22 Ocak 2007 Pazartesi

'Fütûhât bütün tasavvufu temsil eder'

Doğu ve Batı düşüncesinde derin izler bırakan İbnü'l-Arabî (1164-1240), tasavvuf geleneğinin en çok tartışılan isimlerinden. Yazdığı eserlerdeki derin ve ince konular, yaşadığı dönemde ve dahi günümüzde çokça eleştirilmiş, eleştiriliyor. Buna karşılık, tasavvufa olan ilginin artmasıyla birlikte İbnü'l-Arabî kitapları da büyük bir alâkayla okunuyor, çeşitli dillere tercüme ediliyor, yeniden basılıyor. İbnü'l-Arabî'nin şaheseri denilebilecek Fütûhât-ı Mekkiyye'nin ilk kez tam metin olarak Türkçeye çevrilmesi de bu çalışmalardan biri. İlk dört cildi yayınlanan eserin çevirisi, Fususu'l Hikem'i de Ahmed Avni Konuk'tan sonra ilk kez şerheden Yard. Doç. Ekrem Demirli'ye ait. Demirli, bütün tasavvufu tek bir kitapta görmek istesek, bunun Fütûhât-ı Mekkiyye ile mümkün olabileceğini söylüyor. 2006 Türkiye Yazarlar Birliği 'Yılın Çeviri Ödülü'nü alan Demirli ile, tasavvuf geleneğinde İbnü'l-Arabî'yi, onun eserlerini, Türkiye ve dünyadaki etkisini konuştuk.

Tasavvuf geleneğinde İbnü'l-Arabî ve eserlerinin yeri nedir?

İbnü'l-Arabî, tasavvufun kemal devresini temsil eder. Olgunluk dönemi tasavvufu, ilk dönemdeki tasavvufu ileri bir düzeye taşımıştır. Öte yandan, bütün İslam düşünce disiplinlerinin konularını da ele almıştır. Bu özelliğiyle sufi olan veya olmayan herkesi ilgilendiren bir entelektüel harekete dönüşmüştür. İbnü'l-Arabî sonrası tasavvuf bu olgunluk dönemine eklemlenen bir süreçtir. Dolayısıyla başta Fütûhât-ı Mekkiyye, Fususu'l-Hikem, Tedbirat-ı İlahiye gibi kitaplar, tasavvufun en yüksek ve kapsamlı kitaplarıdır.

Osmanlı döneminde bu eserlere ve İbnü'l-Arabî'ye ilgi nasıldı?

İbnü'l-Arabî'nin bütün eserlerinin Osmanlı düşünürleri tarafından okunduğunu biliyoruz. Fususu'l-Hikem üzerinde yazılan pek çok şerh İbnü'l-Arabî'ye olan ilginin bir göstergesi sayılabilir. Osmanlı düşüncesinde etkin olmuş belli başlı düşünürlerin önemli bir kısmı, bu gelenek içerisinde yetişmiş kişilerdir. Meselenin başka bir boyutu da İbnü'l-Arabî'nin ismi zikredilmese bile düşüncelerinin yaygınlığıdır. Halk tasavvufunun kaynakları, büyük ölçüde İbnü'l-Arabî'de gördüğümüz düşüncelerin yansımasıdır. Her sufi, şair ve düşünür bir şekilde İbnü'l-Arabî'yle ilgilidir. Kanaatimce, bütün tasavvufu tek bir kitapta görmek istesek, bu kitap ancak Fütûhât-ı Mekkiyye olabilirdi.

Osmanlı'daki şerh geleneğinden bahseder misiniz?

İbnü'l-Arabî ve Sadreddin Konevî zirve dönemini temsil ettiğine göre, kendilerinden sonra bir şerh geleneğinin ortaya çıkacağı aşikârdır. Nitekim öyle de olmuştur. Günümüzde de İbnü'l-Arabî üzerinde bazı çalışmalar yapılmaya başlandı. Son olarak, kendi çalışmamız uzun zamandır ara verilmiş bir geleneğe mütevazı bir katkı sayılabilir.

