31 Temmuz 2006 Pazartesi

İlhan Ayverdi'ye 80. yaş armağanı

Otuz dört yıllık bir çalışmanın sonunda dilimize 'Misalli Büyük Türkçe Sözlüğü' kazandıran İlhan Ayverdi'nin 80. yaşı münasebetiyle hazırlanan 'Bir Hayat Bir Lugat' isimli eser, Kubbealtı Neşriyat tarafından yayımlandı. Ayverdi'nin hayatı, çalışmaları, hatıraları ve pek çok fotoğrafın yer aldığı armağan kitap Aysel Yüksel ve Zeynep Uluant tarafından hazırlandı.

'Bir Hayat Bir Lugat', İlhan Ayverdi'nin hatıralarını yeniden canlandırırken, kendisine ait pek çok bilinmeyeni de okurun ilgisine sunuyor. Samiha Ayverdi'nin deyişi ile 'ezelden ebede izzetlenmiş' bir insan olan İlhan Ayverdi'nin armağan kitabında; Uğur Derman, Mehmet Demirci, Altan Deliorman, Ethem Ruhi Fığlalı, Hicran Göze, İnci A. Erol ve Kemal Y. Aren gibi yazarların Ayverdi ile ilgili yazı ve anıları yer alıyor. Ayrıca İlhan Ayverdi'den eşi Ekrem Hakkı Ayverdi'ye mektuplar, yazarın lügati hazırlarken yaşadıkları, notları ve fotoğrafları da armağan kitapta sunulmuş.

Samiha Ayverdi'nin "Allah'ın iç ve dış güzelliğini beraber vermiş olduğu ihlas âbidesi" diye tanımladığı İlhan Ayverdi, 1926 yılında Manisa'ya bağlı Akhisar'da dünyaya gelir. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nden mezun olduktan sonra edebiyat öğretmenliğine başlar. İstanbul Maarif Müdürlüğü'nde çalıştığı dairede Mehmet (Örtenoğlu) Dede ile tanışması hayatının akışını değiştirir. Kelimenin tam mânâsıyla 'derviş' olan Mehmet Dede, aslında diş hekimidir. Bir üniversiteli kadar fizik ve astronomi bilgisine sahiptir. Maarif Müdürlüğü'nün alt katında, mahzen gibi bir yerde arşiv memuru olarak çalışmaktadır. 18 yaşının baharındaki bu genç kızla yakından ilgilenir. Günü geldiğinde manevi kızını kendi eliyle Ken'an Rifai'nin ve Samiha Ayverdi'nin sohbet ve muhabbet halkasına teslim eder.

Yoğun bir çalışma ve emek sonucu sözlüğü dilimize kazandıran İlhan Ayverdi, 'Takdim' yazısında bu önemli çalışmanın ne kadar çileli ve zor olduğunu itiraf ediyor. Uğur Derman'ın Ayverdi'nin arif kişiliğinden ve Türk dili hususundaki hassasiyetlerinden, Hicran Göze'nin ise lügati hazırlarken gösterdiği büyük sabrından bahsettiği anı kitabının sonunda, Misalli Büyük Türkçe Sözlük ile ilgili basında çıkan yazı ve değerlendirmeler yer alıyor.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi
31/07/2006

17 Temmuz 2006 Pazartesi

Acıyla karışık bir güzelleme

Platform Garanti Güncel Sanat Merkezi, "Acıyla Karışık" adlı yeni bir sergiye ev sahipliği yapıyor. "Acıyla Karışık" neşeye hüznü, hüzne ironiyi karıştıran ve acıyı günlük hayatın parçası olarak benimseyen insanların hikâyelerinden ortak bir payda oluşturuyor.

Sergide birçok yüz, farklı travmatik olayların hikâyelerinde birleşmiş. Bu yüzlerden akseden umutsuzluk ve mahrumiyet ortak problemleri temsil ederken, aynı zamanda hayatları arasında da ortak bir bağ var. Video ağırlıklı sergide, acı ve hüzün tüm sergi salonunda kendini hissettiriyor. Hüznün resmi, acının gerçekliği, ruhun açmazları ve insanın kendini sorgulaması acıyla karışık işlenmiş bir halde duruyor.

