31 Aralık 2006 Pazar

Ezelden âşina iki dost: Mekke ve Medine


Mekke ve Medine... Biri yeryüzünün ilk mabedi Kâbe'nin yükseldiği, her yıl milyonlarca Müslüman'ı kendisine çeken, Hazreti İbrahim'in, İsmail'in, Hacer'in izlerini taşıyan, Allah Resûlü'nün 52 yıl sokaklarında dolaştığı 'şehirlerin anası'... Diğeri Mekke'de darda kalan mü'minlere, Mekkelilerin ve bütün yaratılmışların en hayırlısına (sas) kucak açan bereket yurdu. Fotoğraf sanatçısı Ömer Faruk Aksoy'un, 25 yıldır Mukaddes Beldeler'de çektiği ve sabırla biriktirdiği fotoğraflar, Kaynak Yayınları tarafından 'Mekke Medine' adıyla bir albüm kitap halinde yayınlandı. Şairlerin en güzel beyitlerine, yazarların en güzel yazılarına konu olan, milyonlarca Müslüman'ın rüyasını süsleyen Mukaddes Beldeler'in fotoğraf metinleri ise Fethullah Gülen'in yazılarından alıntılanmış. Gülen'in yorumuyla derinlik ve zenginlik kazanan fotoğrafları görenler, bir vuslat ânı yaşıyor adeta. Hac 'oraya yol bulanlar için' farz kılınmış; çünkü bu mekanları görmeye herkesin imkânı yok. Ö. Faruk Aksoy'un fotoğrafları, gidemeyenleri bir taraftan Sevgili'nin diyarında gezdiriyor, bir taraftan da hasretlerini artırıyor. Daha önce gitmiş olanların ise hatıralarını canlandırıyor.

Mekke ve Medine, dünyada fotoğraf çekmenin en zor olduğu yerlerden biri. Aksoy bunu başararak çok güzel kareler yakalamış. İslam Konferansı Teşkilatı Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu'nun takdim yazısıyla sunulan kitabın kapağı, özel tasarımıyla, Kâbe'nin altın kapısı şeklinde açılıyor. Siyah ibrişimden nakış nakış işlenmiş Kâbe örtüsü ise, iç kapağı süslüyor. Halen Suudi Arabistan'da yaşayan Aksoy'un fotoğraf macerası 1982'de başlamış. Albümdeki fotoğraflar, 25 yıllık bir serüvenin ürünü. Mekke, Medine ve hac fotoğraflarından oluşan bir kitabı olan sanatçı, National Geograpfic ve BBC için birçok projeye katkıda bulunmuş ve sergilere katılmış. Sanatçının Mekke-Medine albümüne baktıkça, ecdat yadigârı Osmanlı revakları altında Kâbe'yi tavaf ediyor hissine kapılıyorsunuz. Kâh Makam-ı İbrahim'deki ayak izini görmek isteyen bir Semerkandlı, kâh Kâbe'de Kadir Gecesi coşkusunu yaşayan bir Buharalı oluyorsunuz. Altınoluk'un altında dua ediyorsunuz sessizce.

