5 Ocak 2017 Perşembe

Edebiyatın yeni mecrası: PodCast

19:31 Posted by Musa İğrek , , No comments
Saygın edebiyat ödüllerinden Man Booker, son birkaç yıldır, kısa listesine aldığı yazarlarla kitapları üzerine çeşitli söyleşiler gerçekleştiriyor. Ödül açıklanana kadar, aday yazarları dünyanın dört bir yanından okurlara yakından tanıtmak ve ödülün bilinirliğini arttırmaya yönelik oldukça etkili ve erişilmesi kolay bir araç kullanıyor: Podcast. Biraz telefonunu kurcalamaya meraklı pek çok kimsenin haberdar olduğu bu terim, özellikle metropol şehirlerde işe veya okula uzun yolculuklar yapanlar daha da ötesinde edebiyat meraklıları için bir hazine…

Radyolar, gazeteler, edebiyat dergileri ve yayınevleri arasında gittikçe popülerleşen bu yeni edebiyat alanı, dijital medya üretiminin internet üzerinden akıllı telefonlara veya bilgisayarlara indirilip görüntülü veya sesli hale dönüştürüldüğü dosyalara verilen ad. Podcast İ
ngilizce “pod” (kapsül, koza) ve “broadcasting” (yayın) kelimelerinin birleşmesinden oluşan bir sözcük. BBC Radio, The New York Times ve The Guardian gibi medya kuruluşlarının yanı sıra dünyaca ünlü yayınevi Penguin ve saygın edebiyat eleştiri dergisi London Review of Books’un da aralarında bulunduğu pekçok kurum bu mecranın sıkı yayıncılarından (London Review, yakın zamanda kaybettiğimiz yazar, şair John Berger’ın ardından hemen derinlikli bir podcast yayımladı)…

Gezici edebiyat radyosu

Eleştiri programlarından yazar söyleşilerine; kendi eserlerinden bölümler okuyan yazarlardan sıkı edebiyat tartışmalarına uzanan pek çok podcaste denk gelmek mümkün. New York Times’ın haftalık kitap eleştirisine, çok okunan kitaplara, yazarlarla söyleşilere yer verdiği ve geçtiğimiz günlerde 10. yılını kutlayan, yaklaşık 45 dakikalık podcastı (Inside The New York Times Book Review) başta olmak üzere, BBC Radyosu’ndaki aylık kitap kulübü (Bookclub) ve yazarların kendi denemelerini ve öykülerini okudukları (The Essay ve Books and Authors) podcastler oldukça rağbet görüyor.

Uluslarası gazetelerin ve radyoların yanı sıra takipçisi olduğunuz edebiyat dergisinin veya yayınevinin sitelerinden ve akıllı telefonlardan (iTunes ve Google Play kütüphanesinden) podcastlere ulaşılabilir. Üretimi ve dağıtımı çok da maliyetli olmadığı için medya kurumları için de oldukça cazibeli bir alan sunan podcast’lar daha çok haftalık güncellenmekte. Bir podcaste abone olduktan sonar her yeni bir dosya cihazınıza otomatik olarak yükleniyor. Pek çok podcast ücretsiz olsa da Türkçede Podcast kıtlığından söz edebiliriz. Bunun tam aksine İngilizcede hatırı sayılır çoklukta podcast var.

Derin söyleşiler ve sıkı eleştirilerin mekanı

Akıllı telefonların her bireyin birer dijital oyuncağı haline geldiği bir çağda podcastler, edebiyatla bağını koparmak isteyemen daha da zengileştirme çabasında olanlar için büyük bir alan sunuyor. Podcastlerin lezzetini keşfedenler için bu mecra bir zaman sonra telefonunuza veya bilgisasayarınıza sığdırabildiğiniz ve sadece edebiyat yayını yapan koca bir gezici radyoya dönüşebiliyor. Margaret Atwood, Paul Auster ve Javier Marías gibi isimlerle basılı yayın da çok da karşılaşamacağınız derinlikte söyleşiler, güncel edebiyat tartışmaları ve eleştiriler öyle gazete köşelerinde veya ekranlarda göremeyeceğiniz derinlikte okura verimli bir dinleme pratiğine davet ediyor.

Podcastler edebiyata ulaştıran diğer eylemler -kitapçıları dolaşmak, kütüphanelerde kaybolmak- gibi sizi bağımlı hale getirebilir. Kendinizi bir zaman sonra, birbirine kitap önerir gibi podcast tavsiyesinde bulunan arkadaş çemberininin içinde veya yeni bir podcast keşfetmek için harıl harıl telaşlanan bir dostunuzun başında bulabilirsiniz.

Edebiyatın, kitapların ve yazarların birbirine ulaşma eylemlerinin dönüştüğü kesin ve edebiyatın bu değişimden fayda sağladığına şüphe yok. Yeni medya üretim alanlarının okura sunduğu alanlar git gide artıyor. Daha da önemlisi, edebiyatın konuşulduğu mecraların gittikçe daraldığı bu gürültülü zamanlardan az da olsa sıyrılmak isteyenler için bu podcastler iyi gelecek.

28 Haziran 2016 Salı

Yazarın emeklisi zor bulunur!


Pulitzer, Ulusal Kitap ve Faulkner gibi saygın edebiyat ödüllerinin sahibi Amerikalı yazar Annie Proulx (80), geçtiğimiz hafta verdiği bir söyleşide yeni romanı ‘Barkskins’in (2016) yazdığı son eser olduğunu duyurdu. Üretken yazarın, yazıya vedasının ardında ise tükenen enerjisi değil, PR çalışmalarına, okumalara ve imza günlerine daha fazla dayanamaması yatıyor. Türkçede, sinemaya da uyarlanan Brokeback Dağı eseriyle bilinen Proulx’un bu sözleri, yazarların emekli olup olamayacağı tartışmasının yanı sıra yazmayacağını duyurup bir daha kaleme sığınan yazarları gündeme getirdi.

Okurlar hatırlayacaktır, geçtiğimiz yıllarda Stephen King, Alice Munro ve Anne Tyler gibi isimler yazmayacağını duyurup yeniden kitap çıkardı. Philip Roth ise emeklilikten sonra henüz bir kitap yayımlamadı. Eleştirmenler, bu örneklerden yola çıkarak yazarların emeklilik ilanlarının çok da dikkate alınmaması gerektiği görüşünde.

YAZMAK ZANAAT MI?

Ferit Edgü’nün dediği gibi, ‘belâlı bir uğraştır yazmak’. Okur da yazar da bilir ki, yazı denen hastalık öyle kolay kolay iflah olmaz. Fakat yazmayı bırakma konusunda iki ayrı cenahtan söz edilebilir. Birinci türden yazarlar için yazmanın varoluşsal bir anlamı var, onu zanaat, profesyonel bir iş olarak görüp vakti geldiğinde emekli olmak, çekip gitmek çok da kabul edilebilir bir durum değil. İkincisi için ise yazmak bir zanaat ve böyle olduğu için de zamanı geldiğinde bırakıp gitmek gerekiyor. Guardian’da yazan eleştirmen John Dugdale, kelimeleri çok hassas seçen yazarların bu emeklilik işini nasıl yanlış algıladıklarına dikkat çekerken, yazarlığın ofis hayatına dayanan diğer profesyonel işler gibi olmadığı kanaatinde.

Emekliliğini duyurup yeniden yazanların başında Stephen King geliyor. 2002’de, ‘kariyerinin zirvesinde’ yazmayı bıraktığını duyuran yazar, sonrasında 17 kitap kaleme aldı. Alice Munro, 2006’da emeklilik işareti verdikten sonra bir öykü kitabı yayımladı ve Nobel kazandı. Amerikalı yazar Anne Tyler ise 2013’te “Yeni bir kitap yayımlamak istemiyorum.” dedikten sonra Vinegar Girl kitabını yazdı; eser 2015 Man Booker ödülünün kısa aday listesine girdi. Emeklilik tartışmasını asıl ateşleyen ise Philip Roth’tur. Amerikalı yazar, 2013’teki bir söyleşisinde, edebiyattan emekli olduğunu ve yazmayı bıraktığını söylemişti. Bilgisayarının kenarına iliştirdiği ve her sabah bakıp güç aldığı küçük bir nottan bahsediyordu Roth: “Yazmakla mücadele sona erdi.” Roth, sözünü tutarak henüz yeni bir eser yayımlamadı fakat çekmecesinde tıpkı Salinger gibi kitaplar biriktirdiği kesin.Annie Proulx

‘AVUCUNDAKİ CAN KUŞU…’

Gabriel García Márquez de 2006’da verdiği bir söyleşide emeklilik kararını açıklamıştı: “2005 yılını izin yılı olarak kullandım. Bilgisayar başına oturmadım. Tek satır bile yazmadım. Bu hayatımın yazmadan geçen ilk senesi.” Bu kararından sonra eser yayımlamayan yazarı 2014’te kaybettik.

Munro ve King gibi örnekleri düşününce eleştirmenlerin ‘emeklilik’ duyurularına mesafeli olmak gerektiği uyarısına hak vermeliyiz. Salâh Birsel, bu türden durumlar için ‘avucundaki can kuşunu uçurmak’ demişti. Bu da her yazarın göze alacağı bir şey değil. Daha da ötesinde, tüm dünyanın koca bir uğultuya boğulduğu bu zamanlarda, yazarın kelimelerle yapacağı çok iş var!

18 Haziran 2016 Cumartesi

Şiirin ölüp gittiği yok!



Dünyanın en büyük altı yayıncısından biri olan Penguin 1960 ve 1970’li yıllarda Modern Şairler başlıklı yirmi yedi kitaptan oluşan bir şiir dizisi yayımlar. Genel okura çağdaş şiiri tanıtmayı amaçlayan ve bir hayli ilgi gören seride Geoffrey Hill, Edwin Brock, Allen Ginsberg, Gregory Corso ve Lawrence Ferlinghetti gibi isimler vardır. Aralarında Roger McGough, Brian Patten ve Adrian Henri gibi şairlerin bulunduğu The Mersey Sound adlı antoloji ise yarım milyona varan bir satış rakamına ulaşır. 1990’lara gelindiğinde ise Penguin bu seriye ara verir.

