14 Mayıs 2007 Pazartesi

Karagöz de elden gidiyor

Geçtiğimiz günlerde Kültür Üniversitesi'nde düzenlenen 'Geleneksel Türk Tiyatrosu Günleri'nde "Karagöz elden gidiyor mu? Yunanlılar bu temaşa sanatımızı nasıl sahipleniyor? Karagöz bir çocuk oyunu mu?" gibi tartışmalar gündeme geldi. "Yunanlı dostlarımız Paris'teki Milletlerarası Tiyatro Festivali'ne bizim Karagöz ile gidiyorlarmış, giderler. Karagöz'e Yunan icadı diyorlarmış, derler. Çünkü yemeyenin malını yerler.

Kızmaya, söylenmeye hakkımız yok. Karagöz bizim tapulu malımızdır; ama kıymetini bildik mi? Garp dünyasında üç-beş bilim adamından başkasına Karagöz'ün bizim malımız olduğunu iyice anlatabildik mi? Hayır. O halde ne diye dövünüyoruz? Yemeyenin malını yerler, malına sahip olmayanın elinden bir punduna getirip tapusunu bile alırlar." Bu sözler Prof. Dr. Sabri Esat Siyavuşgil'in 1959'da Türk Folklör Araştırmaları Dergisi'nde yayımladığı 'Karagöz Elden Gidiyor mu?' adlı makalesinin giriş cümleleri. Geçtiğimiz günlerde İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ ve İstanbul Kültür Üniversitesi işbirliği ile düzenlenen Geleneksel Türk Tiyatrosu Günleri'nde de aradan yaklaşık yarım asır geçmesine rağmen aynı konu gündeme geldi.
'Hazreti Sultan Orhan rahmetullahtan beri yâdigâr-ı Küşterî' olan Karagöz Usta'mız, Hacı İvaz Kalfa'mız, şimdilerde Amerika'da ve kimi Avrupa ülkelerinde 'Karagiozis' adıyla perdede boy gösteriyor ve bir Yunan oyunu olarak ilgiyle karşılanıyor. Karagöz'ü kendi oyunları olarak dünyaya tanıtan Yunanlılar, patentini almak için de gerekli mercilere başvurmuş durumda. Hayali Metin Özlen, "Karagöz'ü Yunanlılara kendi elimizle teslim ediyoruz." ifadesiyle dile getiriyor bu konudaki üzüntüsünü. Geleneksel Türk Tiyatrosu Günleri'nin proje koordinatörü, tiyatro sanatçısı Okday Korunan da, "Yurtdışına çıkan pek çok değerimiz var. Karagöz de bunlardan biri. Karagöz bir simge aslında. Eğer bu yurtdışına çıkıyorsa, toplumumuz kimliksizleşiyor, kimliğinden vazgeçiyor ya da kendi kimliğine bir başkasının sahip çıkmasına sessiz kalıyor demektir." diyor.

Karagöz, çocuk oyunu değil

Geçtiğimiz aylarda açılan 'Karagöz Okulu' talep olmadığı için çalışmalarına başlayamamıştı. Yeni ustalar yetişmemesi bir tarafa şehr-i İstanbul'un emektar hayalileri de birer ikişer perdeden çekiliyor. Metin Özlen, Tacettin Diker, Orhan Kurt ve Ünver Oral gibi topu topu birkaç hayali kaldı kalburun içinde. Üç-dört yaşlarında iken dedesi Gümrükçü Hayri Bey'den dinlediği muhaverelerle Karagöz'le tanışan Metin Özlen, "Osmanlı döneminde Karagöz, toplumdaki olayları ve siyasileri eleştiren, büyüklere yönelik bir gölge oyunuyken, günümüzde bu amacı unutularak çocuklara hitap eden bir oyun haline geldi." diyor. Ramazan gecelerinde beybabaların, efendidedelerin eşliğinde izlenen tasavvufî anlamlar yüklü kâr-ı kadîm oyunları anlayacak izleyici kitlesinin kalmaması da ustaları üzen bir konu. Hayal perdesinin ustaları, Karagöz ve Hacivat kostümlerini giyerek sahneye çıkanlara ve tartışmaları peşinden sürükleyen Karagöz filmine de anlam veremiyor. Çocuklara yönelik nev icat oyunlarla ilgiyi canlı tutmaya çalışan hayaliler, her şeye rağmen gölge oyununun geleceğinden umutlu.

