21 Ağustos 2007 Salı

'Kültür, arşivlik bir dergi olsun istiyoruz'

00:39 Posted by Musa İğrek , No comments
İki yıl önce Ramazan'ın bereketi ile yola çıkan 'Kültür' dergisi şimdilerde yedinci sayıya ulaşmanın heyecanını yaşıyor. Üç ayda bir yayımlanan dergi, biraz ondan biraz bundan bahsetmek yerine özel sayılarla çıkıyor okurun karşısına. Ramazan, Mehmet Âkif, Hz. Muhammed (sas), Yunus, Mevlânâ ve en son İstanbul sayıları ile evladiyelik diyebileceğimiz kitapçıklar sunuyor adeta. Derginin editörü tarihçi Fatih Güldal "Kültür şemsiyesi altına giren her şeye dokunmak istiyoruz." diyor ve Cemil Meriç'in ifadesi ile bir dergi mezarlığı olan ülkemizde uzun soluklu bir yayın olmayı hedefliyor.

2005'in Ekim ayında 'Ramazan İklimine Doğru' adlı ilk sayısı ile çıktı Kültür Dergisi yayın serüvenine. Fatih Hırka-i Şerif Camii yanındaki Hoca Üveys Kütüphanesi'nde bir fikir olarak doğmuştu. İlk zamanlar bülten şeklinde çıksa da birikimini yayına dökmek istedi ve 'Kültür' adıyla yola düştü. Ardından üç aylık periyotlar halinde özel sayılarını peşi sıra yayımladı. Uzun süredir Türkiye'nin tarihî eserlerini fotoğraflayıp arşivleyen dergi, bunu yaparken hem kendi kaynaklarını oluşturuyor, hem de yitip giden tarihî mirasa da sahip çıkmaya çalışıyor.
Her sayı için ayrı bir 'yayın danışmanı' ile çıkan Kültür, akademisyenler, konunun uzmanları ve yazarlarla çalışarak, dergiyi okurlarına sunuyor. Kapı kapı kütüphaneleri dolaşan, fotoğrafların, elyazmalarının peşinde iz süren dergi ekibi, en çok da Süleymaniye Kütüphanesi'nden istifade ediyor. Bu hummalı çalışmanın başını çeken Fatih Güldal, dergiyi üç temel üzerine kurduklarını söylüyor ve ekliyor: "Birincisi şahısların hayatı, özellikle de Mehmet Âkif, Yunus ve Mevlânâ gibi kilometre taşı olmuş isimler. İkincisi, kültürümüze damgasını vurmuş mekânlar. Üçüncü olarak da Ramazan gibi olay ve olgular. Bu üç temelin ışığında çıkardığımız sayılarla kültür şemsiyesi altına giren her şeye dokunmak istiyoruz."

'Derginin ömrünü okur belirliyor'

Özel sayıların daha kalıcı, insanların sürekli başvurabilecekleri birer kaynak olduklarını düşünen Güldal, "Kültür dergisinin tüketim kültürüne hizmet etmesini istemiyoruz açıkçası. Maalesef yayımlanan kimi dergiler ya kütüphanenin en ulaşılmaz yerine konuluyor, ya da daha acı sonlar yaşıyor. Bir anlamda bu süreci belirleyen birinci ve en önemli etken okuyucudur. Onlara güzel şeyler sunduğunuzda sizi okuyor, derginizi satın alıyor. Eleştirileri, tavsiyeleri oluyor ve bu vesile ile bir diyalog kurmuş oluyorsunuz. Ama bu irtibat kesildiği anda derginin ömrü bitmiş demektir. Bu durumu göz önünde bulundurarak Kültür Dergisi'nin kütüphanelerin en işlek yerlerinde, insanların başvurabilecekleri bir kaynak haline gelmesini istedik, bunun için özellikle görsel açıdan çok titiz davranıyoruz." diyor.

