24 Temmuz 2007 Salı

'Kadın Sultanlar, içimdeki bir arayıştı'

00:36 Posted by Musa İğrek , No comments
Yıllarca özgürlük ve kadın hakları savunucusu kimliğiyle öne çıktı Sibel Eraslan. Geçen yıl 'Balık ve Tango' adlı öykü kitabı yayımlandığında pek çok insanı şaşırttı. O, iyi bir öykücüydü aynı zamanda. O kitap, başka öykülerin de habercisiydi ve geçtiğimiz ay 'Kadın Sultanlar' adlı kitabı raflara çıktı. Hep erkeklerin kaleminden çıkmış tarih kitaplarını bir tarafa bırakıp, 600 yıllık bir saltanatın 'devletli' kadın sultanlarını, bir kadın bakışıyla yazmış Eraslan. Onların hüznünü, sevincini ve tarihteki rollerini anlamaya çalışmış. Kadın sultanlar konusunun çok bâkir ve yazılmamış bir alan olduğunu söyleyen Eraslan, kitapta yirmi dört kadın sultanın hayatını, biyografik öykü tarzında anlatıyor. Eraslan, hayatları gizem dolu bu kadınların öyküsünü ve kitabın yazılış serüvenini anlattı.

Kadın sultanların dünyasına nasıl dâhil oldunuz?
Şair Ali Ayçil'in teklifiydi, ardından kendimi bu sessiz kadınların içinde buldum. Tarihte bana çarpıcı gelen bir anın, bir cümlenin üzerinden çıkmış 2005'ten beri yazmaya çalıştığım öyküler bunlar.

Zor bir alan değil mi kadın sultanlar konusu?
Salt bir tarih işçiliği değil benimkisi. Tarihin içindeki gerçeklerden yol alarak başladım. Kendime en çok İbni Batuta ve Lady Mantagu'yu yakın buldum. Solakzade, Aşıkpaşa ve Batılı seyyahlar yol gösterdi. Bugünün hikayecilerini geçmişin seyyahlarına benzetiyorum. Bir izi takip ederek yeni bir şeyler ortaya koymaya çalışıyorlar. Ben bir muhacirim, tam bir yere ait olmadığım için bu, içimdeki arayışı tetikliyor. Kadın sultanları takip edişim, içimdeki bir arayıştı aslında.

Kadın hakları savunucusu kimliğiniz var. Kitapla zihinlerdeki 'kadın sultan' imajını kırmak istediniz mi?
Kitap; kadın sultanları oryantalist, devleti yıkan, sultanı yoldan çıkaran kadın gibi gösteren anlayışa karşı bir duruş. Kadınca bir seziş ile sultanları ele aldım. Dünya tarihi dediğimiz zaman sadece erkeklerin tarihinden bahsediyoruz; kılıçlar konuşuluyor, fütühat konuşuluyor... Kadını çok kolay bulamıyoruz. Bugünün araştırmacıları için çok büyük engeller var. Bu engelleri öyküyü kullanarak aşmaya çalışıyorum. Yazdığınız kadını değil, o dönemi okumak zorundasınız. Bu, bir nevi seyahattir, zamanın içerisinde. O dönemin resimlerine bakmak, müziğini dinlemek gerekiyor.

'Rüyası olmayanın devleti olmaz' sözü ile başlıyor kitabınız...
Bu, anneannemin sözü ve Malhun Sultan ile özdeşleşiyor. Osman Gazi'nin gördüğü çınarın kökü Malhun Hatun'a bağlı. Malhun Hatun ile başlayan rüya, Osmanlı'nın son günlerine doğru kâbusa dönmeye başlıyor.

Sultanlara dair kim nerede medfun gibi küçük anekdotlar dikkat çekiyor, hepsini gezebildiniz mi?
Birkaç yer dışında Bursa, Bilecik, İstanbul derken hepsini gezdim. Elhamra'da, Kurtuba'da sultanların izini aradım, kokularını duymaya çalıştım.

Öyküsünü yazmakta zorlandığınız isim oldu mu?
Nevzat Hanım ve Dürrüşehvar sultanları yazarken epey zorlandım. Üzerimde biraz politik baskılar hissettim. Çünkü sürgün kararı almış sultanlardı. Bir hukukçu olarak neden sürüldüklerini hâlâ anlamış değilim.