Metin Özlen: Karagöz'ü Yunanlılara kendi elimizle veriyoruz

Yunanlı sanatçılar ile beraber kaldım, "Karagöz'ün sizin oyununuz olduğunuzu biliyoruz, ama sahip çıkmadınız." dediler. Lokum, baklava derken Karagöz'ün de patentini almak için başvuruyorlar, Yunanlılara kendi elimizle bunları teslim ediyoruz. Yunanistan'da devlet desteği bizden çok iyi. Ama tüm dünya biliyor ki Karagöz Türklerin. Günümüzde, kâr-ı kadîmi bozmadan, ayrı bir şeyler yapılabilir. 'Karagöz Hacivat'ı Neden Öldürdü?' filminin de sadece adı Karagöz. Keşke bir belgesel çekilseydi onun yerine.

Okday Korunan: Karagöz bizim coğrafyamızın insanı

"Karagöz'ümüz elden gidiyorsa, kendimizi eleştirmekten ve kendimize gülmekten yoksun bir haldeyiz. Toplumumuz kimliksizleşiyor. Gölge sanatı Doğu'ya ait bir sanattır, ama onu Karagöz haline getiren bu coğrafyadır. Karagöz bizim insanımız, sokağa çıktığımızda, bir sürü Karagöz ve Hacivat'la karşılaşıyoruz. Kendi coğrafyamızda olan bu kıymetli sanatı dünyaya açarsak ve bunun da merkezinde olduğumuzu anlatabilirsek, ne Batı ne Doğu bizi kendi dışında görmeyecektir."

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi

7 Mayıs 2007 Pazartesi

William Chittick: 'Din ve tasavvuf birbirinden bağımsız düşünülemez'

15:11 Posted by Musa İğrek No comments
İbn-i Arabî ve Mevlânâ konusunda uzman Amerikalı İslam profesörü William Chittick, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin düzenlediği 'Arzın Merkezi'nde Buluşmalar' konferansı için İstanbul'daydı. "Doğu'nun Tini" başlığı ile dün gerçekleştirilen etkinliğe katılan Chittick, gelenekçi ekolün temsilcilerinden ve 1983'ten beri New York Stony Brook Üniversitesi'nde İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi. İlk kez 1964'te İstanbul'a gelen düşünür, tasavvuf alanındaki araştırmaları ile tanınıyor. Modern dünyanın içinde tasavvufun kendine büyük bir yer edindiğine, ancak İslam'dan beslenmeyen bir tasavvuf anlayışının geleceğinin olmayacağına değinen Chittick, 'Batı, kutsaldan uzak yaşamayı beceremedi ve hatta daha da mutsuz bir hale geldi.' diyor. Türkiye'deki gençlerin son yıllarda kendi kültürlerine sahip çıkmasına çok sevinen Chittick ile 11 Eylül'ün ardından oluşan Müslüman kimliğini, Batı'nın maneviyat arayışını ve tasavvuf geleneğini konuştuk.

Tasavvuf ile tanışmanız nasıl oldu?

1964'te, Ohio'dan ayrılıp Beyrut'taki Amerikan Üniversitesi'nde bir programa katıldım. Üniversitede tarih okurken aynı zamanda İslam tarihi dersleri de alıyordum. Tasavvufu bu sayede tanıma imkanım oldu.

Gelenekçi ekolün temsilcilerinden olduğunuzu biliyoruz. Bu ekolün dayandığı temel nedir?