Son iki sayısını İstanbul'a ayıran dergi, aslında bunu üç aşamada sunmayı düşünmüş. Ancak birinci ve ikinci sayıdan sonra okuyucuya soluk aldırmak istiyor. Güldal, "İstanbul sayısı epey bir teveccüh gördü. İstanbul gibi çok geniş bir yelpazesi olan konunun bir iki sayıda halledilmesi kolay değil. İkiden sonra okuyucuya soluk aldırmak istedik ve bir ara verdik. Özellikle bu sayıyla '2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul' için bir katkı sağlamak istedik." diyor. Şimdilerde mutfakta nelerin piştiğini sorduğumuzda ise 'Endülüs' cevabını veriyor. Dergi, İslam kültür ve medeniyetinin zirve noktaya ulaştığı merkezlerden biri olan Endülüs'ü, güz sayısında okurlara sunmaya hazırlanıyor. Türkiye'de Endülüs konusunda ciddi anlamda çalışmaların olmadığından yakınan Güldal, "Osmanlı devletini anlatırız, 600 yıllık bir hâkimiyet; oysa Endülüs'teki Müslümanlar yaklaşık 800 yıl varlıklarını devam ettirmişler. Muazzam tarihî eserler bırakmışlar, bu medeniyette incelikli bir sanatın zevkini çok rahat görebiliyorsunuz. Bu sayı ile hem buna dikkat çekmek, hem de Endülüs'ün Türkiye'de daha çok bilinmesine katkıda bulunmak istiyoruz." diyor. 800 yıl Avrupa'nın göbeğinde hüküm sürmüş bir medeniyetin kültür hayatına yansımalarını sunacak Kültür, yeni tasarımı ile okuyucuya farklı bir içerik hazırlıyor. (0212 525 29 49)

İstanbul sayısında neler var?

Derginin son sayısında, İstanbul'un kültürel, tarihî ve sosyal hayatını konu alan geniş bir dosya var. Bu sayıdaki söyleşi konuğu; Türk mimarisinin önemli ismi Turgut Cansever. Önder Kaya, Selçuklu sultanlarının Konstantinapolis'te yaşadıkları ilginç anılarını anlatırken, Doğan Pur, Fatih Camii haziresinde medfun olan meşhurlara değiniyor. Prof. Dr. Vahdettin Engin, İstanbul'un gündelik hayatıyla ilgili ilginç tespitler sunuyor. Türk sanatının önemli yapıları kuş evleri, İstanbul efendileri, Osmanlı Devleti zamanında çocukları okumaya teşvik için verilen mükâfat kitapları, Osmanlıca olarak yayınlanan aile rehberleri ve Sultan II. Osman'ın çok sevdiği atı Sisli Kır için sarayında yaptırdığı mezar gibi konular yer alıyor. Bunun yanında şehr-i İstanbul'a dair daha pek çok bilinmeyen anlatılıyor.

Musa İğrek, İstanbul

20 Ağustos 2007 Pazartesi

Fatih, bu kitapta at koşturuyor

01:01 Posted by Musa İğrek , , No comments
Fatih Sultan Mehmet
Fatih-i İstanbul, Sultan Mehmet Han'ın doğudan batıya, kuzeyden güneye otuz yıl boyunca aralıksız süren seferlerini anlatan 'Fetihname', yeni harflerle ilk kez yayımlandı. Alman tarihçi Franz Babinger tarafından 52 yıl önce tıpkıbasım olarak gün yüzüne çıkan kitap, Osmanlı tarihçiliğinin klasikleri arasında yer alıyor. Bilinen tek ve orijinal nüshası Berlin Bibliothek National'da bulunan Fetihnâme, Sultan Fatih'in fetihlerinin yanında II. Bâyezid devrinin ilk yıllarını da anlatıyor. Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan eseri kaleme alan Kıvâmî'nin, anlattığı seferlerin bazılarına bizzat katılmış olması kitabın önemini artırıyor. Şiirsel bir dil ile fetihleri anlatan Kıvâmî, Arnavutluk'tan Bosna'ya, Midilli'den Eğrizboz'a yedi cihana hükmetmiş bir imparatorluğun fetih serüvenini gözler önüne seriyor.