Kendinizi hangi sultanın şahsında görüyorsunuz?
Hepsinden parçalar var içimde. Onlar anneydiler, eşlerini seven, bir sürü rakipleri olan kadınlardı. İşleri çok zordu; ama en çok Nilüfer Sultan ve Necibe Hatun'u yazarken zevk aldım.

Kitapta bir sual geçiyor; 'sultanlar eşlerini siyaset için mi, aşk için mi alıyorlar?'
Fatih Sultan Mehmet'e kadar siyaset için aldıkları kesin. Fatih'ten sonra beğeniler ön plana çıkmıştır. Dış görünüşe ait beğeniler değil sadece, kiminin sesi çok güzel, kimi maharetli, kimi sanata yatkın, hatta Divan sahibi sultanlar bile var.

Osmanlı'da harem konusuna da yer yer girmişsiniz...
Harem konusuna mesafeli bakıyoruz, ama kapılarından içeri süzülmek gerekiyor. Harem, saltanatın yetiştirildiği bir akademidir. Din, dil, musiki, geleneksel sanatlar hepsi bu mekânda öğretilirdi. Oradaki herkes padişahın eşi veya gözdesi olmuyor.

'Osmanlı'ya mozaik diyenler yanılıyor zannımca.' diyorsunuz ve Osmanlı'nın bir ebru olduğu kanaatine varıyorsunuz...
Mozaik için önce taşların parçalanması, sonra tekrardan duvara yapıştırılması gerekiyor. Ebru ise suyun içine yazılmış bir rüya gibidir. Ebruda birbirine karar veren renkler var. Birbirini ret eden, sınır çeken bir hal yok. Osmanlı'nın da atlası böyleydi. Tebasındakileri kendi halleri içinde tutuyordu.

Peki tarihçiler kitabınızı okudu mu?
Ben bir edebiyatçıyım. Kitabım, edebiyatın sahilinde yazılmış bir eser. Ama en büyük şansım malzemeyi istediğim şekilde eğip bükmek. Malum her okuma bir tahriftir. Ben de yeniden kurguladım sultanları.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
24/07/2007


http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=567814 

10 Temmuz 2007 Salı

Tarih, romancısını kaybetti

18:30 Posted by Musa İğrek No comments
Türk edebiyatının Cumhuriyet dönemi romancılarından Mustafa Necati Sepetçioğlu, İstanbul'da vefat etti. 'Çağımızın Dede Korkut'u' olarak da adlandırılan Sepetçioğlu, 'Kilit' romanı ile başlattığı, tarih ve milli kültürümüzü çağımıza inşa sürecini, son romanı 'Yesili Hoca Ahmed' ile tamamlamıştı. Tarihî romanları bir neslin başucu kitapları arasında yer alan Sepetçioğlu'nun cenazesi, bugün ikindi vakti Bağlarbaşı İlahiyat Fakültesi Camii'nde kılınacak cenaze namazının ardından Karacaahmet Mezarlığı'nda toprağa verilecek.

1932 yılında Zile'de dünyaya gelen Mustafa Necati Sepetçioğlu, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. Çeşitli kurumlarda memurluk ve idarecilik yaptı. İlk romanlarında Malazgirt zaferinden başlayarak İstanbul'un fethine kadar Türk tarihini konu aldı, sonrakilerde ise Türkiye'de yaşanan toplumsal değişimi ve sonuçlarını anlattı. Eserlerindeki şiirsel anlatımı sayesinde geniş bir okuyucu kitlesine sahip olan Sepetçioğlu'nun Anadolu fethini ve Türk devletinin kuruluşunu anlattığı romanları, bir döneme ışık tutmuş ve başucu kitapları arasında yer almıştı. Mustafa Necati Sepetçioğlu'nun tarihî romanlarının yanı sıra tiyatro oyunları da bulunuyordu. Trampacılar adlı oyunu İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda sahnelenmişti. Oyun yazarlığında en önemli başarısını gösterdiği Büyük Otmarlar, önce İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği Gençlik Tiyatrosu'nca sahneye konuldu. Ardından Avrupa Üniversitelerarası Tiyatro Festivali'nde en iyi oyun seçildi. 'Gece Vaktinde Gün Dönümü' ve 'Karanlıkta Mum Işığı' adlı kitaplarıyla 1980 yılında 'Türkiye Milli Kültür Vakfı Kültür Armağanı'nı kazanan Sepetçioğlu, 1994'te İLESAM üstün hizmet beratı almış, 1998'de Atatürk Dil-Tarih Kurumu şeref üyeliğine seçilmişti.