Ziyaretçileri girişte Serkan Özkaya'nın vitrine asılı 'Goldenboy' adlı kendini tavana asan çocuk heykeli karşılıyor. Heykel, geçmişe nokta koyan o son hareketi anlatmaya çalışıyor. Eva Koch'un 'Approach' isimli videosunun esin kaynağı ise Dante'nin 'İlahi Komedya'sı. İki ayrı grup, biri ses diliyle biri işaret diliyle, eserdeki 'Cennet' başlıklı bölümün ilk 13 dizesini okuyor. Anlatılan aynı olsa da farklı dillerin farklı duygular aktardığına şahit oluyorsunuz videoyu izlerken. Adrian Paci'nin 'Turn On' adlı videosunda, işsiz insanlar karanlıkta ışık elde etme amacıyla bir araya geliyor. Bir yandan umut, bir yandan yenilgi ekranlara yansıyor.

Maja Bajevic'in 'Back in Black' isimli videosunda yer alan maskelerle aynılaştırılmış yüzlerin sahipleri, Saraybosna'da savaş zamanında yaşananlar hakkında karanlık, zalim ve alaycı şakalar anlatıyor. Leyla Gediz'in Atlantis'indeki 118 portre, ise Barentsz Denizi'nde batan Rus nükleer denizaltısı Kursk'taki denizcilerden birine ait tek bir siyah-beyaz fotoğraftan yola çıkılarak kurgulanmış. 'Acıyla Karışık' Garanti Güncel Sanat Merkezi'nde 12 Ağustos'a kadar gezilebilir.

Musa İğrek, İstanbul
17/07/2006
Zaman Gazetesi

Eşrefoğlu Rumî'den aşk nağmeleri

Eşrefoğlu Rumi'nin ilahilerini bir araya getiren 'Eşrefoğlu İlahiler' CD'si ile Mustafa Kara'nın büyük mutasavvıfın hayatını anlattığı 'Osmanlı'nın Kandili Eşrefoğlu Rumi' kitabı eşzamanlı olarak çıktı. 'Ey Allah'ım beni senden ayırma / Beni senin didarından ayırma / Seni sevmek benim dinim, imanım / İlahî din ü imandan ayırma' dizeleri, şair ve mutasavvıf Eşrefoğlu Rumi'nin dillere pelesenk olmuş meşhur ilahisine aittir.

İslam'ın deruni çehresi olarak yorumlanabilecek tasavvufun önemli şahsiyetlerindendir Eşrefoğlu Rumi. Bu yola girmek istediğinde Bursa'nın ünlü velilerinden Emir Sultan'a müracaat eder. Emir Sultan, onu Ankara'ya, Hacı Bayram Veli'ye gönderir. 11 yıl Hacı Bayram Veli'nin dergâhında kaldıktan ve kendisine damat olduktan sonra, Kadirî Şeyhi Hüseyin Hamevî'ye gider. Yetişip kemal bulduktan sonra ise İznik'e yerleşip kendi adına nispet edilen Kadirîliğin Eşrefî kolunu yayar. 1469 yılında yine İznik'te vefat ettiğinde ardında Hakk'a uyanmış gönüllerle birlikte birçok eser bırakır.

Eşrefoğlu Rumi'nin tasavvufî anlayışı, eserleri ve Eşrefiyelik'in etkisinin anlatıldığı 'Osmanlı'nın Kandili Eşrefoğlu Rumi' isimli kitap, Mustafa Kara tarafından hazırlanarak, Bilge Yayımcılık'tan yayımlandı. Kitapla birlikte sunulan 'Eşrefoğlu İlahiler' CD'si ise 15. asırdan günümüze bir hoş sada aksettiriyor. Mehmet Kemiksiz'in bestelediği, Ahmed Şahin'in seslendirdiği Eşrefoğlu ilahileri, dinleyenlerin gönlünü fethedecek derinlikte icra edilmiş. CD'de 'Ey Allah'ım Beni Senden Ayırma', 'Aşk ile Aşık', 'Aşkın Odu' ve 'Cem Olmuş Dervişler' gibi tasavvufun engin deryasından kopup gelen aşk sadalarını bulmak mümkün. Mustafa Kara, eserini ve CD çalışmasını, vefatının yetmişinci yılında Yadigâr-ı Şemsî müellifi ve Bursa Niyazi Mısri Dergâhı son şeyhi merhum Mehmed Şemseddin Efendi'ye ithaf etmiş.