Konevî, Abdülgani Nablusî, Ebu'l-Alâ Afifî tercümeleri derken, şimdi İbnü'l- Arabî'nin eserlerini çeviriyorsunuz; sizi bu çalışmalara iten neydi?

'Hikmet sevgisi' diye kısa bir cevap vermek yeterlidir sanırım. Bu çalışmaların kendi içinde bir sistematiğe sahip olduğuna dikkat çekmeliyim. Fususu'l-Hikem şerhi projenin yeni bir aşamasıydı. Onu benzer çalışmalar takip edecek.

Fütûhât-ı Mekkiyye 37 ciltten oluşuyor, bu çeviriyi tamamlamak zor olmayacak mı?

İbnü'l-Arabî, cesareti teşvik eden bir düşünür. İşleri abartarak tembelliğe prim vermememiz gerekir. Allah'tan bir sağlık sorunu gelmezse -bu noktada herkesin duasını istirham ederim- bence tereddüde mahal yok!

Çevirilerin, İbnü'l-Arabî'nin anlaşılmasına katkısı ne olacak?

Bir bilginin ulaşılabilir olması gerekir. Benim çalışmalarımın öncelikli hedefi, Arapça'yı bu kitapların önündeki bir sorun olmaktan çıkarmaktır. Bu kitapların tercümesi, mesnetsiz düşüncelerin yerini sağlıklı kanaatlere bırakmasına katkı sağlar. Bilhassa Fütûhât, İbnü'l-Arabî ve tasavvufla ilgili kanaatlerimizi yeni baştan inşa edecektir.

Mevlânâ'ya Batı'daki ilgi gün geçtikçe artarken, şimdi ise İbnü'l-Arabî ciddi bir teveccüh görüyor...

Nehir yatağını buluyor demek isterdim; ancak şimdilik iyimser olmak için yeterli nedene sahip olduğumuzu düşünmüyorum. İbnü'l-Arabî çapındaki bir düşünür, sanatı, edebiyatı, şiiri, sineması, romanı vs. ile bütün kültür hayatında etkin bir yer edindiğinde gereken ilgiyi görmüş sayılabilir.

İbnü'l-Arabî ve Mevlânâ'nın sadece mistik yönleri ile ele alınarak Türkiye'de ve dünyada adeta 'İslamsız bir tasavvuf' anlayışı oluşturuluyor. Bu konudaki düşünceniz nedir?

İbnü'l-Arabî'nin kitapları okunursa, böyle bir sorun yaşanmaz. Ancak bir düşünce var da İbnü'l-Arabî buna alet edilmek istenirse, o zaman mesele entelektüel değil, ahlaki bir soruna dönüşür. İbnü'l-Arabî veya Mevlânâ, bence kimsenin kendilerini dönüştürmesine imkan vermeyecek kadar tutarlı, sistematik ve bir anlam dünyasına bağlı düşünürlerdir. İbnü'l-Arabî'yi kendi ortamından ve kendinden kopartırsanız, artık adı İbnü'l-Arabî olmaz.

'Ehil olmayanlar, İbnü'l-Arabî'yi okumasın'

"Hâlimize âşinâ olmayanlar, eserlerimizi okumasın, der Şeyh-i Ekber. Ve ardından, 'Ayrıştır kapalı sözünü, anlayış gücüyle. Ve sonra aktar isteyene / Seni saran bu rahmeti engelleme, yay onu herkese' diye buyurur. Birisi hakkında konuşmak, ona ilgi duymak başkadır, onu okumak başkadır. Türkiye'de bunun karıştırıldığı kanaatindeyim. İbnü'l-Arabî'yi okumak emek isteyen bir iştir."

18 Ocak 2007 Perşembe

What did Mevlana actually look like?

“So frail that his bones can be seen, his hair and beard are short, pale complexioned, white skinned and about 180-185 centimeters tall.” This is how Eflaki Ahmed Dede describes for us the physical features of the internationally renowned Turkish mystic Mevlana Jalaluddin Rumi in his work “Menakib'u-l Arifîn” (Feats of Knowers of God) which he penned in 1353, 80 years after the well-known but tacitly misrepresented saint passed away.