Fetihname'nin bulunma öyküsü de bir hayli ilginç. Kıvâmî'nin Fetihnâme'sini yana yakıla arayan Millet Kütüphanesi'nin kurucusu Ali Emirî Efendi, Osmanlı Tarih Encümeni azalarından İskender Hoçi Bey'in bu kitaba tesadüf ederek almış olduğunu işitir. Kitap kurdu Ali Emirî, vakit geçirmeden giderek bu eseri ister. Ancak Hoçi Bey, yaşadığı maddi sıkıntı sebebiyle dönemin Amerika büyükelçisine bu kitabı hediye etmiş ve karşılığında bir miktar para almıştır. Pek çok kitaba sahip olan Hoçi Bey vaktiyle müracaat etmediği için Ali Emirî adına üzülür. Bu olaydan sonra Kıvâmî Tarihi ortadan kaybolur, Hoçi Bey de birkaç ay sonra vefat eder. Yıllar sonra sahaf Raif Yelkenci, Franz Babinger'e bütün şarkiyatçıların tanıdığı sahaf Rıza Nasrullâh'ın Kıvâmî adlı birisi tarafından yazılmış, şimdiye kadar bilinmeyen Fetihnâme adlı bir elyazmasını Almanya'ya sattığını söyler.

Hikâyenin gerisini Babinger şöyle anlatır: "Hoçi Bey'in, dostu Ali Emirî'ye oyun oynadığı şüphesizdir. Sözü geçen kitabı hiçbir suretle Amerika elçisine satmamış, evinde saklamıştır. Kitabın, aslında kimin malı olduğu bilinince, bu gizlemenin sebebi daha kolay anlaşılır. Elyazması, zamanında bir sultanın malı idi; Avrupa kütüphanelerinin serilerini teşkil etmiş emsali gibi saraydan aşırılmış, pazara çıkarılmış, İskender Hoçi Bey onu elde etmiş idi. İskender Hoçi Bey, hayata gözlerini yumunca, dolu dolu sandıklar içinde kitapları zaman zaman pazara sevk edilmiş, böylece Fetihnâme, Rıza Nasrullâh'ın eline geçmiş, nihayet bu tek elyazması, 1935 yılında Berlin-Prusya Devlet Kütüphanesi'ne satılmıştı. Bu elyaz ması, İkinci Dünya Savaşı'nda Beuron Manastırı'na, oradan Tübingen'e nakledilmiş olmasa idi harap olacak, belki de çalınacaktı." Rıza Nasrullâh'ın Berlin Millî Kütüphanesi ile olan ticarî münasebetini senelerden beri bilen Babinger, çok kısa bir sürede kitabı bulur ve 1955 yılında eserin tıpkıbasımını yayımlar.

Diyar diyar dolaşan eser

Anlaşıldığı kadarıyla Fetihnâme, gün yüzüne çıkana kadar Fatih'in diyar diyar dolaşması gibi elden ele gezmiş durmuş. Ancak kitabı kaleme alan Kıvâmî'nin kim olduğu belli değil. Fetihname'yi yayına hazırlayan Ceyhun Vedat Uygur'a göre yazarın tam adı Defterdar Kıvâmeddîn Kasım'dır; ama bu bilgi yapılan araştırmalar ile değişebilir. Hem dil hem de tarih açısından önemli bu eser, fethedilen mekânları kimi zaman nesir, kimi zaman nazım halinde anlatıyor. Kıvâmî'nin seferlerin yapıldığı gece, sabah, yaz, kış ve bahar gibi konuları tasvirindeki yalınlık dikkat çekiyor. Kitapta, eserin transkripsiyonlu metninin yanında Türkçesi de yer alıyor. Mesnevî tarzında yazılmış bir tevhîdle başlayan çalışma, dört büyük sahibinin ve ehlibeytin anıldıkları naat; ardından Sultan Mehmed'i öven medhiye bölümüyle devam ediyor. Yazar, seferlerin arasına yerleştirdiği dinî, ahlaki, hatta sufice manzumelerle eseri zenginleştirmiş. Ayet ve hadislerle desteklediği mısralarında cihadın faziletlerini, şehitliğin yüceliklerini, tevhit inancını ve Hz. Muhammed'e (sas) bağlılığını dile getirmiş. Fatih'in ömrünü gazaya hasretmedeki fedakârlığından, kahramanlığından, İslâm ordusunun ve askerlerinin bahadırlığından dem vuran Kıvâmî, çalışmanın sonunda kitabı 1487/88 Nisan ayında cuma gününde tamamladığını söylüyor. Her ne kadar kitabı yazarken çektiği maddi sıkıntılara, çilelere yer verse de, yazarın eserini II. Bâyezid'e sunduğunda sultanın hazinesinden bir hayli nasiplendiği anlaşılıyor.