Musa İğrek, İstanbul
17/07/2006
Zaman Gazetesi

12 Temmuz 2006 Çarşamba

Aşçı Dede'nin gözüyle Osmanlı

Aşçı İbrahim Dede, 19. asırda yaşamış bir Osmanlı askerî bürokratı. İstanbul'da dünyaya gelmiş, Erzurum, Erzincan ve Şam'da bulunmuş, hacca gitmiş. Mevlevî, Nakşî, Kadirî tarikatlerine intisap etmiş. Kaleme aldığı hatırat, Osmanlı’nın son dönemini tanımak açısından en önemli kaynaklardan biri. Gezdiği yerleri, tanıdığı insanları, yaşadıklarını, dönemin hayatını temiz bir İstanbul Türkçesi ile anlatıyor. Aralarda tasavvufî bilgiler veriyor. Dede’nin attar dükkânına benzettiği eser sadece bir hatırat değil, Osmanlı’yı o dünyanın içinden aksettiren bir sosyoloji kitabı, seyahatname, menakıpname, biyografi ve tasavvuf ansiklopedisi mahiyetinde. Bu itibarla Dede’ye devrinin Evliya Çelebisi demek mümkün. Taşıdığı öneme rağmen gizli kalmış bir eser olan Aşçı Dede’nin Hatıraları, Mustafa Koç ve Eyyüp Tanrıverdi tarafından dört cilt olarak yeni harflere aktarıldı. Dervişmeşrep bir memurun hatıralarını istifadeye açan Mustafa Koç ile Aşçı Dede ve eseri üzerine konuştuk.

Aşçı İbrahim Dede kimdir?

Osmanlı’nın son yüzyılının müşterek değerlerini bünyesinde toplayan son büyük seslerindendir. Mevlevîhanelerin, Halidî tekkelerinin son gür sesidir. Şehir monografilerinin ilk müellifi ve bir sufî avcısıdır. Dede için, geçen asrın bürokrasi hayatını içeriden anlatan tek temsilci diyebiliriz. Aşçı Dede bir medeniyeti, sokağından konak hayatına, savaşlarından gündelik hayata, sufi muhitlerden sıbyan mekteplerine kadar bütün cepheleri ile anlatıyor. Osmanlı hatırat külliyatı içerisinde Evliya Çelebi’yi istisna edersek, bu şekilde bir başka hatırat yok diyebiliriz. Hatırat, İstanbul’un konuşma Türkçesi açısından da önemli bir kaynak.

Hatıratı anlayabilmek için tasavvuf geleneğinden, Mevlânâ, İbn-i Arabî’den haberdar olmak gerekiyor gibi...

Evet, tasavvufu anlamak gerekiyor, ama Aşçı Dede, fena fillah, hakikat-i Muhammediye ve marifetullah gibi kavramların tecrübî boyutunu anlatarak okuyucuya yardımcı oluyor. Metni ağır kılan kısımlar Dede’nin doğrudan konuştuğu kısımlar değil, referans olarak verdiği yerlerde kullandığı üsluptur.

Dede, mânâ âleminde yaptığı seyirleri çok açık anlatıyor. Oysa tasavvuf geleneğinde bunlar ‘mahrem’ hallerdir.

Sufî literatürde kendi iç dünyasını anlatan metinlerin sayısı fevkalade az. Aşçı Dede bize hakiki aşk ile mecazi aşk arasındaki ilişkiyi tecrübelerinin ışığında anlatıyor. Onun, mahrem sırları ifşa etmede cüretkâr bir sufi olduğunu söyleyebiliriz; ama bu cüret, üslûbu göz önünde bulundurulduğunda metni daha çekici hale getiriyor.

Aşçı Dede’de nasıl bir aşk var?

Klasik edebiyatta işlenen aşk, hakikî aşktır. Bu aşkın tensel boyutu yok. Güzellerde seyredilen güzelliğin esma tecellisi ve seyrinden ibaret olduğunu anlatıyor. Mecazi aşk sadece hakiki aşka giden bir köprüdür. Hakiki aşk ile neticelenmeyen mecazi aşk dalaletin kendisidir. Ama her hakiki aşk çıkış noktasını mecazi aşktan alır. Aşçı Dede’nin halleri devrenin yansımalarıdır.

Sık sık hikâyelere, Mesnevî’den beyitlere başvurmasının sebebi nedir?

Biz galiba aşkı gerçek hayatın dışında bir vaka olarak telakki etmeye şartlandık. Leyla ile Mecnun’da yaşanıp, sadece Fuzuli’nin metninde saklı kalmış bir gizemli şehir zannediyorduk bu tür aşkları. Aşçı Dede bu ön kabulleri paramparça eden bir manzara çiziyor. Bize gösteriyor ki bu aşklar, âriflerin hayatında tecrübî bir boyut olarak devam ediyor. İbn-i Arabî’nin doktrini sadece kitabî değil aynı zamanda hayatî, Mevlânâ’nın Mesnevî’si ve Divan-ı Kebir’i sadece âşıkların gündelik meclislerinde okudukları bir metin değil.

Aşçı Dede’nin o dönemde Batı’ya karşı duruşu nasıldı?