Yayınevi hafta içinde Modern Şairler dizisine yeniden başlama kararı aldığını duyurdu. 20 yıldan sonra yeniden modern şairler serisine başlayan yayınevinin bu kararın ardında dünyada şiire olan ilgi yatıyor. Şiir için heyecanlı bir döneme girildiği kesin. Britanya ve Amerika’da bu türe olan ilginin nedeni, yeni nesil genç şairler arasında deneysel şiirin yaygınlaşması ve internet ortamında şiire kendine daha da yer alması bu ilginin nedenini biraz olsa açıklıyor. Şiirin sahneye taşınması, şiir atölyeleri, okumalar ve yazarlık atölyeleri de bu gelişmede büyük bir etken olarak yer edinirken, yayınevi de bu gelişmelere ve ilgiye kayıtsız kalmayarak bu seriye girişmiş, yeniden şiire dönmenin zamanının geldiğine inanan Penguin, genel okura çağdaş şiiri tanıtma amacıyla yeniden yola koyulmuş durumda.

Yeni şairler yeni okurlar

Modern Şairler serisinin her kitabında üç günümüz şairine yer veriliyor. Günümüz şiirinin zenginliğine ve çeşitliliğine dikkat çeken seri okura yeni isimleri keşfetme imkanı sunuyor. Temmuz’da yeni kitaplarını yayımlamaya başlayacak yayınevinin ilk kitabı If I’m Scared We Can’t Win ve antolojide Anne Carson, Sophie Collins ve Emily Berry yer alacak. Serinin ikinci antolojisi Controlled Explosions’da ise Michael Robbins, Patricia Lockwood ve Timothy Thornton’un gibi isimlerin şiirleri boy gösterecek.

Her üç ayda bir yeni bir antoloji yayımlamayı planlayan Penguin, şimdiden 12 kitabın hazırlıklarını tamamlamış gibi. 1960’lardaki serinin oldukça başarılı bir seyir izlediği göz önünde bulundurulursa, bu yeni serinin meraklılarını heyecanlandıracağını söylemek çok da zor değil. Batı’da şiirin ölüp gittiği yok bu modası geçmiş tartışma biz de sıcaklığını korusa da, insanlar okuyor, yazıyor ve üretiyor. Kitapçılarda diğer edebiyat türlerinin şiiri bir kenara itip işgal etme gibi bir gücü de yok. Keats’in dediği gibi “şiirin görünmez kanatları” kendi coşkusunu çoğaltarak her yere yayılıyor.

17 Mayıs 2016 Salı

Huzursuz edici bir dünyanın sınırlarında

23:49 Posted by Musa İğrek , No comments

Savaşın ayrı düşürdüğü hayatlara giderek daha da alışıyoruz. Seneler öncesinde Lübnan’da şimdilerde ise Suriye’de… Güncel sanatın önemli ismi Mona Hatoum da savaş nedeniyle zorunlu bir sürgün yaşayanlardan. İngiltere’nin başkenti Londra’daki Tate Modern’de açılan retrospektif sergisiyle çatışma ve çelişki arasında, sanatseverleri huzursuz eden işlere davet ediyor. Hatoum’un 35 yıllık sanat üretimini bir araya getiren sergide, 1980’lerden bu yana video, yerleştirme, heykel ve kağıt üzerine yapılmış eserler var.

Lübnan’da iç savaşın çıkmasıyla göç etmek zorunda kalan Hatoum, 1975’ten beri Londra’da yaşıyor. Çağdaş sanatın en önemli isimlerinden biri olan Hatoum’un 2012’de İstanbul Arter’de ‘Hâlâ Buradasın’ adlı bir sergisi açılmıştı. Pek çok önemli koleksiyonda ve müzede eserleri yer alan sanatçının Tate Modern’deki retrospektifi izleyenleri arzu ve tiksinti, korku ve hayranlık gibi çelişkili duygularla karşılıyor.
Hatoum’un işleri anlam olarak çok katmanlı. İzleyicinin sanatçının asıl derdini anlamakta zorluk çektiğini söylemek mümkün. İşlerine biraz daha aşina olduktan sonra bu katmanlar bir bir açılıyor. İşlediği temalar ve üretkenliğiyle şiirsel ve muhalif bir dile sahip olan Hatoum’un eserleri çatışma ve çelişki arasında gidip gelmekte. Mekan ile konuşan bir sanatçı Hatoum. Sıradan nesneleri kendi güvenli alanından çıkararak onlara hakkında sıradışı bir düşünme eylemine girişmemizi istiyor. Sanatındaki bu karşıtlıklar başka bir deyişle yıkım ve yeniden inşa etmeler Hatoum ve izleyicisi arasında bir diyaloğa dönüşüyor.

ANNEYLE ‘SÜRGÜN’ SOHBETİ

Hatoum daha çok büyük ölçekli eserleriyle tanınıyor. Ayak bileklerine bağladığı çizme ile Brixton’ın sokaklarında gezerken çektiği ve sergide yer alan video sanatçının önemli eserlerinden biri. Sanatçının annesiyle bir sohbetini kayda aldığı videosu Hatoum’un işlerindeki hikayeci kimliğin özünü ele veriyor. 1988 tarihli bu eseri anne ve kız arasındaki o sıkı ilişkiyi sürgün, yerinden edinme, cinsellik ve savaşın ayırdığı hayatlar teması etrafında dolaşıyor. Üretiminin ilk dönemlerinde bedene odaklanan Hatoum’un işleri video sanatının ayrıksı ve öncü işleri arasında. Süzgeç, peynir ve sebze rendesi gibi sıradan objelere yüklediği anlamlar, huzursuzluk ve acı üzerine odaklanıyor. Sürrealizm ve minimalizme kattığı farklı anlamlar ve karşıtlıklar izleyicileri şaşırtırken, incelikle kurguladığı eserleri ressam Rene Magritte ve felsefeci Michael Foucault gibi isimlerle akrabalık kuruyor.

Seneler sonra yolu Orta Doğu’ya düşen Hatoum, Oslo Anlaşması’nda çizilen ve İsrail ile Filistin arasındaki sınırları gösteren bir harita ile karşılaşır. O da bunu zeytin yağından elde edilmiş sabun kalıplarının üzerine çizer. Sanatçının görüşü, sabun kalıplarına çizdiği bu noktaların tıpkı sınırların kendisi gibi geçici olduğu ve eninde sonunda eriyeceği ve bunların ortadan kalkacağı yönünde. Sergide yer alan bu devasa harita da bu umudun bir göstergesi. Neon ışıklarından yaptığı sıcak nokta adını verdiği dünya küresi sivil ve askeri huzursuzluğa gönderme yaparken, siyah mermer bilyelerden yaptığı kara delikler kaos ve istikrarsızlığa; uzun saçlar kullanarak yaptığı Arap poşusuyla erkek egemenliğine ve kadınlık hallerine işaret ediyor.

Kendisini bir atölye sanatçısı olarak tanımlamıyor Mona Hatoum; farklı durumlarda ve şartlarda çalışmaya alışkın biri. Mekanın kendisine özel ilgi duyan Hatoum “Sanatsal eserler genellikle çatışma ve çelişki ile ilgilidir; bu objenin kendisinde de olabilir.” diyor. Her zaman bir sanatçı olmanın onun açısından en heyecanlı yanının bir sonraki serginin kendisini dünyanın neresine götüreceğini ve ne yapacağımı bilmemek olduğunu söyleyen sanatçı bu belirsizliğin kendisine heyecan verdiğini dile getiriyor. Tate Modern’deki sergi 21 Ağustos’a kadar açık kalacak.

25 Şubat 2016 Perşembe

Kitap adlarında tıkanma yaşanıyor


Bir kitaptan okurun zihninde geriye kalan kitabın ismidir bazen. Metnin adının, hikaye kendisini ve yazarı unutturmaya varan sarsıcı bir gücü vardır zira okur kitabı ilk olarak adıyla karşılaşır ve tanışma başlar… Hem yazar hem de okur cephesinde bu derece önem taşıyan bu ad verme eylemi, sıkıntılıdır. Salah Birsel kitap adlarının fırdır olduğundan ve ele geçirdiğinizi sandığınız anda kaçıp gittiklerinden bahsederken, buna işaret eder. Günümüz yazarlarının bu kovalamacada zorlandıklarını söyleyebiliriz.

Son dönemlerde yayımlanan kitaplar isim sıkıntısı yaşıyor. Yazarlar bu çıkmazdan daha önce yayımlanmış kitapların adlarında ya biraz değişiklik yaparak ya da ünlü bir yazarın kitabından yola çıkarak kurtulmaya çalışıyor. Kimi zamanda birbirinden habersiz aynı adla yayımlanan kitaplar da var. Yeni yayımlanan eserlerdeki isimlerin birbirine benzerliği ve daha önce yayımlanan kitaplardan ödünç alınmaları günümüz edebiyatının yaşadığı isim kıtlığına işaret ediyor.

İspanyol yazar Javier Marías’a yakasındaki Shakespeare rozetinin sırrı sorulduğunda “Yazar olarak ünümün bir kısmı onun sayesinde gerçekleşti. Altı-yedi kitabının adını ondan ödünç aldım.” Marías’ın İngilizcede yeni yayımlanan kitabı “Thus Bad Begins” de Hamlet’ten alınma. Aslında Shakespeare’in eserleri pek çok ünlü yazarın kitabına ilhamdır. Edith Wharton’ın “The Glimpses of the Moon”, David Foster Wallace’ın “Infinite Jest” romanları ve Agatha Christie’nin pek çok kitabı… Julian Barnes’ın yeni yayımlanan kitabı “The Noise of Time” ise Rus şair ve denemeci Osip Mandelstam’ın ( 1891 – 1938) İngilizceye 1965’te çevrilen aynı adlı hatıralarından alıyor. Geçtiğimiz hafta dünyaya veda eden Harper Lee’nin son romanı “Go Set a Watchman” ise İncil’de geçiyor. Kimi eleştirmenler özellikle 'usta' yazarların kendinden önce yazılmış eserlerden kendi metinlerine isim vermeyi, edebi bir bağlantı kurma çabası olarak görüyor.