However, the known descriptions of Mevlana don't correspond with any of the growing number of varying miniature paintings, intended to represent his appearance, made today.

The same work by Eflaki recounts that a famous painter of the time, Rumi Aynuddevle, drew 20 pictures of Mevlana upon the request of Gurcu Khatun, the daughter of the Seljuk sultan of the time, Sultan Keyhusrev II. The subject of those 20 drawings has been brought forward once again to coincide with the 800th birthday of the great scholar and friend of God, which will be officially celebrated in those countries participating in UNESCO's declaration of 2007 as the “Year of Rumi.” Prominent Turkish miniaturist Ülker Erke suspects that the drawings in question might have been disregarded due to envy or bigotry towards their subject but considers that the picture which corresponds most with the actual drawings is the one kept in the Istanbul Municipal Library.

Mevlana posed standing

“The Feats of Knowers of God” is a work that was written by Eflaki Ahmed Dede, a dervish of the Mevlevi sect, upon the order of his sheikh, Ulu Arif Çelebi, who was Mevlana Rumi's grandson. The work, which has recently been republished by Kabalci Publishing House (www.kabalciyayinevi.com), collects the records of Mevlana's life. Reading the book, those who would like to see the person they are reading about can't help but wonder what happened to the miniatures made by Aynuddevle.

One anecdote hints at a reason: According to the records of Eflaki, there was a female dervish of Mevlana, Emir Suleyman Pervane's daughter, Gürcü Hatun. The daughter of a sultan, she was spiritually “cooked” and became mature through sitting in Mevlana's talks and was a cultured lady. However, she was forced into moving to the nearby town of Kayseri with her emir husband, leaving her spiritual heart with Mevlana, her teacher, and asked the painter of the court Aynuddevle to draw his pictures so she could take consolation in those pictures while absent from his study circles.

A qualified artist cognizant of his newly assigned task, Aynuddevle took a roll of papers with him and went to Mevlana and explained his intention. Mevlana smiled and says, “Draw, if you can,” and posed standing. Sure of his artistic ability, Aynuddevle started drawing. Moments later, he holds up his head and looks at his radiant model. Strangely enough, what he had drawn until that moment didn't resemble Mevlana at all, even though he was so sure he had drawn him perfectly. He took another roll; this time Mevlana appeared to him differently. He made continued trials, taking a third, fourth and fifth roll, but to no avail. Each time he tried to record the image of Mevlana on a piece of paper he failed; the eye of the heart saw differently than the eye of the hand.

As a result, Aynuddevle broke his pen and fell at Mevlana's feet, whereupon Mevlana started reciting an extemporaneous verse: “I'm without a certain color and concealed -- and indeed I cannot regard myself as I am. You ask me to reveal my secrets, whereas there is no space even for these secrets where I am.” All the same, Aynuddevle delivered the drawings he'd made to Gürcü Hatun, who took them with her to Kayseri and kept them in a chest for years. Unfortunately, none of those drawings has survived to our day.

While the fate of the drawings ordered by Gürcü Hatun and the mystery of Aynuddevle's enraptured state still remain unknown to us, the love for Mevlana is growing incredibly fast. 2007 will be celebrated as the Year of Rumi. All lovers of Mevlana, who said, “There is an endless ocean in me,” continue benefiting from his ocean of love and wisdom to the extent their personal vessels for knowledge allow them to. And in the meantime, the number of fabricated miniature images is on the increase.

Ülker Erke (miniaturist): “Mevlana's actual likenesses might have been destroyed by some of his admirers to indicate the thought: “You are ours, we cannot share you.” And we don't have any miniatures dating back to his time. The most befitting I've ever seen, whose whereabouts I now don't know, was the one kept in the Istanbul Municipal Library. It is possible to conclude that the pieces drawn by Aynuddevle resembled Mevlana some way or other; otherwise Gürcü Hatun would not have taken them with her to Kayseri. Mevlana was eloquent and spiritually attractive, with an appearance that was always meaningful. He was definitely not overweight and did not have reddish cheeks. It was as if he had been annihilated in the reed flute he always referred to. Now, he is being drawn without any reference to his spirituality and without considering his teachings of divine wisdom. None of the pictures of him resembles any other. Everyone tends to draw their own Mevlana, resulting in a totally different person, which pains me.”