Kâbe'de tenha bir an görmek, neredeyse imkânsız. Zilhiccenin dokuzuncu gününde hacılar Arafat'ta vakfeye durdukları için, Kâbe bir nebze tenhalaşır. Bunu fırsat bilen Mekke kadınları ve çocukları gelip, sükûnetle tavaflarını eda eder. Fakat hacılar bu ânı göremez. Aksoy'un fotoğraflarında siz de o coşkulu âna dâhil oluyorsunuz. Diğer fotoğraflarda ise Kâbe'nin etrafında sema edercesine kendilerini tavafın enginliğine salmış, dünyanın dört bir yanından gelen insanlar dikkatinizi çekiyor. Şeb-i Arus misali, bir vuslat ânı yaşanıyor sırlı karelerde. Mekke fotoğrafları yolculuğu, hac vazifesi için Hindistan'dan gelen 132 yaşındaki dede ile oğullarını Mekke'de görüntüleyen kare ile son buluyor. Ardından Mescid-i Nebevi fotoğrafları çıkıyor karşımıza. Hz. Muhammed'in (sas) izini aramaya başlıyorsunuz. Kubbe-i Hadra'nın gölgesinde, dosta açılan kapıdan giriyorsunuz. Sedir ağacından yapılmış, açılıp kapanabilen kubbelerin altında zikre durmuş bir genç oluyorsunuz. Mescid-i Nebevi'nin avlusunu örten şemsiyeler gölgelik ediyor. Sultan Abdülmecid Han'ın arzusu ile Abdullah Zühdi Efendi'nin yazdığı Mescid-i Nebevi'nin kıble duvarlarındaki hatları temaşa ediyorsunuz.

Uhud Dağı'ndan Bedir'e, Okçular Tepesi'ne, Kuba Mescidi'ne, Mescid-i Kıbleteyn'e uzanıyor kareler. Hiç bitmesini istemiyorsunuz bu fotoğraf yolculuğunun. Ancak vakit ayrılık vakti... Mekke-Medine albümü, Peygamberimiz Hz. Muhammed'in, "Vefatımdan sonra beni ziyaret eden, hayatta iken beni ziyaret etmiş gibidir." hadisi ile Mescid-i Nebevi'den bir fotoğrafla sona eriyor. (Bilgi için: 0 216 318 42 88)

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
31/12/2006

http://www.zaman.com.tr/cuma_ezelden-asina-iki-dost-mekke-ve-medine_481088.html

23 Aralık 2006 Cumartesi

'Minyatür, gerçeğin büyülü anlatımıdır'

Özcan Özcan
Geçtiğimiz günlerde gösterime giren Derviş Zaim'in Cenneti Beklerken adlı filmi, 17. yüzyılda İstanbul'da yaşayan Eflatun adlı bir minyatür sanatçısının, idam edilmeyi bekleyen isyankâr şehzadenin Frenk usulü portresini çizmek için çıktığı yolda başına gelenleri anlatıyor. Filmde yer alan minyatürler Özcan Özcan'ın fırçasından çıkmış. Minyatürü 'gerçek olamayacak kadar büyülü, hayal olamayacak kadar da gerçek bir sanat' olarak yorumlayan Özcan, minyatür sanatı için 'Resmin başlayacağı ilk nokta ile ulaşabileceği en son aşamadır.' diyor.

Senaryoyu eline aldığında işinin zor olduğunu düşünmüş Özcan; çünkü filmde bir nakkaşın hayatı anlatılacak ve bir zaman için Nakkaş Eflatun olacaktı. Kendini Eflatun gibi hissetmesi, yaşadıklarını duyması gerekiyordu. Bu sayede Eflatun'un ortaya koymak istediğini verebilecekti. Sanatçı, bu süreci bir doğum sancısı olarak yorumluyor ve uzunca bir dönem hayal dünyasında çizimleri tasarladığını söylüyor. Cenneti Beklerken filmi için 16-17. yüzyıllara ait minyatürleri inceleyen Özcan, Osmanlı sarayının kadim nakkaşı Matrakçı Nasuh'un Beyan-ı Menazil-i Sefer-i Irakeyn adlı eserinden yararlanarak, filmde geçen mekanları nakşetmiş. Filmde hepsi kullanılmasa da Nakkaş Eflatun'un bütün hayatını çizmiş. Bazen bir aylık çalışması ziyan olmuş; ama en sonunda film için yaklaşık yirmibeş minyatür yapmış.