Para getiren isim benzerlikleri
Kitabın adının satışta önemli bir etken olduğu açık. Bunun farkında olan yazar ve yayıncılar okuru kendilerine çekmek için uzun bir uğraş sarfeder. Kimi ‘kurnaz’ yazarlar daha önce çok satan kitapların popülerliğinden faydalanmak için ona benzer isimler koyuyor veya kitabın isimleri bir şekilde benzeşiyor. Stephen King 2013’te yayımladığı Joyland adlı bir romanı da bu türden bir vakadır. Kitabın raflarda yerini almasının ardından, Emily Schultz’un 2006’da aynı adla yayımladığı e-kitabın satış rakamları bir anda artar zira okurlar King’in romanı zannederek Schultz’un kitabını satın alır. Genç yazar bu benzerlikten dolayı yüklü miktarda para kazanır.

Paula Hawkins’in dünyada en çok satan kitaplar arasında olan ve Türkçede ‘Trendeki Kız' adlı polisiye-gerilim romanı, aynı anda bir başka yazara da para kazandırdı. A. J. Waines'in ‘Trende Bir Kız' adıyla yayımladığı kitabı Hawkins'in romanı ile karıştıran pek çok okur oldu. Amazon'da kitap hakkında yapılan yorumlar karıştı ve “Hiç olmadığı kadar fazla para kazanıyorum.” diyen Waines'in romanı 30 binlik satış rakamına ulaştı.

Metnin temel taşlarından biri olan ismi, onu diğerlerinden ayıran önemli bir işarettir. Günümüz edebiyatının yaşadığı bu isim benzerliği kitaba ad vermede zorlanan yazarları ve gittikçe birbirine benzeyen kitapları işaret ediyor. Piyasada sahafta gördüğü bir kitaptan, televizyon kanallarında çokça izlenen bir diziden ya da bir şiirden ilham alanlar da söz konusu. Kitap adlarınının telif haklarına dahil olmaması, bu ‘ilham’ın sebeplerinden biri olarak da görülebilir. Ünlü yazarların kurduğu edebi akrabalık bir yana popüler yazarlarında satış gibi kaygıları ön plana çıkabiliyor. Bu süreçte yazarın ve yayıncının kendine çıkaracağı pek çok pay var. Metni tamamlayan bir unsur olan kitabın adını klasiklerden cımbızlamak veya daha önce yayımlanmış bir eserden alınmış olması ve benzerliği elbette yazarın tercihi fakat okurun elbettebunu sorgulamaya hakkı var.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
25 Şubat 2016

http://www.zaman.com.tr/kultur_kitap-adlarinda-tikanma-yasaniyor_2350892.html


9 Şubat 2016 Salı

Klasiklerin sözcükleri uçup giderse...


Her yazarın noktalama işaretleriyle gizli bir ilişkisinden söz edilebilir. Metnin dokusunu ele veren bu irili ufaklı işaretlerin az ya da çok kullanılması eleştiri konusu olabilir. Edebiyat tarihinde yazarların noktalama işaretleriyle olan ilişkisine dair pek çok örnek var. Saramago, noktalama işaretlerini trafik işaretlerine benzetirken, onların çokluğunun ‘yolculukta' dikkati dağıtma gücü olduğundan bahseder. Proust'un o benzersiz kitabı Kayıp Zamanın İzinde ise yazarın noktalama seçiminden dolayı kimi yayınevleri tarafından geri çevrilir.

KLASİKLERİN GÖRSEL HARİTASI


Beckett ise farklı bir yerde durur. Türkçede Acaba Nasıl? adıyla yayımlanan 152 sayfalık kitabında büyük harf ve noktalama işareti kullanmaz. Roman paragraflar halinde ilerler. Yusuf Atılgan da ilk iki romanında bu işaretleri göz ardı eder. Faulkner, Ses ve Öfke'de kimi paragraflarda, uzun cümlelere rağmen noktadan başka bir işaret kullanmaz.

 
Noktalama işaretlerinin her yazara göre konumu farklıdır. Sadece bu açıdan bakıldığında ortaya oldukça şaşırtıcı görsel bir okuma çıkıyor. Amerikalı genç tasarımcı Nicholas Rougeux, dünya edebiyatının klasiklerinden kelimeleri çıkarıp kitapta kullanılan noktalama işaretlerini gösteren posterler (70*100 cm) tasarladı. Rougeux'un noktalama işaretlerini çıkardığı kitaplar arasında Ulysses (James Joyce); Tom Sawyer'in Maceraları (Mark Twain), Alice Harikalar Diyarında (Lewis Carroll); Aşk ve Gurur (Jane Austen); Moby Dick (Herman Melville) ve Bir Yılbaşı Öyküsü (Charles Dickens) var. Kelimeler Arasında (Between the Words) adını verdiği poster serisi; nokta, virgül, noktalı virgül, ünlem, kısa çizgi gibi noktalama işaretlerine birer övgü niteliğinde. Her poster, yazarın noktalama işaretleriyle kurduğu o derin ve gizli ilişkinin görsel halini sunarken, metnin bu işaretlerle nasıl inşa edildiğini ortaya çıkarıyor.

Rougeux, hazırladığı bu posterleri www.c82.net adlı internet sitesinde paylaşıyor. Çeşitli programlar sayesinde kitaptaki sözcükleri, noktalama işaretlerinden ayıran Rougeux, posterleri, daha sonra elde ettiği bu işaret yığınlarını içeriden dışarıya doğru akan bir daire şeklinde yan yana sıralayarak tasarlamış. Posterlerde virgül ve tırnak işaretinin çokluğu dikkat çekiyor. Noktalama işaretlerinin bu klasik metinlerde nasıl kullanıldığı ve yazarın bu işaretlerle kişisel ilişkisi, metne görsel okuma imkanı sağlıyor.



Noktalama işaretlerinin sıklığı yahut azlığı, yazarın dili kullanma biçimi ve metni inşa etmesiyle ilgili. Kişisel zevki ortaya çıkaran bu kullanım, yazar için hayati önem taşıyabilir. Truman Capote bunlardan biri. “Ben bir öykünün bozuk bir ritimden – özellikle de öykünün sonuna doğru olursa – veya paragraf kurarken bir yanlışlıktan, hatta yanlış noktalama işaretleri yüzünden mahvolabileceğine inanıyorum.”


METNİN RİTMİNİ KORUYAN İŞARETLER
Rougeux'un, edebi metinlere bakışımızı değiştirebilecek bu posterleri, noktalama işaretlerinin armağan ettiği ritm ve ahenkle, sözcüklerle olan ilişkimizi nasıl kurduğumuzu da gösteriyor. Hem okur hem de yazar noktalama işaretlerinden bir beklenti içindedir. Moby Dick posteri bu anlamda önemli bir örnek. Her ne kadar yazar kitabını bitirmenin vaktinin geldiğine zor karar verse de her metin bir yerde noktalanmak zorunda. Belki bu yüzden noktanın en sevilen işaret olduğu söylenebilir. Manguel'in ‘nokta'ya övgüler dizdiği metninde dediği gibi “O olmasa, genç Werther'in acılarının sonu gelmez ve Hobbit'in seyahatleri de tamamlanmazdı.”

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
9 Şubat 2016

6 Şubat 2016 Cumartesi

İstanbul'a gelecek Zero'nun kurucusu Heinz Mack'ın atölyesinde


Almanya'nın yaşayan en önemli sanatçılarından ressam ve heykeltıraş Heinz Mack (1931), Sabancı Müzesi'ne konuk oluyor. Mack, II. Dünya Savaşı sonrasında Almanya'daki Nazi karanlığını ve kasvetli ortamı dağıtmak üzere ortaya çıkan ve bütün kalıpları kıran “Zero” (Sıfır) akımının Otto Piene ile kurucusu. Alman modernist akımının bu önemli ustasının eserleri yakın zamanda Sabancı'daki ZERO sergisindeydi. 18 Şubat'ta açılacak ‘MACK. Sadece Işık ve Renk' adlı sergiyle, sanatçının 60 yıllık sanat üretiminden heykeller, ışıklı sütunlar ve rölyefler sunulacak. Son nesil klasik Avrupa sanatçılarından biri olan Mack'ın Almanya'nın Düsseldorf kentindeki atölyesini, sergi öncesinde bir grup gazeteciyle gezdik.

Düsseldorf'a vardıktan sonra ilk durak Mack'ın eserlerini sakladığı, sanayi bölgesindeki deposu oldu. Sanatçı bizi kapıda karşılarken, ilerlemiş yaşına rağmen enerjisi ve hayat dolu olması göze çarpıyor. Günlerdir soğuk ve yağmurlu havanın etkisinde olan Düsseldorf, güneşli bir güne başlamıştı. Bahçedeki heykelleri işaret edip, “Bakın hava güneşli olunca eserler böyle ışıklanıyor.” diye heyecanla konuşuyor. Heykellerinde, demir, kum, tahta, cam ve seramik gibi çeşitli materyaller kullanan Mack ışığa olan tutkusuyla biliniyor. Atölyesindeki yüzlerce eser bu ışık dilini hep birlikte konuşuyor.

Hemen atölye turuna başlayan Mack, paketlenmek ve müştelerine gönderilmek üzere malzemelerini depoda biriktiren bir fabrikayı andıran kocaman iki atölyesiyle herkesi şaşırtıyor. Bu depoların elektriğinden ısıtmasına kadar her şeyiyle ilgilenen Mack, gözü gibi baktığı eserlerinin sayısını kendisi bile hesaplamakta zorlanıyor. Sanatçının bu düzeninin ardında her ikisi de sanat tarihçisi olan karısı Ute ve kızı Marie-Valeria yer alıyor. Mack'in, piyasada çokça görülen ve eleştirilen asistanlar ordusuyla çalışan (Anish Kapoor, Damien Hirst ve Antony Gormley) gibi isimlerden uzak bir sanat pratiği var. Depo gezisinin ardından ikinci durak, Mack ile 17. yüzyıldan kalma hem atölye hem de ev olarak kullandığı alçakgönüllü çiftlik evi oluyor. Bahçedeki heykeller ve kendi tasarladığı atölyesini göstererek, “Buradaki heykelleri, tabloları hep kendi ellerimle yaptım, ben elleriyle çalışan bir sanatçıyım.” diyor.