Nuri Şimşekler (Director, Mevlana Research Institute): “There are about 100 different miniatures claiming to resemble Mevlana on various Web sites. It is not known for certain whether there is an authentic image of him, but perhaps one could be found in private archives. Everyone sees him the way they want because he is a perfect, polished mirror. Indians draw him with long hair and a beard, central Asians as fat, short and with a short beard, whereas he is drawn in the West as thinner, tall and thin-bearded. It is even possible to come across drawings in which he is black or yellow or has a long blond beard. In brief, everyone draws their own Mevlana.”

Esin Çelebi Bayru (Mevlana’s descendant): ‘We don't have the miniatures made by Aynuddevle. The ones drawn today are only reflections of people's imaginations. Some of them somewhat resemble his description in Eflaki's descriptive work, and some of them don't. Mevlana was wheat-skinned, short-bearded and slight from self-discipline and self-restraint, but we still cannot judge anyone for not drawing him like that. We can interpret this in light of a saying of Mevlana: “I talk; everyone takes as much as their level of understanding allows”.'

Musa İğrek, İstanbul

Today's Zaman

18.01.2007

11 Ocak 2007 Perşembe

'Osmanlı tarihini normalleştirdim'


İngiliz tarihçi Caroline Finkel'in geçtiğimiz yıl Amerika ve İngiltere'de yayınlanan ve büyük yankı uyandıran kitabı "Osman's Dream: The History of the Ottoman Empire", Rüyadan İmparatorluğa Osmanlı (Timaş Yayınları) adıyla Türkçeye çevrildi. Kitap, Osmanlı'nın (1300-1923) yaklaşık 600 yıllık öyküsünü tek ciltte anlatıyor. En büyük derdinin 'Osmanlı'ya olan oryantalist-şarkiyatçı bakışı silmek ve Osmanlı tarihini normalleştirmek' olduğunu söyleyen Finkel, Batı'nın bu tarz önyargılardan kurtulması gerektiğini dile getiriyor. Finkel, Osmanlı'nın Cumhuriyet'in kuruluşuyla değil, Atatürk'ün Nutuk'u ile sona erdiğini savunuyor. Caroline Finkel ile kitabını ve Batı'nın Osmanlı tarihine bakışını konuştuk.

'Rüyadan İmparatorluğa Osmanlı'nın, diğer Batılı yazarların Osmanlı tarihi kitaplarından ne farkı var?

Baştan sona imparatorluğun hikâyesini anlatan çok az sayıda eser var. Osmanlı tarihini kronolojik olarak bütünüyle ihtiva eden başka kitaplar da yazılmış; ancak keyif ve eğlence kısmını, hakikatlere sadık kalma düsturunun önüne koymuşlar. Bunların geçmişe dair anlayışımızı derinleştirdiğini söyleyemeyiz.

Kitap İngiltere'de ve Amerika'da ilgiyle karşılandı...

Şu sıralarda kitap Yunanca, Rusça ve Felemenkçeye çevriliyor. İngilizce edisyonu Türkiye'de de iyi sattı. İmparatorluğun baştan sona hikâyesini yazarak ve her döneme eşit ağırlık vererek umarım okurların olayların gelişimi ve Osmanlı tarihi boyunca süregitmiş olan bağlantılar hakkında daha sağlam fikir binası inşa etmelerine yardımcı olabilmişimdir.

Bu çalışmanız, Batı'nın Türkiye'ye olan bakışını değiştirir mi?

Avrupalıların Türkiye hakkındaki görüşlerini değiştirmeyi, bir kitaptan beklemek çok fazla olur. Ancak, Osmanlı'nın geçmişinin anlatımından 'egzotik' ve yabancı öğeleri çıkartarak bir tarih yazmaya çalıştım. Öykü tarzı tarih anlatımı İngiltere'de başarılı ve sevilen bir türdür. Roma İmparatorluğu, Habsburg İmparatorluğu, Çin Hanedanlığı hakkında böyle eserler vardır. Ben de Osmanlı tarihini öykü tarzında yazmak istedim. Diğer mekân ve zamanlar hakkında yazılmış eserler kadar ciddiye alınsın diye kendime Osmanlı tarihini 'normalleştirme' görevini biçtim.