Minyatürde çizimlerin abartılı olduğu dile getirilir. Perspektif yoktur, ölçüler sanatçının zihnindeki önceliklere göre şekillenir. Özcan Özcan da bu görüşe katılıyor: "İfadeye yönelik bir abartı var bu sanatta. Nakkaş konu açısından önemli olan mekanı, nesneyi şahsı ön planda tutar. Başkalarının dikkat etmediği ayrıntıları yakalar. Nakkaşlık, gerçeği hayal alemine alıp, onu orada dondurarak nakşetmektir." Cenneti Beklerken'de minyatür ve resim, gerçeklik ve hayal arasında gidiş gelişler yaşanıyor. Hayalin bütün karelerde yansımasını görüyor izleyenler. Özcan'ı en çok etkileyen sahne ise Nakkaş Eflatun'un bayılma anı olmuş. Daha önce çizmediği bir şeyi yapmak zorunda kalan Eflatun, gerçek ve hayal arasında gidip geliyor sahnede. Mehdi'nin silüeti aynaya yansıyor ve Eflatun, hiç bilmediği birinin resmini çizmenin sıkıntılı ve zor halini yaşıyor.

Özcan kendini Eflatun'dan daha şanslı görüyor ve ekliyor: "Biz şu an Batı resmini tanıyarak minyatür sanatına eğildik. Eflatun, Batı resmini kendi doğup büyüdüğü topraklar kadar gördü; ama biz resim sanatının içinde büyüdük, bizi ister istemez etkiledi. Bizler Batı resmini tanıyarak bu sanata eğildik. Neden başladığımı bilmiyorum; ama çeken bir sır var, bir büyü var bu sanatta."

'Cenneti Beklerken, film değil minyatür'

"Derviş Zaim aslında sinema filmi değil bir minyatür yapmış. Cenneti Beklerken'de bu sanatın tüm imkanlarından faydalanmış. Film, minyatür sanatının mantığına da çok uygun. Minyatürün ne olduğunu bu filmi izledikten sonra açıklayabiliyorsunuz. Filmde bazen ters, bazen düz kareler karşınıza çıkıyor; bu minyatürde de aynen var olan bir durum. Hayal ve gerçeklik minyatürde iç içedir, filmde de bu yakınlık verilmeye çalışılıyor. Filmi izledikten sonra herkes kendi minyatürünü hayal âleminde çizmeye çalışıyor. Cenneti Beklerken, kendi içimizden çıkan bir sanatın öyküsü. Bence herkesin bu filmi izlemesi gerekiyor."

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi

23/12/2006


http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=476587 

12 Aralık 2006 Salı

Ah o eski İstanbul evleri...

Ressam Ali Üzmez'in 'Süleymaniye'den Zeyrek'e İstanbul Evleri' adlı resim sergisi İstanbul Büyükşehir Belediyesi Metro Kültür Merkezi'nde sanatseverlerle buluştu. Süleymaniye ve Zeyrek mahallelerindeki yapılardan örneklerle İstanbul'un kaybolan ya da kaybolmaya yüz tutmuş sivil mimari örneklerini tanıtan sergi, sanatçının karakalem, suluboya ve yağlıboya eserlerinden oluşuyor. Sergiyi gezerken 'kâh Zeyrek'te cumbalı bir evin sakini, kâh Süleymaniye'de bir konağın misafiri' oluyorsunuz. Dönemin aydınları ve devlet görevlilerinin oturduğu, 1985 yılından beri de UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer alan Süleymaniye ve Zeyrek evleri 14 Aralık'a kadar tuval üzerinde görülebilir. (0 212 297 56 31) 

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
12 Aralık 2006

5 Aralık 2006 Salı

Mevlânâ'nın hatıraları yeniden yayımlandı


Mevlânâ'nın vefatının 700. yılı dolayısıyla otuz üç yıl önce Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver tarafından yayımlanan ve ancak belirli kütüphanelerde bulunan Sevâkıb-ı Menâkıb, Mevlânâ'nın 800. doğum yılı münasebetiyle yeniden yayımlandı. Süheyl Ünver'in kızı Gülbün Mesera ve Prof. Dr. Aykut Kazancıgil'in gayretleriyle İşaret Yayınları tarafından yeniden yayımlanan kitapta, Mevlânâ'nın hayatına ait 22 minyatür yer alıyor.