‘Sanat zulme ve acımasızlığa karşı bir sestir'
Doğu ile Batı kültürlerinden beslenen ve İslam sanatlarına ilgisini sık sık dile getiren Mack, bu atölye turundan sonra bir basın toplantısı düzenledi. Mack'ın sanatçı, felsefeci kimliğiyle gazetecilere söyleyecek çok şeyi var. İstanbul'daki sergi için çok heyecanlı olduğu her halinden belli. Doğu-Batı buluşmasına önem veren Mack, “Eserlerimde ideoloji yok. Kendi bireyselliğimi derinlerde tecrübe ediyorum.” diyor. Gölge ve ışığa önem verdiğini belirten Mack, “Her materyalin kendi dili var, onu öğrenmek lazım” diye de öğütlüyor. Sanatçı ve ideoloji ilişkisine değinen Mack, “Sanatçı politik olanla yakınlık kurduğunda özgürlüğü elinden alınır. Bu tarih boyunca öyle olmuştur. Ben özgür bir sanatçıyım, hiçbir politik güç bana ne yapmam gerektiğini söyleyemez. Bu yüzden kendi eserlerimle Türkiye'deki sanatçılar üzerinde bir etki veya ilham kaynağı olabilme temennisi içindeyim.”diyor.

Nazan Ölçer'in deyişiyle bilge bir sanatçı olan Mack, sanat piyasasının maymunu değil. Hatta kimi zaman piyasadan kendi eserlerini satın alacak kadar da işlerine düşkün. Ticari beklentinin yüksek olduğu bir dönemde sanatçının özgürlüğüne sıklıkla işaret ediyor. Bir sanatçı olarak umudunu asla yitirmediğini dile getiren Mack, “Matisse, karısını ve kızını elinden alan Nazi döneminde bile resmi bırakmadı çünkü sanat zulme ve acımasızlığa karşı bir sestir.”şeklinde konuşuyor.

İstanbul'a gelecek eserlerin seçiminde çok az müdahalesi olduğunu söyleyen Mack, kendi sergisinin İstanbul'da ziyaretçisi olacağını söylüyor. Küratörlüğünü S. Ü. Sakıp Sabancı Müzesi Müdürü Dr. Nazan Ölçer ile Royal Academy of Arts Londra eski Sergiler Direktörü ve sanat tarihçisi Sir Norman Rosenthal'in üstlendiği sergi Tahincioğlu Holding katkılarıyla 17 Temmuz'a kadar görülebilecek.

Musa İğrek, Düsseldorf
Zaman Gazetesi
6 Şubat 2016


3 Şubat 2016 Çarşamba

Yeni bir yazma tekniği: Metot yazarlığı



İngiliz yazar ve senarist Thomas W. Hodgkinson, son kitabı Bir Avcının Anıları'nın (Memoirs of a Stalker) kahramanı, eski eşinin evine gizlice girer ve üç ay boyunca orada bir dolapta yaşar. Derin bir aşk hikâyesi, kırgınlıklar, acılar vardır romanda. Hodgkinson, ana karakterin neler yaşadığını anlatabilmek için romanı evinin dolabında yazar. Tabii alan kısıtlı, bilgisayar kullanmak mümkün değil. Metni cep telefonuyla kaleme alır. 

Kahramanını daha iyi anlamak için romanını dolapta yazarak, bir zihin okuması gerçekleştiren Hodgkinson, bu yazma tekniğine metot yazarlığı (method writing) adını verir. Yazar, oyuncuların, rolüne büründükleri karakterin kendisi olabilmek için yaptığı hazırlık olarak adlandırılan ‘metot oyunculuğu'ndan esinlenir.

Rus oyuncu, yönetmen Konstantin Stanislavski'nin (1863-1938) ortaya attığı ve karakteri aktörün bir parçası haline getirmeyi amaçlayan metot oyunculuğu, oyuncuyu gerçek hayatında o karakteri yaşamasına kadar uzanır. Al Pacino, Dustin Hoffman ve Robert de Niro gibi isimler bu tekniğin ustaları arasında sayılır. Bir nevi Shakespeare gibi yazdığı metni canlandırabilen bir ustalık. Hodgkinson'ın geçen hafta tanıtımını yaptığı metot yazarlığı yeni bir yazma tekniği olarak kendine yol bulmaya çalışıyor. 

KAHRAMANINI YAŞAYAN YAZAR
BBC Radyo 4'te projesini tanıtan yazar, www.theactofwriting.co.uk adlı site ile bu yeni yazma metodunda, yazarlara farklı teknikler kullanmayı önerirken, metot yazarlığının tıpkı metot oyunculuğu gibi başarılı bir yöntem olabileceğini düşünüyor. Hodgkinson, bu tekniğin roman yazmak için tek geçerli yol olmadığını da dile getiriyor. Fakat yazarların bu yeni yazma metoduna karşı kayıtsız kalmaması gerektiğine inanıyor. Mart ayında Londra'da derslere başlayacak Hodgkinson ve arkadaşları metot yazarlığını yaymayı amaçlıyor.

Radyodaki programda, bu tekniğin yazarların sürekli yaptığı bir uğraş olduğunu dile getiren Prof. Sarah Churchwell, romancının kahramanını tam anlamıyla resmetmek için kitabı yazma aşamasında onun kimliğine büründüğünü, o karakteri yaşadığını aktarıyor. Romancının yazdığı karakterin içinde yaşadığını belirten Churchwell, yazma eyleminin bunun üzerine kurulduğunu hatırlatıyor. Churchwell bu tekniğin kurmaca ve kurmaca olmayan metinler üreten yazar için alternatif bir yazma tekniği olabileceğini düşünüyor.

Metot yazarlığı karakteri inşa ederken alternatif bir yol olarak görülebilir. Kurmacada karakter metnin ana damarını oluştururken, kitabın kahramanını geliştirecek bu tür teknikler elbette değerli. Fakat kimi yazarlık atölyelerinde de bir yazma tekniği olarak ele alınan bu yöntem önümüzdeki günlerde daha da konuşulacak.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
3 Şubat 2016

2 Şubat 2016 Salı

İngilizler ‘Masumiyet' gezmesinde



Orhan Pamuk'un, ‘kendimi en yakın hissettiğim romancı' dediği Ahmet Hamdi Tanpınar'ın, eşya ile ilişkisi biraz karmaşık ve derin. Abdullah Efendi'nin Rüyaları'ndaki, eşyaya karşı bu büyülenmenin izleri sarsıcıdır: “Eşyanın sükûneti, değişmez manzarası onun için hayatta bir teselli ve zevk kaynağı idi. Bir insan, en yakınımız bile, çarçabuk değişebilirdi. Fakat eşya, dalgın ve daüssılalı uykularında hep aynı kalırlardı. Bir saksının, bir sedirin, bir masanın, bir duvar veya kapının değişmesi imkânsızdı. Eşyanın açık dost, her zaman için güvenilir çehreleri!…”

Orhan Pamuk'un eserlerinde, Tanpınar'ın eşya ile kurduğu irtibattan izler öne çıkar. 2011'de İstanbul'da açtığı ve ilhamını aynı adlı romanından alan Masumiyet Müzesi bu ilişkinin en büyük alametidir. Kitabın 83 bölümüne tekabül eden 83 vitrin ve kutuda, romanda anlatılan kahramanların kullandığı eşya ve biriktirdikleri sergilenirken, İstanbul üzerine pek çok malzeme yer alır. Romanın kahramanı Kemal'in Füsun için kurduğu müzeyi, Çukurcuma'da açan Pamuk'un koleksiyonundan 13 vitrin geçen hafta İngiltere'nin başkenti Londra'ya taşındı. Tarihi Somerset House'un ihtişamlı binasında, iki galeriye yerleştirilen sergi, İngiliz yönetmen Grant Gee'nin prömiyeri 2015 Venedik Film Festivali'nde yapılan Innocence of Memories (Anıların Masumiyeti) adlı filminden kesitlerle başlıyor. Serginin en önemli bölümü ise Pamuk'un roman taslaklarının yer aldığı kısım. Londra'daki sanatseverler ve edebiyat meraklılarının ilgi gösterdiği sergi, müzedeki eserlerin ilk yurtdışı seyahati.



Pamuk'un vitrinleri ve kutuları, Amerikalı sanatçı Joseph Cornell'in (1903-1972) bir düş atölyesini andıran kutularına benziyor, -bu sayfanın okurları Londra'da 35 yıl aradan sonra açılan Cornell sergisiyle ilgili değerlendirmeyi hatırlayacaktır.- Sergideki roman taslaklarından da, kurduğu müzenin ilham kaynaklarından biri olarak Cornell'den bahsettiğini görmek mümkün. Pamuk, bir müze ve kitap fikrinin ayrı tutulmaması gerektiği üzerinde sık sık dururken, biraz da gelecek eleştirilere cevap veriyor. Bunun yanı sıra müze için “Eşyalara yoğunlaşmamın, onlar üzerinden bir hikâye anlatmanın, kahramanlarımı, Batı romanlarının kahramanlarından daha farklı, daha İstanbullu ve daha gerçek kılacağını seziyordum.” demişti.