Aşçı Dede’nin yaşadığı medeniyet kendi kendine yetebilen bir medeniyetti. O, Osmanlı geleneğinin ve o büyük sufî tecrübenin bu cemiyete kâfî geldiğini ifade eder. Bu itibarla kanaatkârdır; ama bu kanaatkârlığı derin bir zenginlikten gelir. Eser kendi kültürünün kaynaklarının bu coğrafyanın insanına yeteceği tezini işliyor. Onun gözü İbn-i Arabî’nin Fütuhat’ında, Mevlânâ’nın Mesnevi’sinde, Şark’ın zengin kaynaklarında.

Aşçı Dede’nin tasavvufî duruşunu net olarak belirlemek zor. Meşrepten meşrebe geçiyor...

Onbeşinde Kasımpaşa Mevlevîhanesi’nde Mevlevilik ile başlıyor ve son vazifesini Mesnevihanlık ve şeyh-i sânîlikle tamamlıyor. Aşçı Dede’nin halini değişim değil de gelişim olarak görelim. Halidiliğin kalender meşrep simalarından Fehmi Efendi’ye intisap eder ve Dede’nin aşktaki ifratını şeyhi terbiye eder. Halidiliğe intisap ettiğinde Mevleviliği bir tarafa koyamaz. Ama Mevlevî meşrep müdahaleler Kadirihane’de müspet yankı bulmaz. Aşçı Dede, Bektaşileri, Rufaileri, Uşakileri, Halidileri ve Mevlevileri vs. bir mizaç olarak iç içe değerlendirdiği için hatıratında tüm meşrepleri görmek mümkün.

İnsanların hatıratlara karşı ilgisi nasıl günümüzde?

Son zamanlarda bir hayli yaygınlaştı. Bazı yayınevleri, neredeyse sadece hatırat üzerine yoğunlaşmaya başladı. Aslında hatırat tür olarak bizde fakir. Osmanlı süreci içinde mahremiyet, bir engel. Ama Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçerken zengin bir hatırat koleksiyonu ortaya çıkıyor.

Musa İğrek, İstanbul

Zaman Gazetesi

12/07/2006

10 Temmuz 2006 Pazartesi

Tarih, romancısını kaybetti

12:25 Posted by Musa İğrek No comments
Türk edebiyatının Cumhuriyet dönemi romancılarından Mustafa Necati Sepetçioğlu, İstanbul'da vefat etti. 'Çağımızın Dede Korkut'u' olarak da adlandırılan Sepetçioğlu, 'Kilit' romanı ile başlattığı, tarih ve milli kültürümüzü çağımıza inşa sürecini, son romanı 'Yesili Hoca Ahmed' ile tamamlamıştı. Tarihî romanları bir neslin başucu kitapları arasında yer alan Sepetçioğlu'nun cenazesi, bugün ikindi vakti Bağlarbaşı İlahiyat Fakültesi Camii'nde kılınacak cenaze namazının ardından Karacaahmet Mezarlığı'nda toprağa verilecek.1932 yılında Zile'de dünyaya gelen Mustafa Necati Sepetçioğlu, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. Çeşitli kurumlarda memurluk ve idarecilik yaptı. İ

lk romanlarında Malazgirt zaferinden başlayarak İstanbul'un fethine kadar Türk tarihini konu aldı, sonrakilerde ise Türkiye'de yaşanan toplumsal değişimi ve sonuçlarını anlattı. Eserlerindeki şiirsel anlatımı sayesinde geniş bir okuyucu kitlesine sahip olan Sepetçioğlu'nun Anadolu fethini ve Türk devletinin kuruluşunu anlattığı romanları, bir döneme ışık tutmuş ve başucu kitapları arasında yer almıştı. Mustafa Necati Sepetçioğlu'nun tarihî romanlarının yanı sıra tiyatro oyunları da bulunuyordu.

Trampacılar adlı oyunu İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda sahnelenmişti. Oyun yazarlığında en önemli başarısını gösterdiği Büyük Otmarlar, önce İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği Gençlik Tiyatrosu'nca sahneye konuldu. Ardından Avrupa Üniversitelerarası Tiyatro Festivali'nde en iyi oyun seçildi. 'Gece Vaktinde Gün Dönümü' ve 'Karanlıkta Mum Işığı' adlı kitaplarıyla 1980 yılında 'Türkiye Milli Kültür Vakfı Kültür Armağanı'nı kazanan Sepetçioğlu, 1994'te İLESAM üstün hizmet beratı almış, 1998'de Atatürk Dil-Tarih Kurumu şeref üyeliğine seçilmişti.

Eserleri tarihi bugüne taşıdı

Hikaye: Abdürrezzak Efendi, Menekşeler Ölmemeli, Bir Büyülü Dünya ki.