Mevlânâ'nın vefatından sonra menkıbeleri, torunu Ulu Arif Çelebi'nin isteği üzerine Eflâki Ahmed Dede 'Menâkıbü'l Ârifin' adı altında kitaplaştırılmış. Farsça yazılan bu eser, yine Farsça olarak Hemedanlı Abdülvahâb bin Mehmed Dede tarafından Sevâkıb-ı Menâkıb (Menkıbelerin Yıldızı) adıyla kısaltılmış. Mesnevihan Mahmud Dede ise bu kısaltmayı on altıncı yüzyılda Türkçeye kazandırmış. Dede'nin esere dair serencamı kitapta şöyle rivayet ediliyor: "Mahmud Dede, III. Sultan Murad'ın yakınlarından, fakirler muhibbi ve zayıfların mürebbisi Zeyrek Ağa'ya 'Menâkıb-ı Arifin adlı eserde bulunan Farsça menakıpları toplamayı düşündüğünü söyler. O da bir münasebetle padişaha arz eder. Padişah 'Mahmud Dede yine Konya'ya, Mevlânâ asitanesine varıp, benim için de huzurda dua etsin, gönül huzuru ile tercümeyi yapsın ve hitamında İstanbul'a gelsin." der. Padişah, rica etmekle kalmaz, maddeten de fakirlikten kurtaracak derecede taltif eder dedeyi. Bunun üzerine Mahmud Dede, Konya'ya döner, bir taraftan ibâdât ü taat ve padişah duasıyla meşgul olur, bir taraftan da tercüme üzerinde çalışır. 998 Zilkadesi'nde (1590) tercümeyi dokuz bab ve fasıllarda bitirerek İstanbul'a getirir. Bir sureti hattata yazdırılır, hikâyeler yirmi dokuz minyatürle süslenir; "Mevlânâ'ya âşık, kemaline ve kerametine, hakkında yazılanlara rağbeti fazla olan" III. Sultan Murad'a takdim olunur. Padişaha takdiminden on iki sene sonra Mahmud Dede (1602) rahmet-i Rahman'a kavuşur.

III. Murad'a takdim edilen nüshanın aslı bugün New York Morgan Library'de bulunmakta. Bir başka minyatürlü nüsha ise Topkapı Sarayı Kütüphanesi'nde. Bunun yanında on kadar da minyatürsüz nüsha var. Eserde yirmi iki minyatür bulunuyor. Hz. Mevlânâ'nın Konya'daki hayatından, dervişleri ile yaşadığı hallere, dönemin sultanları ve ârifleri ile halleşmelerinden Hz. Pir'in kerametlerine kadar birçok hatıra kaleme alınmış ve minyatürlenmiş. Hikâyeleri okuyup minyatürlere bakınca yaşanılan anlar gözler önüne geliyor; sanki o zamanlarda seyre çıkıyor meraklısı. Yazılar, nesih yazı tarzında. Minyatürlerin hepsi bir kişi tarafından işlenmeyip, nakkaşhane geleneği ile müşterek hazırlanmış. Bu sebeple de hazırlayan sanatçılar imza atmamış. Kitaptaki minyatürler, bu alandaki en güzel örnekler arasında yer alıyor. Süheyl Hoca, Topkapı Sarayı'ndaki nüshayı Mevlânâ'nın vefatının 700. yılı münasebetiyle kültür dünyasına kazandırmış. Eser otuz üç yıl sonra yeniden basıldı. Kitapta, her minyatürün karşısında orijinal nüshadaki metin ile kısa bir izahat yer alıyor. İşaret Yayınları, Sevâkıb-ı Menâkıb ile başlayan 'Süheyl Ünver Külliyatı'nı Ünver'in günlüklerini, sanat yazılarını ve makalelerini toplayarak yayına hazırlamayı düşünüyor. (0 212 519 17 28)