‘PAMUK'UN NOSTALJİSİNDE KENDİMİ BULDUM'


İstanbul'daki gündelik hayat üzerine pek çok detayı barındıran 13 vitrin, Londra'da büyük ilgi çekiyor. Sergiyi gezerken bir yandan da etrafımdaki ziyaretçilerin konuşmalarına kulak verdim. Sorular sorup kısa cevaplar aldım. Çinli öğrenciler, yazarın Çinceye çevrilen kitaplarından haberdar oldukları için yollarını buraya düşürmüş. Roman taslaklarını titizlikle incelerken, Türkçe elyazmalarından anlayabilecekleri kelimeler bulmaya çalışan öğrencilerin imdadına, yazarla yönetmen Gee'nin yaptığı bir söyleşi yetişiyor.Nobel ödülü almasına rağmen Pamuk'un ismini daha önce duymadığını aktaran Diana Smith, edebiyat ile sanatın bu yakınlığından duyduğu memnuniyeti dile getiriyor. Royal Akademi'de açılan Cornell sergisini de gezen Peter Douglas isimli ziyaretçi ise iki isim arasındaki yakınlığa dikkat çekerek, “Bana ait bir kültürden olmamasına rağmen, Orhan Pamuk'un oluşturduğu nostaljide kendimi bulmak önemli bir tecrübe oldu.” derken, romanın taslaklarından yakaladığı Cornell ismini işaret ediyor.

Sergide yer alan saatler, kartpostallar, aynalar, fotoğraflar, oyuncaklar ve benzeri irili ufaklı nesne bir zamanların İstanbul hayatının izlerini alıp Londra'ya getirmiş gibi. Pamuk'un müze fikri ve eserlerindeki sıkça görülen eşya tutkusu, Tanpınar'ın şikayet ettiği, Türk romancılarının çevrelerindeki eşyayı görme ve anlatma konusundaki isteksizliğine bir cevap niteliğinde değerlendirilebilir. Elif Şafak'ın dediği gibi, İstanbul'un ruhuna açılan bir pencere olan sergi, 3 Nisan'a kadar görülebilir.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
2 Şubat 2016


31 Ocak 2016 Pazar

Damien Hirst, Londra'nın Tophanesi'ne sanat galerisi açarsa...


Damien Hirst'ün ismi anıldığında, biraz huzursuzluk baş gösterir. Katlanan servetine karşılık, atölyesini onlarca kişinin çalıştığı bir üretim merkezine döndürmesi ve onlara verdiği düşük ücretler de eklenince Hirst, son yıllarda ‘girişimcilik' yönünden dolayı epey düşman kazandı. Hirst, sanat tarihine katkısı (özellikle kariyerinin ilk yıllarındaki öncü işleri) ve piyasada oluşturduğu dengelerle gündemde olan bir isim.
Üç bin esere sahip olan sanatçı, bunları sergilemek için senelerdir çabalıyordu. Hayalini kurduğu galeriyi, geçtiğimiz ekim ayında İngiltere'nin başkenti Londra'da açtı. Vauxhall'da, tren raylarının hemen kenarında, sosyal konutların kuşattığı bir mekana kurulan Newport Street Gallery, sanatseverlerin uğrak mekanlarından biri haline dönüşüyor. Geniş sergileme alanı ve aydınlık havasıyla dikkat çeken gaeriyi, tasarladığı sanat mekanlarıyla tanınan mimar Caruso St John inşa etmiş.
Sosyal konutların arasında bir galeri
Newport Street Gallery, Hirst'ün işlerindeki o ayrıksı ve renkliliğe karşılık oldukça sade. İki katlı binanın üç noktasındaki merdivenler için proje ekibi kafa yormuş. Bireysel ve grup sergilerin olacağı galeriye girişler ücretsiz. Bu, mekanı daha da cazibeli kılıyor. Galeride bir de pharmacy-2 adlı restoran ise yakın zamanda kapılarını açacak. Gentrifikasyon başka deyişle soylulaştırma, (tıpkı Tophane'de seneler önce yaşanan galeriler vakasında olduğu gibi) korkusu da yavaş yavaş gündeme geliyor, zira bu sanat galerisinin mahalleye getirdikleri kadar buradan alacağı pek çok şey var. Hirst'ün galerisi için seçtiği bölgedeki binaların ve işyerlerinin değeri çoktan artmış durumda. Taşımacılık ve depo faaliyeti yapan pek çok küçük işyeri Galeri'nin getireceği bu dönüşümün farkında.
Savaş karşıtı bir ressam 
John Hoyland, 28.2.71
Newport Street Gallery'nin ilk sergisi, sanatçının kendi deyişiyle Britanya'nın en iyi soyut ressamı John Hoyland'ın (1934-2011) eserlerinden bir seçki. Küratör kimliğiyle galerinin başında yerini alan Hirst, koleksiyonundaki Hoyland eserlerinden derlediği sergiyle bu usta sanatçının dünyasına davet ediyor izleyiciyi.
Geometrik şekillerin egemen olduğu bir dile sahip olan Hoyland'ın sergide, Hirst'ün koleksiyonundan, 1964-1982 yılları arasında ürettiği işleri var. Sheffield'da sanat eğitimi alan Hoyland, yolunu daha sonra Londra'ya, Paris'e ve New York'a düşürür. Birçok savaş gören sanatçı, soyut sanatın o sınırsız alanına sığınarak, dilden ve coğrafyadan uzak bir üretim gerçekleştirir. Akrilik boya kullanan sanatçı tablolarında oluşturduğu ince yüzeyle, mavi, kırmızı, yeşil ve sarı rengin hakim olduğu resim dili kurar. Eserlerindeki soyut dili kavramanın zorluğu bir süre sonra sanatseveri, sunduğu canlı ve hareketli bir atmosferle içine çekiyor. Sergideki, 2.1.66 ve 2.10.80 gibi resimler bu güçlü dili temsil ediyor. 
John Hoyland, New Year's Day
Hoyland, söyleşilerinde Irak ve Lübnan'daki savaşa ve zulme karşı mağdurların yanında durduğunu dile getirir. Kendi kuşağının Amerikan temsilcileri Mark Rothko'nun Avrupa'daki karşılığı olarak görülen Hoyland, ciddi resme ve ciddi edebiyata olan merakını sıklıkla aktarır. Yoğun imgelere sığınan sanatçının Galeri'nin son bölümündeki pembe ağırlıklı tablolarında bir yama gibi duran geometrik figürler sanatçının farklı dokulara merakını gösteriyor. Galerinin içindeki altı sergi salonuna yerleştirilen Hoyland'ın eserleri 3 Nisan 2016'ya kadar görülebilir.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
31 Ocak 2016

20 Ocak 2016 Çarşamba

Popüler tarihi erkekler yazıyor

13:05 Posted by Musa İğrek No comments

‘Tarihi sevdiren Kitaplar' olarak değerlendirilen Popüler tarihkurmacaları, yayınevlerinin ve okurların ilgi gösterdiği bir tür. Kullandıkları dil ile kolay okunan bu kitaplar, çok satan listelerinde de yer buluyor. Online dergi Slate'te yayımlanan bir araştırma, popüler tarih kitaplarının yüzde 75'inin erkekler tarafından yazıldığını gösteriyor. Amerika'da geçtiğimiz yıl yayımlanan 614 kitabın yüzde 75,8'ini erkek Yazarlar kaleme almış. Bu kitapların yüzde 21'ini oluşturan biyografilerin ise yüzde 71'inin kahramanı, yüzde 87'sinin ise yazarı erkek.

Slate, araştırmanın sonuçlarını yazarlar, editörler ve yayıncılar ile paylaşarak onların da fikirlerine yer vermiş. Britanya Tarihçi Yazarlar Birliği Başkanı Imogen Robertson kadın, tarihçilerin bir sorumluluk fikriyle, hemcinsleri olan politik figürlerin daha çok tanınması için kitaplar ürettiğine dikkat çekerken, bu tutumun kadın yazarların erkekler üzerine yazmak istemediği veya yayıncıların bunları basmayı reddettikleri şeklinde okumanın yanlış olacağını düşünüyor. Robertson'un genç kadın tarihçilere önerisi ise savaştan öte unutulmuş bir kadın figür üzerine yoğunlaşmaları, zira bu ilgi kadın tarihçilere ‘kendilerine karşı oluşan yargıyı kırmaya vesile olacaktır'.

50 tarih romanından 4'ü kadın yazarlara ait
İngiliz tarihçi Alex von Tunzelmann, ciddi tarih kitaplarının erkekler tarafından yazıldığı kanısının yaygın olduğunu dile getirirken, tarihçi Ann M. Little, bu kitapların modern bir öznellik anlayışının göstergesi olmakla birlikte, tarihi kendi istedikleri gibi eğip bükme olarak da algılanabileceğini aktarıyor. Britanya'da tarihçi yazarların ajanlığını yapan Clare Alexander, kurmaca olmayan tarih kitaplarının büyük çoğunlukla erkekler tarafından yazıldığını ve yayımlanan kitapların editörlüğünün ve eleştirisinin de yine erkek yazarlar tarafından yapıldığını belirtiyor. Alexander, tarihi kurmacada İngiliz yazar Hillary Mantel'in bir rönesans habercisi olduğunu söylüyor. Türkçede de bir okur kitlesi olan Mantel dışında, Doris Kearns Goodwin, Stacy Schiff, Drew Gilpin Faust, Karen Armstrong, ve Pauline Maier gibi popüler tarih yazarlığı yapan ünlü kadın yazarların varlığından da söz etmek lazım. Geçtiğimiz yıl Britanya'da en çok satan elli tarih kitabı arasında sadece dört kadın yazar yer alıyordu: Mary Beard, Caroline Moorehead, Julie Summers ve Selina Todd.

YAZARIN KADINI-ERKEĞİ OLMAZ
Savaş ve politika kitaplarınının erkeklerin egemenliğinde yoluna devam ettiği yayıncılık dünyasında hakim olan bir anlayış. Popüler tarihin içinde barındırdığı merak, kimi zaman resmî tarihin pek de alakadar olmadığı detayları aktarmada yardımcı olur. Tarih romancısında belge kaygısı olmadığı için dilindeki esneklik ve takındığı subjektif bakış metnini cazip kılar. Fakat her ne kadar kurmacanın sınırları içerisinde ilerlese de tarihsel gerçeklikle bağını koparmayan kitaplar daha değerli kabul ediliyor. Devlet başkanları ve güçlü politik isimlerin halkın gözünde büyük bir yer edindiğini bilen yazarlar bu kişilerin üzerine yoğunlaşarak okurun ilgisini çekmeyi amaçlıyor.