Roman: Kilit, Anahtar, Kapı, Konak, Üçler-Yediler-Kırklar, Sabır Ağacı, Darağacı, Çanakkale serisi, Kutsal Mahpus.

Destan: Yaratılış ve Türeyiş, Dedem Korkut'un Kitabı, Sonsuza Uyanan Taşlar.

Oyun: Büyük Otmarlar, Trampacılar, Köprü, Yunus Emre, Son Bloklar.

Beşir Ayvazoğlu: Yakından tanıdığım ve severek okuduğum bir yazardı. İlk okuduğum kitabı, İslam öncesi Türk destanlarını edebi bir üslupla yeniden yazdığı 'Yaratılış ve Türeyiş'tir. Daha sonra Anadolu'da Türklüğün oluşumuna yöneldi. Kilit, Kapı ve Anahtar ile başlayan dizisi, Anadolu'nun Türklere açılışını ve sonraki gelişmeleri başarıyla anlattığı romanlarıdır. Son zamanlarda yeniden gündeme gelmişti. Önemli bir şahsiyetti. Çok ihmal edilmişti; ama edilmemesi gerekirdi.

Mehmet Nuri Yardım: Türk tarihini onun sayesinde okuduk, sevdik ve benimsedik. Onunla birlikte tarihimiz, edebiyat ile birlikte geniş yollardan günümüze ulaştı. Destanları, o sihirli kalemden okuduktan sonra daha çok sevdik. Büyülü bir rüyaydı gördüğümüz, engin ufuklara satır aralarından açıldık. Dede Korkut'tan aldığımız soluğu Çanakkale'de boşalttık. Sepetçioğlu, sağlam kuralcılar, emin rehberler ve gerçek öncülerin ardından yürüttü okuyucusunu.

Mustafa Miyasağlu: Kemal Tahir'in Devlet Ana'sından sonra biraz da ona özenerek yazdığı tarihî roman dizisi ile birçok gencimize tarih şuuru kazandırdı. Tarih romanı açısından unutulmaz bir isim. Çanakkale'yi ilk kez romana döken romancımız olması bakımından önemli bir yere sahip. Ayrıca, Karanlıkta Mum Işığı, Cevahir ile Sadık Çavuş'un Buğday Kamyonu, köy enstitülerinin dışında Anadolu romancılığının samimi bir örneği sayılabilir.

Musa İğrek, İstanbul
Zaman Gazetesi

5 Temmuz 2006 Çarşamba

Bu kez mürekkeple ipek buluştu

17:17 Posted by Musa İğrek , No comments
Hat sanatı, 'kâğıt, mürekkep ve kamışın meşki' diye tarif edilir. Beyoğlu Belediyesi Sanat Galerisi'nde açılan 'Türkuaz Hüsn-ü Hat Sergisi' ise bu tarifin aksine ipeğe, kumaşa ve yaprağa nakşedilmiş hat eserlerine ev sahipliği yapıyor. Sanatçı Mevhibe Sevinç, hat sanatının kadim ustalarının bilinen eserlerini, kumaş ve ipek organze üzerine nakşederek sanatseverlere sunuyor. Sevinç, otuz yıl öncesine kadar kumaş, seccade ve örtü üzerine çiçek ve çeşitli figürler boyamış. Daha sonra Samsun'da açılan, fakat uzun soluklu olmayan kurslara katılarak hüsnühat dersi almış. Boya ve kumaş hakkındaki otuz yıllık birikimini, hat ve tezhip ile birleştirmeyi düşünen Sevinç, beğenerek izlediği eserleri akrilik, yaldız ve kumaş boyalarını kullanarak ipek üzerine nakşetmeye başlamış.

Sergide, muhakkak, divanî, sülüs, nesih tarzında besmeleler, hilyeler, kelam-ı kibarlar, beratlar ve nazar ayetleri sanatseverleri hat sanatının esrarlı dünyasında seyahate çıkarıyor. "Kadından hattat olmaz deniliyor. Buna katılıyorum; çünkü ciddi manada mesai isteyen bir sanat. Ama hat sanatının gönüllere sunduğu güzellikten vazgeçmek mümkün değil." diyen Mevhibe Sevinç, yazıları kumaş üzerine geçirirken çok ince fırçalarla ve büyüteç yardımıyla çalışıyor. Beyoğlu Belediyesi Sanat Galerisi'nin duvarlarına asılmış hat örnekleri, klasik Türk musikisi eşliğinde 8 Temmuz'a kadar meraklılarını bekliyor.

Musa İğrek, İstanbul
5/7/2006
Zaman Gazetesi