Mevlânâ ve kör dilenci

Sevâkıb-ı Menâkıb'da geçen bir hikayede rivayet edilir ki; kör bir dilenci, her zaman 'Hz. Mevlânâ aşkına' diyerek sadaka isterdi. Bir gün Hz. Pir'e rastladı ve sadaka istedi. Hz. Mevlânâ belindeki kemeri çıkarıp dilenciye verdi. Ahi Çoban adında gözleri gören birisi, kemeri yüz altına almak istedi. Dilenci 'Bin altına bile vermem, son yolculuğumda örtüm olsun dilerim.' dedi. Gece ağlayarak, canını alması için Allah'a yalvardı ve o gece öldü. Cenazesini Ahi Çoban kaldırdı. Hz. Mevlânâ'ya sadakatle inanıp, onu kendine şefaatçi bilen, hem bu dünyada, hem öteki dünyada dileğine kavuşur.

Musa İğrek, İstanbul
Zamana Gazetesi
5/12/2006

`Şiir, hayatın merkezindedir`


'Arzın Merkezinde Buluşmalar' isimli konferanslar serisi, Einstein'ın şair torunu Oswald Le Winter ile şair İlhan Berk'i İstanbul'da buluşturdu. Cemal Reşit Rey Konser Salonu'ndaki 'Evrensel Şiir Düşüncesi' başlıklı konferans, Le Winter ve Berk'in şiirlerinden oluşan bir dinleti ile başladı.

Konferansta ilk konuşmayı İlhan Berk yaptı. Şiirsiz bir dünyanın yeryüzünde kurulamayacağını söyleyen Berk "Şiirin tarifi zordur. Dünyayı kaplar. Şiiri sevin; ama bulaşmayın; çünkü koca bir ömrü şiire vermek zorundasınız. Şair, bilinmez sokakların adamıdır. Türk şiiri kendine kapalı kalmıştır. Adeta bir cehennemdir." dedi.

Türkiye'de bulunmaktan memnun olduğunu ve ilgiden de hoşnut kaldığını ifade eden Le Winter ise "Dünyada önemli iki unsur var, biri şiir diğeri de sevgidir. Bu ikisinin birbirinden ayrılması zordur. Şiir, insanı arındırır. Ruhunu saflaştırır. Türk şiiri de köklü bir geleneğe sahip. Nobel Edebiyat Ödülü'nün Orhan Pamuk'a verilmesine sevindim. Nazım Hikmet'e, Attilâ İlhan'a verilmedi; ama onlar da hak etmişti. Bu ödülle Türk edebiyatı onurlandırılmış oldu." dedi. İki şairin konuşmalarında buluştukları nokta ise 'şiirin hayatın merkezinde olduğu' fikri idi.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi

3 Aralık 2006 Pazar

İslam âlimlerinin icatları saraylı oluyor

Halife Me'mun'un haritası, Sufi'nin gökküresi, Takiyüddin'in su pompası, dünyanın ilk tankı, Cezeri'nin mekanik aletleri... Müslüman alimlerin bilim dünyasına armağan ettiği, ancak tarihin tozlu sayfaları arasında unutulan yüzlerce keşif, nihayet Osmanlı'nın idare merkezi Topkapı Sarayı'nda kalıcı bir mekanda bir araya geliyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı arasında oluşturulan işbirliği çerçevesinde, Sur-ı Sultanî içerisinde bulunan 'Has Ahırlar', İslam Bilim ve Teknoloji Müzesi olarak düzenleniyor. Müzenin teşhir ve tanzim çalışmalarını Frankfurt Üniversitesi Arap-İslam Bilimleri Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Fuat Sezgin gerçekleştirecek.

