İstanbulum" (My İstanbul), which will compile essays by 40 İstanbulite writers about their life stories and the stories of their neighborhoods.

Music: For music, there is currently a concert series called "2010'a Gider İken" (On the Way to 2010), which was launched on June 21, World Music Day. This is one of the main projects in the field of music. The admission-free concerts will be held every month in the city's most frequented squares, public transportation areas and parks. There will also be mini concerts titled "Tarih ve Müzik Kucaklaşıyor" (History Embraces Music) to be held in historical sightseeing locations; and the "Gençlerle Gençler İçin" (For the Youth with Youngsters) concert series, aimed at changing the public's perception of classical music as "elitist." The founding of a new orchestra called the İstanbul 2010 National Youth Orchestra, which will consist of young professional instrumentalists, is also among plans within the scope of the project's music leg. The organizers in addition plan to launch an international festival of contemporary musical theater.

Musa İğrek, İstanbul
Today's Zaman
09/08/2008