Eserleri tarihi bugüne taşıdı

Hikaye: Abdürrezzak Efendi, Menekşeler Ölmemeli, Bir Büyülü Dünya ki.

Roman: Kilit, Anahtar, Kapı, Konak, Üçler-Yediler-Kırklar, Sabır Ağacı, Darağacı, Çanakkale serisi, Kutsal Mahpus.

Destan: Yaratılış ve Türeyiş, Dedem Korkut'un Kitabı, Sonsuza Uyanan Taşlar.

Oyun: Büyük Otmarlar, Trampacılar, Köprü, Yunus Emre, Son Bloklar.

Beşir Ayvazoğlu: Yakından tanıdığım ve severek okuduğum bir yazardı. İlk okuduğum kitabı, İslam öncesi Türk destanlarını edebi bir üslupla yeniden yazdığı 'Yaratılış ve Türeyiş'tir. Daha sonra Anadolu'da Türklüğün oluşumuna yöneldi. Kilit, Kapı ve Anahtar ile başlayan dizisi, Anadolu'nun Türklere açılışını ve sonraki gelişmeleri başarıyla anlattığı romanlarıdır. Son zamanlarda yeniden gündeme gelmişti. Önemli bir şahsiyetti. Çok ihmal edilmişti; ama edilmemesi gerekirdi.

Mehmet Nuri Yardım: Türk tarihini onun sayesinde okuduk, sevdik ve benimsedik. Onunla birlikte tarihimiz, edebiyat ile birlikte geniş yollardan günümüze ulaştı. Destanları, o sihirli kalemden okuduktan sonra daha çok sevdik. Büyülü bir rüyaydı gördüğümüz, engin ufuklara satır aralarından açıldık. Dede Korkut'tan aldığımız soluğu Çanakkale'de boşalttık. Sepetçioğlu, sağlam kuralcılar, emin rehberler ve gerçek öncülerin ardından yürüttü okuyucusunu.

Mustafa Miyasağlu: Kemal Tahir'in Devlet Ana'sından sonra biraz da ona özenerek yazdığı tarihî roman dizisi ile birçok gencimize tarih şuuru kazandırdı. Tarih romanı açısından unutulmaz bir isim. Çanakkale'yi ilk kez romana döken romancımız olması bakımından önemli bir yere sahip. Ayrıca, Karanlıkta Mum Işığı, Cevahir ile Sadık Çavuş'un Buğday Kamyonu, köy enstitülerinin dışında Anadolu romancılığının samimi bir örneği sayılabilir.

Musa İğrek, İstanbul

2 Temmuz 2007 Pazartesi

Âşıklar rehberi, hikmetler kitabı


Günlerden bir gün Hüsâmeddin Çelebi, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî (1207-1273) ile baş başa oturmaktadır. Çelebi, “Eğer Hâkim’in İlâhînâme’si tarzında ve Mantıku’t-Tayr’ın vezninde bir kitap yazılsa, bütün insanlar arasında hatıra olarak kalır; âşıkların ve dertlilerin can yoldaşı olur.” deyince Mevlânâ, sarığının içinden bir kâğıt çıkartıp ona verir. Kâğıtta, ‘Duy şikâyet etmede her an bu ney’ diye başlayan on sekiz beyit yazılıdır. O günden sonra Mevlânâ söyler, Hüsâmeddin Çelebi yazar ve sonunda altı ciltlik Mesnevî ortaya çıkar.

Eskiler Mesnevî’yi ‘derya-yı marifet’ olarak nitelendirirdi. Bu deryada seyre çıkan Sarı Abdullah, Bursalı İsmail Hakkı, Âbidin Paşa, A. Avni Konuk, Tâhirü’l-Mevlevî, Abdülbâki Gölpınarlı ve Şefik Can gibi nice şair, mutasavvıf ve tarihçi geride Mesnevî’nin tercümeleri ile şerhlerini kapsayan pek çok eser bırakmıştır. Bu tercümeler arasında en müstesna bir yere sahip olan Süleyman Mehmed Nahîfî (ö.1739) tercümesi, geçtiğimiz günlerde Timaş Yayınları’nca yeniden yayımlandı. Tek cilt halinde 800 sayfa olarak sunulan Nahîfî’nin eseri, Mesnevî’nin aruz vezninde manzum olarak yapılan ilk tercümesi’ niteliğini taşıyor.