Peki, Osmanlı tarihi normal değil mi?

Her devletin tarihine aynı tarihî düsturlara göre yaklaşmak gerekir. Kolaysa gelin de İngiltere veya Fransa tarihini, tarihsel delillere dayandırmadan, atmasyonla dolu olarak yazın. Ama Osmanlı dünyasını, 'zırt pırt' savaşa çıkan, savaşmadığı zamanlarda işi gücü hareme uğramak olan sultanlar, kesesini doldurmaktan başka derdi olmayan vezirler ve dünya görüşlerinde tamamen yobaz ulema takımı gibi gerçekle ilgisi olmayan klişelerle dolu bir mekân olarak yazabilirsiniz! Bugüne nasıl geldiğimizi bilmek için geçmişe dair bilgimizi çok daha zenginleştirmemiz gerektiğine inanıyorum. Tarih bir süreçtir ve gerçek insanların hayatı hakkındadır. Tarihimizi yapan insanlara saygı duymamız gerekir; ister padişah ister köylü olsunlar.

Kitap, Osman Gazi'nin gördüğü rüya ile başlıyor ve Nutuk ile bitiyor...

Osman Gazi'nin gördüğü rüya en bilineni ve en uzun süre anlatılagelmiş olanıdır. Kitaba başlamak için bana güzel bir nokta gibi geldi. Her kitabın bir espriye ihtiyacı vardır. İmparatorluk gerçekte Cumhuriyet'in 1923'te ilan edilmesiyle değil Atatürk'ün Nutuk'uyla sona ermiştir. Nutuk, Atatürk'ün imparatorluğu her yönüyle devirmek için kullandığı meşru ve makul mazereti, yeni bir dünya bina etme vizyonunun beyanatıydı. Nutuk'un gerçekten olmuş olaylara vurgu yapmasına ve Osman Gazi'nin rüyasının inkârı mümkün olmasına rağmen her ikisi de bu liderlerin kurdukları devletleri meşrulaştırmak için kaydedilmiştir.

Türk tarihçilerinin kitaba bakışı nasıl?

Bu konuda bir şey söyleyebilmek için çok erken! Türk tarihçilerin kitabın Türkçesini okumaları İngilizcesini okumalarından daha kolay olacak; yani daha çok kişi anlayabilecek. Bakalım; ne diyecekler! Kalın

Osmanlı tarihi çalışmalarına nasıl başladınız?

Türkiye'ye 1970'lerde, tıpkı Kolomb'un Amerika'yı yelkenliyle keşfetmesi gibi geldim ve bildiğimden çok daha farklı bir Türkiye buldum. Türkiye'ye büyük bir tutkuyla bağlandım ve mümkün olduğunca sık ziyaret ettim. Daha sonra Türkiye'yi ve tarihini akademik ortamda çalışma fırsatım oldu. Bunu ekonomik sebeplerle tercih etmedim; zaten çok az tarihçi zengindir. 1981'de üniversiteye Osmanlı hakkında doktoramı yapmak için döndüm. Başbakanlık Osmanlı Arşivleri'ne darbenin hemen akabinde gelmeme rağmen belgelere ulaşmam zor olmadı.

Türkiye'deki 'resmî tarih' konusunda ne düşünüyorsunuz?

Resmî tarihle ne anlatılmak isteniyor, hâlâ anlamış değilim. Kitabımı okuyan birçok Türk, daha önce hiç bilmedikleri şeyleri öğrendiklerini söyledi. Sultanları ve Osmanlı'nın savaşlarını biliyorlarmış; fakat olaylar arasındaki bağlantılar hakkında çok az fikirleri varmış. Ecdatlarının yazdığı tarihi anlama adına, kitabımın daha bütün bir resim çizdiğini söylüyorlar.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
11/01/2007

http://www.zaman.com.tr/cuma_caroline-finkel-osmanli-tarihini-normallestirdim_485827.html