'İnsan mutluluğunu yakalayabilmeniz için, Allah'ın buyruklarını yerine getirmeniz gerekir' felsefesinin ışığında şekillenmiş bir ekol.

Seyyid Hüseyin Nasr, 'Modernizm, tanımı gereği geleneği unutmaktır. Dünyanın kutsal dışı bırakılmasıdır.' diyor. Kutsal üzerine kurulu olan tasavvuf modern dünyada sahiden bir yer edinebilir mi?

Nasr'ın dediği gibi insanlar, modernizm içinde pek çok şeyi unuttular. Kutsalı unutanlar, modernizm ile birlikte insan mutluluğunun Allah'tan bir kopuş yaşayarak yaşanabileceğini düşündü. Bununla birlikte tüketim toplumu kendini mutlu etmeye uğraştı, ama bunu beceremedi. Modern toplumlarda yaşayanlar her geçen gün daha da mutsuz olduklarını görüyor. Ancak kutsal olanla kurdukları bağı hatırladıkça, nasıl mutlu olabileceklerini anlıyorlar. Tasavvuf bu noktada modern dünyanın içinde kendine büyük bir yer ediniyor. Pek çok insan tasavvufa, Zen-Tibet Budizmi'ne yönelmekte. Doğu da kendini kutsal olandan bağını koparmamış felsefeler ile tanışmakta. Bu sayede, kendi Hıristiyan-Musevi kültürlerinin içinde de eskiden böyle derinliğin olduğunu, kiliselerinde bu ruhaniliğin yaşandığını görüyorlar.

Bu sahici bir arayış mı, yoksa bir tüketim toplumu olan Batı'nın yeni metalar arayışı mı?

Bu konuda genelleme yapmak zor. Şöyle bir örnek verebilirim; en iyi öğrencim bir Pakistanlı, çok zeki. Amerika'daki bir üniversitede fizik okuyor. Ünlü bir çevirmenin Mevlânâ çevirisini okuyor. Ve şiirlerin ardındaki tasavvufu anlamaya çalışıyor. Farsça, Arapça öğreniyor ve kendisini tasavvufa yönlendiriyor. Öğrendiklerini de hayatında uyguluyor. Bunu Mevlânâ'yı okuyan her yüz insandan bir-ikisi yapacaktır. Diğerleri biraz Mevlânâ, biraz Dalai Lama, biraz Budizm gibi felsefelerle ilgilenecektir. Televizyon izleyecektir, başka işler yapacaktır ve dediğiniz gibi onu tüketim metası haline getirecektir. Amerika'da şu an en fazla okunan kitaplar arasında Mevlânâ'nın eserleri var. Ama yüzde bir-iki bile olsa insanlar ciddi manada okuyor ve yaşıyor. Daha da önemlisi şu anda Mevlânâ'yı tasavvufu öğretecek kitaplar var, hocalar var. Elli sene önce bu konu hakkında hiçbir şey yoktu.

Prof. Dr. Richard Falk ile Seyyid Hüseyin Nasr, 2004 yılında, Birleşmiş Milletler'de yaptıkları bir konuşmada "11 Eylül'den sonra artış gösteren İslam karşıtlığı kolay kolay ortadan kaldırılamayacak" demişlerdi. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Çok haklılar. 30 sene İslam'ı tanıtmaya uğraştım. 11 Eylül saldırısından sonra bu görevimiz çok daha zorlaştı. Çok büyük bir önyargı ile karşı karşıyayız ve birçok insan kati bir şekilde İslam'ın kötü olduğuna inanmış durumda.

İslam'ın terör ile özdeşleştiği bir ortamda tasavvufun rolü ne olabilir?