Prof. Sezgin, 'bilimler tarihi' alanında dünyanın sayılı isimlerinden. 1981'den beri kuruculuğunu yaptığı Frankfurt Goethe Üniversitesi Arap-İslam Bilimi Tarihi Enstitüsü'nde çalışıyor. Sezgin'in, elyazması eserlerde bularak yeniden imal ettirdiği 800 adet 'unutulmuş' alet ve makine de aynı enstitüde yer alan müzede sergileniyor. Bu eserler iki yıl önce 'İslam İcatları Sergisi' adı altında Topkapı Sarayı'nda görücüye çıkmış, yoğun ilgiyle karşılaşmıştı. Geçtiğimiz günlerde, söz konusu eserlerin Topkapı Sarayı'nda kalıcı olarak ağırlanması için bir karar alındı. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı arasında oluşturulan işbirliği çerçevesinde, Topkapı Sarayı Has Ahırları'nın, 'İslam, Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi' olarak düzenlenmesi kararlaştırıldı. Restorasyonu yapılmış olan ve belediyeye tahsisli bulunan bina, kullanım hakkı müze olarak işlevlendirilmek üzere bakanlığa devredilecek. Topkapı Sarayı'nda kurulacak İslam, Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi', Frankfurt'taki enstitüde bulunan eserlerden ikinci bir nüsha oluşturularak açılacak.

Enstitüdeki aletler arasında Halife Me'mun'un ünlü dünya haritasının yer aldığı dünya küresi, Sufi'nin gökküresi, Osmanlı âlimi Takiyüddin'in su pompası ve saatleri, 1029 yılında Toledo'da yapılmış usturlab, 1048'de yapılmış mekanik güneş ve ay takvimi, ilk pusulalar, en gelişmiş güneş saatleri, çağının en gelişmiş askerî topları, ilk tüfekler ve 14. yüzyılda yapılmış dünyanın ilk tankı gibi astronomi, coğrafya, deniz bilimleri, saat teknolojisi, geometri, optik, tababet, kimya, maden, fizik, savaş teknolojisi ve mimari dallarında eser ve aletler yer alıyor. Bu eserler, İslam dünyasının bilimdeki seviyesini görmek açısından çok önemli. Zira Müslümanların doğa bilimleri, matematik, astronomi, fizik, kimya, coğrafya, jeoloji alanlarındaki hizmetlerini neredeyse kimse bilmiyor. Oysa Müslümanlar dünya sahnesine çıktıkları ilk on yıldan itibaren diğer medeniyetlerde görülmedik bir hızla bilimsel gelişmelere katkıda bulunmuş. Birçok modern bilim, bugün bilinenin aksine yüz-iki yüzyıl öncesine değil, 9 ile 16. yüzyıllarda yaşamış İslam bilginlerine dayanıyor. Kurulacak müze, gizli kalan bir medeniyeti günümüz insanının gündemine taşıması açısından büyük önem taşıyor.

İslam, Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi'nde sergilenecek eserler, geçtiğimiz aylarda Rahmi Koç Müzesi'nde sergilenen Da Vinci'nin projelerini akla getiriyor. Sergide, Da Vinci'nin 1478-1513 yılları arasında tasarladığı projelerin, konularında uzmanlaşmış tarihçi ve mühendisler tarafından inşa edilen 40 replikası yer alıyordu. Leonardo da Vinci'nin çizdiği aletler ve matematik hesapları bugün bile 'inanılmaz' bulunuyor. Bu aletlerin bazılarının benzerleri daha önce Müslüman bilim adamları tarafından kaleme alınmış Arapça eserlerde yer alıyor. Bu tasarımların İslam bilginlerine ait olduğu tespit edilirse belki Da Vinci'nin çok tartışılan 'sır'ları da ortaya çıkar.
Prof. Dr. Fuat Sezgin'in önemli desteğiyle kurulacak müzenin açılışı, 2007 yılının mayıs ya da haziran ayında gerçekleşecek. Sezgin'in müze dışında bir sosyal bilimler kütüphanesi kurma düşüncesi de var.