Türkiye'deki tablo Amerika ve İngiltere'dekinden farklı değil. Ülkemizde akademik dünyanın biraz burun kıvırdığı tarihî romanlar Batı'da ünlü tarihçi akademisyenlerin eliyle yürüyor. İlber Ortaylı'nın deyişiyle popüler tarih halkla daha kolay temas kurabiliyor, fakat hem dünyada hem de Türkiye'de bu tür yayıncılığın sadece erkek egemenliğinde sürmesi ve kadın yazarların gölgede kalması çok da arzu edilen bir durum olmasa gerek. Daha ötesinde Tomris Uyar'ın dediği gibi “Yazarın kadını-erkeği yoktur (…) Yazarın tek kimliği vardır: O da yazarlıktır.”

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
20 Ocak 2016


12 Ocak 2016 Salı

Nobel, ıskaladığı yazarları açıkladı

2010'da Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan Mario Vargas Llosa, bir söyleşisinde şöyle demişti: “Nobel komitesi Borges ve Nabokov gibi Yazarları ödüllendirmemekte hata etti fakat ödülü hak eden Dario Fo ve García Márquez gibi isimleri de unutmadı.” Nobel Edebiyat Ödülü komitesi, kural gereği 50 yıl boyunca aday listesindeki isimleri açıklamıyor. Her yıl ocak ayında ise arşivini açıyor. Komite, geçtiğimiz hafta 1965 yılının adaylarını açıkladı. 1965'teki 90 kişilik listede Louis Aragon, E.M. Foster, W.D. Auden, Samuel Beckett, Jorge Louis Borges, Vladimir Nabokov, Georges Simenon, Lawrence Durrell, Max Frisch, Jukio Mishima, Ezra Pound, Pablo Neruda, Henri Troyat ve Marguerite Yourcenar gibi isimler vardı.

1965 Nobel Edebiyat Ödülü, o yıl Rus yazar Mikhail Sholokhov'a verilir. Listedeki yazarlardan Samuel Josef Agnon ve Nelly Sachs 1966'da, Miguel Ángel Asturias Rosales 1967'de, Samuel Beckett 1969'da, Pablo Neruda 1971'de ve Heinrich Böll ise 1972'de ödülü kazanır. Fakat listeden Nabokov, Borges, Ezra Pound, Marguerite Yourcenar, Lawrence Durrell ve W.D. Auden gibi isimler bu ödüle hayatları boyunca değer görülmez.

Nabokov çeşitli yıllarda ödüle aday gösterilir. 1963'te Amerikalı Profesör Robert M. Adams; 1964'te İngiliz Profesör Elizabeth Hall ve 1965'te Andrew J. Chiappe yazarı listeye koyar. Fakat yine olmaz. Borges ise ödülün verildiği ülkede profesör olan Henry Olsson tarafından 1962-63 ve 64 yıllarında üç kez, 1956'da ise Fransız Prof. René Etiemble onu aday göstermesine rağmen ödülü hiçbir zaman kazanamaz. İrlandalı yazar Colm Tóibín, ödülü kazanma ihtimalinin Borges için büyük bir işkenceye dönüştüğünü şöyle aktarıyor: “Her yıl ödülün açıklanacağı gün gazeteciler yazarın evinin önünde birikirdi. Bu senelerce devam etti ve her defasında Borges'in ödülü kazanmadığını öğrenmesi onu çok mutsuz etti.”

ORHAN PAMUK'UN RAKİPLERİ


2006'a Nobel Ödülü'ne layık görülen Orhan Pamuk'u kimin aday gösterdiğini ve yazarın hangi isimlerle yarıştığını 2057'de öğrenebileceğiz. Fakat Orhan Pamuk'un bir söyleşisinde dikkat çektiği bir nokta tüm Nobel'li yazarların korkusu: “Bazı yazarlar, Nobel'den sonra artık yazamazlar, alışılmış bir durumdur bu. Yaşlandıklarındandır. Yazmak yerine, Nobel'in tadını çıkarmayı tercih ederler belki de. Bende öyle olmadı. Talihliydim.”

Nobel tahminlerinin ve bahis listelerinin Adonis, Haruki Murakami, Joyce Carol Oates ve Philip Roth gibi değişmeyen isimlerinin seneler sonra açılacak arşivlerle, ödüle aday olup olmadıkları görülmüş olacak. Fakat İngiliz yazar Tim Parks'ın dediği gibi Nobel'e gülümseyip geçmek lazım. Hatta kimi yazarları komitenin bir günahı olarak görebiliriz, zira Nabokov ve Borges gibi yazarlar okurun gözünde günümüzde daha saygın.
Nobel Ödülü'ne nasıl karar veriliyor?

Her eylül ayında, Nobel komitesi 31 Ocak'a kadar aday belirlemesi konusunda edebiyat profesörlerine, kurumlara ve daha önce Nobel'i kazanan yazarlara (yaklaşık 600-700) davetiye gönderir. Nisanda 15-20 kişilik bir liste oluşturulur. Mayısta adaylar 5'e düşer. Haziran, temmuz ve ağustos boyunca komite üyeleri aday yazarların kitaplarını okur. Eylülde son karar için masaya oturulur. Ekimde ödüle layık görülen yazar duyurulur. Aralık ayında ise ödül töreni gerçekleştirilir.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
12 Ocak 2016

8 Ocak 2016 Cuma

Türkçenin büyük kayıplar yılı


2015 Türkçenin kayıplar yılı olarak edebiyat tarihine geçti. Yaşar Kemal, Gülten Akın, Tarık Dursun K., Oktay Akbal, Afet Ilgaz, Fikret Otyam, Başar Sabuncu, Sennur Sezer, Çetin Altan gibi pek çok ustayı kaybettik. Ali Çolak’ın tespitiyle, bu bir kuşağın yitip gidişi demek: “Bıraktıkları boşluk tarifsiz, çünkü eksilen sadece bir yazar, bir şair ve düşünür, onların gövdesi değil. Bir tavrı, bir değerler bütününü ve yaşama üslubunu yitiriyoruz. Bir yazarlık biçimi siliniyor gitgide kültür hayatımızdan. Bir daha asla Yaşar Kemal gibi cesur bir ses, Gülten Akın gibi bir incelikler ülkesi, Çetin Altan gibi ödünsüz bir demokrasi savunucusu ile karşılaşmayacağız.”

Cumhuriyet kuşağının ilk kadın yazarlarından biri olan ve 16 Ocak 2015’te yaşamını yitiren Afet Ilgaz (Muhteremoğlu) 2 Ocak 1937’de doğdu. Yazarlığa genç yaşta başladı. Hikâye ve yazıları İstanbul, Yücel, Varlık, Yeditepe ve Türk Dili gibi dergilerde yayımlandı. Rıfat Ilgaz ile evlendi. Kendi deyişiyle, özellikle politik olarak bir “dönüşüm” yaşadı. Yaşamının son yıllarına kadar çeşitli gazetelerde yazdı.

Yılın en büyük kayıplarından biri hiç kuşkusuz Yaşar Kemal’di. 6 Ekim 1923’te Adana’da doğan Yaşar Kemal (Kemal Sadık Göğceli), 28 Şubat 2015’te aramızdan ayrıldı. Şiir, öykü, roman, anı, röportaj, derleme, söyleşi, deneme, oyun, fıkra, makale ve senaryo gibi pek çok edebi türde eserler kaleme aldı. Hep Çukurova’yı anlattığı eserlerinde Türkiye’nin en güçlü kalemlerinden biri olarak tarihe geçti. Peki, romancılığa ne katmıştı? Yaşar Kemal şöyle cevap veriyor: “19. yüzyıl, romancılıkta altın çağdır. 19. yüzyıl romanı, müthiş verdi insan ilişkilerini. Doğayı bile dekor olarak kullandı, ama dehşet kullandı. Yalnız insanoğlunun ilişkileri doğa içinde sıkışmıştı. Oysa ne gökten yağdığı, ne yerden bittiğini gördüğü zaman, insan kendisine başka bir dünya kuruyor. İşte benim vermeye çalıştığım bu!”

Türk sinemasına ve tiyatrosuna birçok oyun, senaryo ve çeviri kazandıran Başar Sabuncu, 17 Haziran 2015’te hayata veda etti. 9 Eylül 1943’te doğan Sabuncu, uzun yıllar TRT’de çalışmış, İlyada, Don Kişot, Goriot Baba gibi eserlerin de aralarında olduğu çeşitli eserleri radyo için oyunlaştırmıştı. Sabuncu’nun Zengin Mutfağı ve Çıplak Vatandaş, Yolcu, Adak, Şalvar Davası, Kupa Kızı, Asılacak Kadın, Namuslu ve Kaldırım Serçesi gibi filmlerde imzası vardı.

Yazar, gazeteci ve ressam Fikret Otyam 9 Ağustos 2015’te yaşamını yitirdi. 19 Aralık 1926’da doğan Otyam, ressam Bedri Rahmi Eyüboğlu’ndan resim dersleri almış, çeşitli gazetelerde çalışmıştı. Daha sonra Topraksızlar adıyla kitaplaştırdığı röportajlarıyla dikkat çekti. Son dönemlerde daha çok resme yöneldi. Anadolu kadınlarına tablolarında yer veren Otyam, geride pek çok söyleşi ve gezi kitabı bıraktı.

Öykücü ve romancı yazarı Tarık Dursun K. (Kakınç) 11 Ağustos 2015’te aramızdan ayrıldı. 84 yıllık hayatı boyunca özgün kitaplar kaleme alan yazar, anlatım gücü ile edebiyatımızda ayrı bir yere sahip. 1967’de Yabanın Adamları ile 1985’te ise Ona Sevdiğimi Söyle ile iki kez Sait Faik Hikâye Armağanı’na layık görüldü. Usta öykücünün şu sözleri kayda değer: “Hikâye, anlatılmayı sevmez, onu sizin anlatı biçiminize bağımlı yapısını da elden bırakmadan yazmak gerekir. Yazarken de biçimlendirmek, yenilemek…”

Türk öykücülüğünün ustası Oktay Akbal da bu yıl aramızdan ayrılan yazarlardan. 28 Ağustos 2015’te vefat eden Akbal, yakın dönemin önemli tanıklarından biriydi. 20 Nisan 1923’te doğan yazar, edebiyatçı bir aileden geliyordu. Çeşitli gazetelerde yazarak yaşamını sürdüren Akbal’ın, şehir hayatına odaklanan öyküleri dikkat çeker. Duru Türkçesi ona 1959’da Berber Aynası ile Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazandırmıştı. Selim İleri’nin deyişiyle, “Edebiyatımızın son büyük İstanbul yazarlarından biriydi.”