Özellikle medya ve televizyon, çağdaş İslam görüntüsü istiyor. Hızlı imgeler, hızlı resimler göstermek zorunda. Tasavvufun yapmaya çalıştığı ise İslam'ı dünü-bugünü, içi-dışı ve her şeyi ile göstermek. Tabii bunu yaparken zorlanıyor, çünkü medya için yeterince ilginç değil, kimseyi öldürmüyor. Ama gittikçe daha fazla insan İslam ile tanışıyor, ne olduğunu merak ediyor. Tasavvuf sayesinde birçok iyi kitap yayımlanıyor, okuyorlar ve ilgileri artıyor.

Türkiye'nin sizin için anlamı nedir?

Türkiye'yi her zaman sevmişimdir. Bunun en büyük sebebi, kendi alanımda dünyadaki en zengin kaynağın Süleymaniye Kütüphanesi'nde olması. Birçok el yazması, Arapça ve Farsça eser bulunuyor. Bunların pek çoğu yayınlanmamış veya yeniden gözden geçirilmesi gereken eserler. Türkiye'ye geçmişte çok geldim, hatta bir keresinde geldiğimde 6 ay kaldım ve Süleymaniye Kütüphanesi'nde çalıştım. Türkiye adına beni sevindiren en güzel gelişme, artık daha fazla gencin kendi kültürü ile ilgilenmesi. Bunun yanında Osmanlı, Arap ve Fars kültürü ile de ilgileniyorlar ve bu topraklarda bunun da izi var, çok büyük bir kültür mirası bu. İstanbul'a 1970'te geldiğimde benim haricimde iki Batılı akademisyen vardı Süleymaniye Kütüphanesi'nde. Türk akademisyenlerden ise 60 yaşın altında kimse yoktu. Şimdi gençler kendi kültürüne sahip çıkıyor, bu sevindirici.

Eşiniz Japon, siz Amerikalısınız, ama evinizde Farsça konuşuluyor...

Eşimle İran'da, doktora öğrenimimi yaparken tanıştık. İngilizcesi o zamanlar iyi değildi. Farsça anlaşıyorduk. Amerika'ya döndükten sonra yine bu şekilde devam etti. Farsça konuşmamızın diğer bir avantajı, ne benim ne de onun anadili olması...

2007 Mevlânâ yılı; bunun dünyadaki anlamı ne?


Bu çok pozitif bir durum, çünkü Mevlânâ İslamiyet'i anlatabilecek en iyi model. Çok kolay bir dili var, özellikle İbn-i Arabî ile kıyaslayınca. İbn-i Arabî'yi anlamak için farklı bir zihin yapısına ihtiyacınız var. Son zamanlarda çok popüler oldu ve dünyaca daha çok tanınmaya başladı. Amerika'da, Avrupa'da, İran'da, Afganistan'da bir-iki senedir pek çok konferansa çağrıldım, pek çok insanın ilgi odağı durumunda.

William Chittick: 'Müslüman olmadan sufi olunmaz'

"Fas'ta, Mısır'da, İran'da, Hindistan'da ve Çin'de farklı tasavvuf anlayışları var. Amerika'da da çeşitli ekoller mevcut. Bunların bir kısmı Amerika kökenli, kendisini İslam'dan koparmış formlar. Bunların geleceğinin olduğunu düşünmüyorum. Bir felsefenin devam edebilmesi için köklerinin ve gerçeklikle bağının olması lazım. Ama geleneğe bağlı anlayışlar da var. Tabii ki aralarında farklılıklar olabiliyor, çünkü tasavvuf bedenden çok kalbe hitap ediyor. Batı'da, Mevlânâ'yı Hz. Muhammed'den bağımsız düşünen bir anlayış var. Mevlânâ, 'Ben, Hz. Muhammed'in ayağının tozuyum.' diyor. Kur'an-ı Kerim'de "Eğer Allah'ı seviyorsanız, Hz. Muhammed'e uyun ki, Allah da sizi sevsin." deniyor. Hz. Muhammed ile bir bağınız yok ise sadece 'Ben Allah'ı seviyorum' demekle O'na ulaşmak mümkün olmaz. Müslüman olmadan sufi olunmaz."

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
7/5/2007