Musa İğrek, İstanbul

`Hat` kitaplığına bir eser daha eklendi

01:13 Posted by Musa İğrek , , No comments
Hattat Dr. Süleyman Berk'in yılların birikimini bir arada topladığı 'Hat San'atı' adlı eser İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nce yayımlandı. Eser, hat sanatının tarihî seyrini, malzemelerini, bir yazının geçirdiği merhaleleri, tavan arasına terk edilmiş yazıları, kimi hattatların terekeleri arasında kendi yalnızlığına bırakılmış levhaları, daha önce neşredilmemiş meşkleri ve levhaları bir arada sunuyor.

Hat sanatı talebeleri ve meraklıları için derli toplu yardımcı bir eser ortaya koyan Berk, çalışmasının amacını şöyle açıklıyor: 'Hat sanatında güzel örneklerin devamlı incelenmesinin yazı taliminde, hat sanatının öğrenilmesinde önemi büyüktür. Tarihte ekol sahibi hattatlar, kendilerinden önce gelmiş usta hattatların eserleri üzerinde uzun süre çalışarak ekollerini oluşturmuşlardır. Osmanlı'nın ekol sahibi hattatı Şeyh Hamdullah, kendinden önceki önemli hattat Yakut'un eserleri üzerinde çalışmış, Hafız Osman da Şeyh Hamdullah yazıları üzerinde çalışarak ekollerini tesis etmiş. Biz de bu çalışma ile hat sanatına gönül verenler ve meraklıları için bir rehber sunarak, sanata katkıda bulunmaya çalıştık.'

Kitapta, noktanın yaşadığı estetik seyrin yanında okuyucu, hat sanatına dair gönülden kaleme yansıyan birtakım hikâyeleri okuyor. Şiirini uzun seneler düşündükten sonra tamamlayan Yahya Kemal'in çilesi, bir levhasını yazmak için altı ay zaman harcayan Hattat Sami Efendi'nin öyküsünde birleşiyor. Cami kubbelerini seraser süsleyen hat yazılarından, koleksiyon ve kütüphanelerden levha örneklerine, kimi yerinde olmayan cami kitabelerinden, bir kısmı fotoğraf karelerinde kalmış eserlere, Şeyh Hamdullah'tan Hattat Hamid'e uzanan, çeşitli hat örnekleri kitaba alınmış.

Kitap yedi bölümden oluşuyor. İlk bölümde Arap yazısının kaynağı, yazının sanata doğru yolculuğu ve hat sanatının çıkış kaynağı ile ilgili bilgiler veriliyor. İslam sanatında kullanılan yazı çeşitleri, aklâm-ı sitte ve diğer yazı çeşitleri ele alınarak inceleniyor. İcazetnameler, tuğralar bölümlerinin yanında, hat sanatında kullanılan malzemeler ayrı bir kısımda ele alınmış. Kamış ve kalem çeşitleri, aherli kâğıt, kâğıdın terbiyelenmesi, usta-çırak ilişkisi, kalem açma, kalemtıraş, mürekkep hokkası ve divit anlatılıyor. Günümüz hattatlarından örneklerin de yer aldığı kitabın sayfalarını çevirdikçe, kubbelere nakşedilmiş aşkın, sanata verilen ehemmiyetin sırrını yaşar gibi oluyorsunuz. Eserin son bölümünde, hat sanatında önemli yeri olan Hattat Mehmed Şevki Efendi'nin Sülüs Nesih ve Hattat Halim Özyazıcı'nın Rik'a meşkleri bulunuyor. Hattat Süleyman Berk, mezar taşları ile ilgili bir kitap üzerine çalışıyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nce basılan eseri isteyen herkes ücretsiz temin edebiliyor. (0 212 531 01 41)

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
03/12/2006