Şiirimizin önemli isimlerinden Sennur Sezer ise 7 Ekim 2015’te hayatını kaybetti. 12 Haziran 1943’te doğan şair, edebiyat dünyasında üretkenliği ile biliniyordu. Yazı hayatı boyunca edebiyatımıza önemli katkılarda bulundu. Kimi ansiklopedi ve antolojilerde büyük emeği vardı. Yunus Nadi Şiir Ödülü alan Kirlenmiş Kâğıtlar kitabında şöyle seslenir Sennur Sezer: “Birbirini açıklar mı sözcükler/ Yoksa ışıltısını mı yansıtır/ anlattığının/ Bir sözcük/ verin bana/ sıcaklığını taşısın kanın/ soğuyup pıhtılaşsın/ silinmesin/ anımsatsın.”

Şiirimizin bir başka kaybı ise 4 Kasım 2015’te Gülten Akın oldu. 23 Ocak 1933’te doğan şairin ilk kitabı Rüzgar Saati 1956’da yayımlandı. Avukatlık ve öğretmenlik yapan Akın’ın şiirleri çeşitli dillere çevrildi ve bestelendi. Şair 2004 TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı’nın Onur Yazarı seçildi. 2006 Yunus Emre Şiir Ödülü’nü, 2008 Erdal Öz Edebiyat Ödülü’nü, 2008’de ise Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Sanat Hizmet Ödülü’nü aldı. Akın, geride pek çok unutulmaz dize bıraktı.

Türk basını bu yıl iki önemli ismini yitirdi: Çetin Altan ve Hasan Pulur. Roman ve oyunlarının yanı sıra gazetelerde kaleme aldığı yazılarıyla üretken bir ömür geçiren Altan, 22 Ekim 2015’te vefat etti. Edebiyatçı-köşe yazarı kuşağının önemli temsilcilerinden olan Çetin Altan’ın demokrasiye inancı sonsuzdu. 29 Kasım 2015’te vefat eden ve birçok gazetede köşe yazarı olarak çalışan Hasan Pulur ise 1932 doğumluydu. Pulur, günlük hayata dokunan ve duru Türkçesiyle kaleme aldığı yazılarla, gazetelerde gittikçe azalan bir damarı temsil ediyordu.

2015 edebiyatımızdan usta isimlerin çekildiği bir yıl oldu. Stefan Zweig, Rilke’nin ölümünden sonra şöyle yazmıştı: “Bütün bu üzüntü sırasında tek avuntumuz, bizler onunla yaşadık, diyebilmek.” Evet, biz de Yaşar Kemal, Gülten Akın ve Oktay Akbal gibi ustalarla aynı devirde yaşadık… Tesellimiz bu.

Musa İğrek
Kitap Zamanı
4 Ocak 2016

7 Ocak 2016 Perşembe

Müzelerin sevmediği sanatçı



Hollandalı ressam ve grafik sanatçısı Maurits Cornelis Escher (1898-1972) çok bilinen bir isim olsa da müzeler ve galeriler onu tam anlamıyla kabul etmiş değil. Eserlerinin popüler kültürün bir malzemesi olarak sıklıkla kullanılması ve yüksek sanat-popüler sanat tartışmasını körüklemesi bu mesafeli duruşu biraz açıklıyor. Fakat, Amerika (North Carolina Museum of Art), İtalya (Museo di Santa Caterina) ve İngiltere'de aynı anda açılan üç büyük sergi, Escher'in kabuğunu kırdığını gösteriyor.

Önce İskoçya Ulusal Modern Sanat Galerisi'nde açılan, ardından İngiltere'nin başkenti Londra'daki Dulwich Sanat Galerisi'ne taşınan Escher sergisine şaşırtıcı bir ilgi var. Bu alakayı “İnsanlar Escher'i seviyor, sadece müzeler onu sevmeyen.” diye özetleyen serginin küratörü Patrick Elliott, hiç de haksız değil. Sergide sanatçının 100 kadar baskı, litografi ve gravürü yer alıyor. Tarihsel bir kurguyla ilerleyen sergi, sanatçının büyülü ve mümkün olmayan yapıları arasında fantastik bir yazarın romanında geziniyormuş hissini veriyor. Britanya'da Escher için açılan ilk retrospektif olan sergi, bir grafik sanatçısının keşfedilmeyi bekleyen usta işi eserlerine ve hayal gücünü zorlayan tekniğine işaret ediyor.

Birbirini çizen eller ve sonsuzluğa uzanan merdivenleriyle tanınan Hollandalı ressam ve grafik tasarımcı Maurits Cornelis Escher'e (1898-1972), bugüne kadar ne müzeler ilgi gösterdi ne de sanatçının doğru dürüst bir sergisi açıldı. Ama son bir ayda İngiltere, İtalya ve Amerika'da üç büyük sergi hazırlandı.

Hiçbir akımın peşine düşmedi

20. yüzyılın usta sanatçılarından biri olan Escher, kariyerine mimar olarak başlar, sonra grafiğe merak salar. Gezgin ruhu üretimine büyük katkı sağlar. İspanya'daki Elhamra Sarayı'nı ziyareti de sanat hayatı için önemli bir kırılmadır. Buradaki mozaikler onun sonsuzluk algısını zenginleştirir. Detaya verdiği önem ve teknik yeteneği onu pek çok sanatçıdan ayrı bir yere konumlandırır. Hiçbir akımın peşine düşmeyen ve bir türe kolayca eklemlenemeyecek bir sanatçı olan Escher'in eserleri, sürreal gibi dursa da çalışmalarını bununla tarif etmek güç. Hayatı boyunca 448 litograf ve 2 binin üstünde çizim ve eskiz üreten sanatçı, pek çok kitaba illüstrasyon, duvar halısı ve pul tasarımı gerçekleştirdi. Bu tasarımlarını daha sonra çeşitli kitaplarda ve litografilerde kullanmak üzere baskı kalıplarına uyguladı.

Maurits Cornelis Escher (1898-1972)


Matematikçilerle sıkı dosttu

Maurits Cornelis Escher, on yıl Roma'da yaşar. Faşizmin yükselmesiyle kendini güvende hissetmediğinde ise ülkesine geri dönecektir. Roma'da, kitaplarla dolu bir odası vardır. O ünlü otoportresini de bu odada çizer. Eline dışbükey aynadan bakarak çizdiği bu resim, Londra'daki sergide yer alıyor. Dışbükey ayna kullanımı, Escher'in 1930'lu yıllara ait eserlerinde sık sık kendini gösterir. ‘Metamorfoz' adlı çalışması da Escher'in önemli eserlerinden biridir. Sanatçının devasa bir panel üzerine gerçekleştirdiği dört metre uzunluğundaki bu eser, bir hayli kışkırtıcı. Gerçekliği alış biçimi, kovanının arıya, kuşun balığa dönüşmesi gibi anlatımlarla şaşırtıcı bir hal alıyor. Escher, H.S.M. Coxeter (1907-2003) ve Sir Roger Penrose (1931) gibi matematikçilerle sıkı dostluklar kurmuştur. Bu dostluklar, onun sanat algısını da etkiler. ‘Ascending and Descending' (1960) ve ‘Waterfall' (1961) adlı eserlerindeki mümkün olmayan üçgenler, matematiğe olan ilgisinin meyvesidir. Rolling Stones'un da aralarında bulunduğu pek çok albüm kapağında, film ve dizilerde eserleri kullanılan Escher'in Londra'daki sergisi 17 Ocak'a kadar sürecek. North Carolina Museum of Art'taki sergi de aynı tarihte sona eriyor. İtalya'daki sergi ise 3 Nisan'a kadar açık.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
6 Ocak 2016




29 Aralık 2015 Salı

Çok satanlar listesi renklendi

12:16 Posted by Musa İğrek , No comments

Yılın bitmesine birkaç gün kala, yayın dünyası 2015'in çok satan kitap listelerini yayımlamaya başladı. İyi okurun bu listelere itibar ettiği söylenemez fakat listelerin yılın eğilimlerine ayna tuttuğu kesin. Dünya online kitap satış pazarının büyük kısmını elinde bulunduran Amazon, 2015'in en çok satan kitapları listesini geçtiğimiz hafta yayımladı. Amazon'un listesi şaşırtıcı bir tablo ortaya çıkardı. Yılın en çok satan kitapları listesinde ilk kez boyama kitapları yer alırken, kadın yazarların da başarısı dikkati çekiyor. Yılın en çok satan kitabı İngiliz yazar Paula Hawkins'in ‘tüyler ürperten bir gerilim' diye tanıtılan romanı Trendeki Kız oldu.

2015'in en çok satan kitaplarının ilk dördü kadın yazarlardan oluşurken, ilk yirmilik listede ise dokuz kadın ve on bir erkek yazar yer alıyor. Yetişkinler için boyama kitaplarına olan tüm dünyada yayıncılık endüstrisini bir anda hareketlendirirken, renklere meraklılar boyama kitaplarını bu sayede çok satan kitaplar listesine çıkardı. İskoçyalı çizer Johanna Basford'un Esrarengiz Bahçe adlı yetişkinler için boyama kitabı Mart 2013'ten bu yana dünya çapında 1,5 milyondan fazla satış rakamına ulaştı. Amerika ve Britanya'da çok satan ve Türkçede de geçtiğimiz nisanda yayımlanan kitaba ilgi şaşırtıcı. Basford'un Gizemli Orman adıyla Türkiye'de de yayımlanan kitabının yanı sıra Stres Azaltan Desenler: Yetişkinler İçin Boyama Kitabı (Blue Star) da Amazon'un en çok satan ilk yirmi kitap listesinde. Luckiest Girl Alive adlı ilk kitabıyla ilk yirmide yer alan Jessica Knoll da önemli bir başarı yakaladı.