Sultan Muhammed padişah olacak...

"Sultan Muhammed Han Gazi, Anadolu ülkesine padişah olunca Macaristan vilayetine ve Avrupa'ya ve Bulgar ülkesine ve Eflak'a, Ençâz'a, Deşt'e ve Kıpçak'a, Bosna'ya ve Arnavutluk'a, Arabistan'a ve Acem'e, tâ bir yıllık yoldan, dehşetinden ve heybetinden ateş düştü. Kâfirler ve müşrikler korkularından kan işediler. Bütün akıl sahipleri ve iş bilir kişiler, yıldız ilminden anlayanlar ve tarihçiler ittifakla şöyle dediler: 'Yüce Allah yine Anadolu'ya bir padişah gönderdi ki, o, fethedilmedik ülke bırakmayacak, din ve diyanet görünmeyen memleketlerde mescidler yaptıracak ve minberler kurduracak, adına hutbeler okutacak; bütün bozgunculuklar onun zamanında yok olacak; kurt koyunla beraber yürüyecek ve hiç birbirine ziyanı dokunmayacak; yeryüzünde namlı bir padişah olacak."

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
10/11/2007


http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=577669

6 Ağustos 2007 Pazartesi

Kendini ateşe atan serçe

15:30 Posted by Musa İğrek , No comments
Edith Piaf
Edith Piaf, unutulmaz sesiyle hiçbir zaman mutlu olamayacağına inanmış yılların efsanevî Fransız şarkıcısı, diğer bir deyişle 'kaldırım serçesi’. “Aşksız ne yapabilirim ne de şarkı söyleyebilirim.” diyen sanatçının üvey kız kardeşi Simone Bertaut tarafından kaleme alınan yaşam öyküsü Kaldırım Serçesi, Agora Kitaplığı’ndan yeniden yayımlandı.

Bu kapsamlı biyografide, Piaf’ın, “Sen benim belleğimsin, dikkat et bunun için. Hiçbir şeyi unutma.” dediği Simone’un gözünden şarkıcının iç burkan dünyasını okuyoruz. Orijinali 1969 yılında çıkan ve Türkiye’deki ilk baskısı 1975 yılında E Yayınları’nca yapılan kitap, hüznün, hastalıkların, skandal evliliklerin ve bağımlılıkların pençesinden kurtulamayan şarkıcının hayatını ilk elden anlatıyor. Kitabın sayfalarını çevirdikçe derin bir hüznün yanında, acının kavurduğu bir hayat çıkıyor karşımıza. Aslında çoğumuz aşinayızdır onun sesine; kimi zaman Beyoğlu’nda gezerken eşlik etmiştir bize, kimi zaman unutulmaz filmlerde (Er Ryan’ı Kurtarmak’ta örneğin). Yıllar öncesine dönelim; ilk olarak 1983 yılında Başar Sabuncu, tiyatro perdesine taşımıştı ‘Kaldırım Serçesi’nin hayatını. Ne var ki tiyatro, salon sorunu yüzünden perdelerini kapatmak zorunda kalmış, bereket 1990 yılında Engin Cezzar’ın rejisiyle televizyona aktarılmıştı Piaf’ın hayat hikayesi.