Evladiyelik bir eser

Şairliğinin yanı sıra âlimliği ve hattatlığıyla da ün kazanmış olan Nahîfî, devrinin büyük şairlerinden faydalanmasını çok iyi bilmiş ve önde gelen divan şairleri arasında yerini almıştır. Divan Ede­biyatı’nın bütün inceliklerine hâkim, devrine göre temiz bir İstanbul Türkçesine sahip Nahîfî, mukaddimelerinde (gelenek icabı) epey ağır ve san’atlı bir dil kullanmıştır. Nahîfî tercümesinin sadeleştirilmiş hali Âmil Çelebioğlu (1934-1990) tarafından ilk kez Sönmez Neşriyat tarafından (1967-72), üç cilt halinde yayımlanır. Edebiyat tarihçisi, metinler şerhi profesörü ve şair olan Çelebioğlu’nun soyu Mevlânâ Celâleddin-i Rumî’ye oradan da Hz. Ebu Bekir’e dayanıyor.

Mevlânâ, Mesnevî’yi ‘vahdet dükkânı’ olarak nitelendirirken, bu sırdan herkesin gönlünün genişliğince istifade edeceğini söyler ve Mesnevî’sinde “Bu kitap, masal diyene masaldır; fakat bu kitapta halini gören, bu kitap vasıtasıyla kendini tanıyan, anlayan da er kişidir. Mesnevî, Nil ırmağının suyudur; Kıptiye kan görünür ama Musa kavmine sudur” der. ‘Kur’ân’ın tefsiri’ ve ‘Allah âşıklarının kitabı’ olarak da nitelendirilen Mesnevî, Mevlâna’ya göre hakîkate ulaşmak ve yakîn sırlarını açmak için büyük bir kapıdır. Mesnevî’de akla ve gönle gelebilecek hemen hemen her konuda bilgi verilmiş, ayet, hadis ve hikayeler yoluyla bu bilgiler daha iyi anlatılmaya çalışılmış. Eserdeki her öykü bir hikmete, her harf ilahi sırrın dergâhına götürür. Hak ve hakikat yolcusunun rehberi sayılan bu eşsiz eser, aşkın sonsuzluğundan damla damla doyumsuz bir lezzet sunarak kalbi paklıyor.

Nahîfî tercümesinin, neftî yeşili cildinin sayfaları arasında seyre çıkarken, Mevlânâ’nın hikmet dolu ışıltılı diliyle ürperiyorsunuz. Mesnevî, ince ve derinden bir üslupla kalbi yokluyor. Evladiyelik bir eser diyebileceğimiz bu tercüme, yayınevi tarafından ‘herkes okusun diye’ uygun bir fiyatla okurlara sunulmuş. Her mekanda rahatça taşıyabileceğiniz boyuttaki eserin, titiz bir çalışma ürünü olduğu gözden kaçmıyor. Proje danışmanlığını Prof. Dr. Nihat Öztoprak’ın yaptığı kitabın bir sonraki baskılarında eklenebilecek ‘konu dizini’, okuyucuya okumada kolaylık sağlayacak, bu eşsiz eserin ışıltısını ve işlevini arttıracak hiç şüphesiz.

Mevlânâ, yaşadığı dönemde “Bizden sonra Mesnevî şeyhlik edecek ve arayanlara doğru yolu gösterecek; onları yönetecek ve onlara önderlik edecektir.” demişti. 2007 yılı Mevlânâ yılı olarak kutlanırken umulur ki yapılan bu tercümeler, ‘aşkın mihrabı’ diye anılan Mevlânâ’yı gerçek manâda anlamaya bir yol olur. Mevlânâ’nın sadece ‘mistik bir figür’ olmadığı, “Ben yaşadıkça Kuran’ın bendesiyim. Ben Hazreti Muhammed’in ayağının tozuyum” sözü ile ifade ettiği gibi Muhammedi bir ruh olduğu, zihinlere ve gönüllere yazılır.

Kitap Zamanı
Sayı: 18