‘Kaldırım Serçesi, 1915’te sokak lambasının altında, kendi öyküsü gibi katran karası bir yolun kenarında dünyaya gelir. Annesi Maillard, Almanlar tarafından kurşuna dizilen genç bir İngiliz kadın casusun (Edith Cavell) anısına, ona bu adı verir. Fakat kısa bir süre sonra Edith’in, “nüfus kütüğüne kayıtlı bir anneden başka bir şey olmayan” diye tanımladığı annesi, kızını iş bahanesiyle büyükannesine bırakıp terk eder. Kötü şartlarda büyüyen Edith’i babası büyükannesinin yanına bırakır. Henüz 4 yaşındayken menenjit hastalığına yakalanan küçük kız kör olur. Edith’in âmâlığı zamanla kendiliğinden geçer. (Ama yıllar sonra hayatının her safhasında yüreğinde taşıdığı kızı bu hastalığın pençesinden kurtarılamayacaktır.) Küçük Edith, babası ile pek çok yer dolaşır. Para kazanmak için pek de nezih olmayan mekânlarda şarkı söylemeye başlar. Kitabın yazarı Simone bu yıllarda, on üç yaşındayken tanışır üvey ablası Edith’le. Bu tanışma, onun hayatını hepten değiştirir. Fabrika işçiliğini bırakır, ablasıyla birlikte sokaklarda şarkı söyleyerek akrobatlık yapar. Simone, şarkıcının adım adım yükselişinin en büyük tanığı olur ve yıllarca yanından ayrılmaz. Kitapta, Simone’un kıskançlıkları, ablasına kızgınlıkları, Edith’in hükümranlığı, hemen hemen her sayfada karşımıza çıkıyor.

Sevmek neye yarar?

Çalıştığı kabarenin sahibi Leplée, bir gün Edith’e, Giovanna olan soyadını değiştirmeyi önerir ve ona, “Sanırım buldum adınızı: Piaf.” der. Afişler hazırlanır: “Gerny’s’te sokaktan sahneye çıkan kaldırım serçesi, küçük Piaf.” Edith, önce bu isme pek alışamasa da kardeşine, “Biliyor musun Momone; Küçük Piaf pek de kötü gelmiyor kulağa. Sanırım, Piaf adının kişiliği var. Küçük bir serçe tatlı şey. Ötüp durur. Şendir, ilkbahardır, biziz işte, ne yani! Aptal değil bu adam...” der. Sokaklar Piaf için bir konservatuar, yalnızlığında da sığındığı yer olur.

Piaf’ın tüm dünyada tanınması 1946 yılında sözlerini kendi yazdığı ‘La Vie En Rose’ isimli şarkıyla gerçekleşir. Ancak bu yükseliş, önce kızı Marcelle, sevgilileri Louis Leplée, Marcelle Cerdan ve daha pek çok ismin etkisiyle uyuşturucu ve alkole saplanmış, içten içe kendini yıkmaya başlamıştır. Buna rağmen hep aşktan dem vurmaktan da vazgeçmez Edith, “Aşk neye yarar?/ Aşk anlatılmaz/ Öylesine bir şeydir/ Bilinmeyen yerden gelir/ Ve birden kavrar insanı/ Sevmek neye yarar?” Kitapta, Piaf’ın ‘Pembe Hayat’tan ‘Mavi Şarkı’ya, ‘Eski Askerler’den ‘Bir Günlük Âşıklar’a milyonları etkileyen parçalarının nasıl doğduğunu, oynadığı filmlerin öyküsünü buluyoruz.

İlerleyen yıllarda yorulmuştur Piaf; konserlerde ayakta duramaz haldedir; ama vazgeçmez. Ülke ülke dolaşır, sesini tüm dünyaya duyurmak ister. Hayatının son günlerini kendinden 20 yaş küçük yeni kocası Theo Sarapo’yla beraber Fransa’nın güneyinde geçirir. Cenazesi Fransa’nın dört bir yanından akın eden yüz binlerce kişinin katılımıyla Paris’in gördüğü en görkemli törenlerden biri olur. Kaldırım Serçesi, ardında 200’ü aşkın şarkı, Fransız müziğine kazandırdığı Yves Montand, Charles Aznavour, Gilbert Becaud, Georges Moustaki gibi isimler ve binlerce frank tutarında borç bırakır. Simone, kitabın sonunda “Edith ölmedi, turneye çıktı, bir gün dönecek.” diyor. Attila İlhan da Piaf’ın ölümü için, “"Gerçekte, kıyısından köşesinden bizim de tanıdığımız eski bir Fransa’nın ölmesi demekti.”" diye yazmıştı. Piaf, kuşkusuz, önceki kuşaklar için böyle anlamlar taşıyordu. Ama sesi bugünün kuşaklarının kulaklarında da yıllar yılı çınlayacak. Kaldırım Serçesi, kâh aşkı kâh hüznü söyleyerek uçmaya devam edecek.

Kitap Zamanı
Sayı: 19
06.08.2007