Amerikalı yazar Harper Lee'nin, yayımlanan tek romanı ‘Bülbülü Öldürmek'ten 55 yıl sonra yayımladığı kitabı edebiyat dünyasında biraz hayal kırıklığına sebep olsa da epey sattı. Geçtiğimiz mayıs ayında Türkçede, İthaki Yayınları'ndan çıkan Paula Hawkins'in ‘Trendeki Kız' adlı polisiye-gerilim romanı bir başka yazara da aynı zamanda para kazandırdı. A. J. Waines'in ‘Trende Bir Kız' adıyla yayımladığı kitabı Hawkins'in romanı ile karıştıran pek çok okur oldu. Amazon'da kitap hakkında yapılan yorumlar karıştı ve “Hiç olmadığı kadar fazla para kazanıyorum.” diyen Waines'in romanı 30 binlik satış rakamına ulaştı. Amazon'un listesi, kitap dünyasının 2015'in okuma eğilimini gösterirken, tarihe de bir not düşmüş oluyor.


Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
29 Aralık 2015

26 Aralık 2015 Cumartesi

‘Şimdiki zaman'ın dayanılmaz cazibesi


Geleneksel kurmacada anlatı şimdiki, gelecek ve geçmiş zaman içinde gerçekleşir. Modern romanda ise zamanlar birbiri içine geçer. Yazarın söz sahibi olduğu ve kendi tercihini yaptığı kurmacada zaman, esnek bir yapıya dönüşebilir. Eleştirmen Jale Parla’nın deyişiyle “Anlatı zamanı tümüyle anlatıcının yetkisindedir. Saatin ifade ettiği zamandan farklı ve bağımsızdır.” Günümüz romanında bu iç içe geçme daha da yaygın, fakat yazarların şimdiki zaman kurgusuyla kitaplarını inşa etmesi daha da tercih ediliyor. Eleştirmenler ve yazarlar, edebiyat dünyasında şimdiki zaman kipinde yazılan romanların dolaysız ve samimi bir dil kurduğu görüşünde.

Roman Sanatı adlı kitabında E. M. Forster romancının “zamanı yok sayması imkansızdır. Sımsıkı değilse bile az çok öyküsünün ipini elinde tutması gerekir yoksa o da bizim gibi anlaşılmaz duruma gelir ve bu romancı için kötü bir kusurdur.” der. Fakat kurmacadaki zaman kurgusu yoğun ve karmaşık bir hal alabilir. 2010 Man Booker Edebiyat Ödülü’ne aday gösterilen kitapların yarısı şimdiki zaman öteki yarısı da geçmiş zaman kipinde yazıldığında büyük bir tartışma başlamıştı. Kimi yazarlar şimdiki zaman kipinde yazmanın kurmacayı bir bataklığa sürüklemek olduğunu iddia etse de edebiyat dünyası şimdiki zamanda kurgulanan romanların yazarlar arasında yükselen bir seçim olduğuna kanaat getirmişti. Geçen beş yılın ardından, şimdiki zaman kipinde yazmak yazarlar arasında daha da yaygınlaştı. 2015 Man Booker’ı kazanan Jamaikalı yazar Marlon James ve 2015 Goldsmiths Edebiyat Ödülü’ne değer görülen Kevin Barry bu isimler arasında. Bu iki ödülün ardından edebi eserlerdeşimdiki zaman kurgusu yeniden gündemde.

Metin size hangi zamanda yazılacağını söyler
A Brief History of Seven Killings (Yedi Cinayetin Kısa Tarihi) romanıyla İngiltere’nin en saygın ödülü Man Booker’ı kazanan Marlon James’in romanı, Jamaika’nın toplumsal, siyasi ve ekonomik kargaşalarına odaklanıyor. İrlandalı yazar Kevin Barry’nin John Lennon’u anlattığı romanı da şimdiki zaman kipinde. Barry bu tercihini şöyle açıklıyor: “Okurun sanatçının beynine bir anda dalmasını istediğim için bu yolu seçtim ve şimdiki zaman bunu gerçekleştirmek için en etkili biçimdi.” İngiltere’nin saygın gazetelerinden The Guardian’da bu konuda görüşlerini paylaşan Hilary Mantel ise Kurtlar Hanedanı adlı kitabında tarihi bir olayı şimdiki zamanda anlatmayı istediğini belirtirken, romanlarda şimdiki zamanın kullanımını Charlotte Brontë’nin Jane Eyre adlı kitabında da görülebileceğini aktarıyor. Mantel, Brontë’nin bu tercihinde yazar ve okuru aynı anda aynı mekanda buluşturduğu kanaatinde. İngiliz yazar, zaman kurgusundaki bu türden bir yaklaşımın okuru yönetmek isteyen yazardan çok, okura bilgiçlik taslamayan ve onunla aynı pencereden bakan mütevazi bir yazarın tercihi olduğunu aktarıyor. “Kimi kitaplar geçmiş zamandan öte şimdiki zaman ile anlatıldıklarında hayat buluyor.” diyen İngiliz yazar David Mitchell ise “yazmak için başına oturduğunu kitap, size hangi zamanda yazılması gerektiğini söyler.” şeklinde devam ediyor.

Kimi eleştirmenler günümüz yazarlarının şimdiki zaman kipine olan merakını yaratıcı yazarlık atölyelerine bağlıyor. Metni daha canlı ve doğrudan bir hale dönüştürmek için kimi yaratıcı yazarlık atölyelerinde şimdiki zaman kipi kullanımı öğütlenirken, genç yazarlar romanınınşimdiki zamanda kurgulanmasının metni daha çekici kıldığını düşünüyor. Paul Pullman film izlemeye benzettiği şimdiki zaman kullanımının dışavurumculuk açısından sınırlı bir alan sunduğunu söyler. Şimdiki zamanın metne hareket kattığı kesin, eleştirmen Asuman Kafaoğlu-Büke’nin deyişiyle şimdiki zaman romana “akıcılık ve hız” kazandırır. Fakat, edebiyat ajanları şimdiki zamana karşı biraz mesafeli. 2010’daki tartışmanın ardından bir edebiyat ajansı kendi sitesinde “Lütfen şimdiki zamanda yazılmış romanları ve ölü ikizler hakkında yazılmış metinleri göndermeyin” diye uyarıda bulunmak istediğini duyurmuştu. Romandaki zaman kurgusu, karmaşık bir nitelik kazanabilir. Yazarın metnindeki zaman kurgusunda özgürlüğü kadar okurun da eline aldığı romanın beğenmeyip kenara bırakma hakkı saklıdır, zira şimdiki zaman kipinde yazılmış metin biraz yorucu olabilir. Günümüz romancılarının epey rağbet gösterdiği şimdiki zaman gelen bu kurguda yazılmış kitaplara gelen ödüllerin ardından daha da ilgi görecek. 

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
26 Aralık 2015

17 Aralık 2015 Perşembe

15 yılda kitaplar kalınlaştı


Edebiyat tarihi, Savaş ve Barış (1.400 sayfa), Anna Karenina (800), Karamazov Kardeşler (1.000) ve Kayıp Zamanın İzinde (7 cilt ile toplam 4.000 sayfa) gibi oldukça uzun romanların yanı sıra Venedik'te Ölüm (109), Yaşlı Adam ve Deniz (136), Hayvan Çiftliği (160) ve Katip Bartleby (63) gibi çok da uzun olmayan kitaplara sahip. Bu eserlerin ortak noktası ise klasik olmaları. Bir kitabın niteliğini sayfa sayısı elbette belirlemez ve edebiyatın rakamlarla arasının iyi olduğunu söyleyemeyiz. Fakat günümüz yazarlarının kitaplarının gitgide kalınlaştığı bir gerçek.

Ödüller, çok satan kitaplar, gazete ve dergilerin kitap listelerinden yola çıkılarak geçtiğimiz hafta yayımlanan araştırma, kitapların sayfa sayısının arttığını ortaya koyuyor. Araştırmacı James Finlayson'ın online e-kitap ve dergi platformu Flipsnack için hazırladığı çalışmaya göre, 1999'da yayımlanan kitapların ortalama uzunluğu 320 sayfa iken bu rakam 2014'te 400 sayfaya yükselmiş. Kitapların uzunluğu 15 yıl öncesine oranla yüzde 25'lik bir artış göstermiş. Kitapların gittikçe kalınlaşmasını, yayıncılık endüstrisinin dijitale kaymasına bağlayan Finlayson, kitabı satın alma sürecinde, online satış sitelerine daha çok yönelen okurun, kitabın sayfa sayısıyla ilgilenmediğini belirtiyor. Kitapçıdan alışveriş eden okurun ise eline aldığı eserin sayfa sayısına bakarak bir yargıda bulunduğunu aktarıyor.

Guardian gazetesinden Richard Lea ise 1969'dan beri verilen saygın edebiyat ödülü Man Booker'a layık görülen kitapların kalın olduğuna dikkat çekiyor. İlk beş yılda ödül alan kitapların kalınlığı ortalama 300 iken, son beş yılda bu rakam 520'ye ulaşmış. Ödülün bu yılki sahibi Jamaikalı Marlon James'in A Brief History of Seven Killings adlı romanı ise 700 sayfa.

KISA OLANIN CAZİBESİ

Kalın kitaplar pek çok ülkede yayıncıları tereddütte bırakır, ve yazar adayları bu yüzden reddedilebilir. Kimi yayıncılar da yazarlarını uzun yazmak konusunda teşvik edebiliyor. Günümüzde bazı yazarların kurmacadaki ustalıkları, okuru sayfa sayısına bakmaksızın eline aldığı kitabı bitirmeye sevk ediyor. Bu tür yazarlar, okurun bu eğiliminin farkındadır. Bu yüzden okur ve yazar arasında kitabı sonuna kadar okumaya dair gizli bir anlaşma vardır.

Kimi yayıncılar ve yazarlar ise okurun beklentilerini dikkate alır. Haruki Murakami'nin 2009'da Japonya'da yayımlanan üçlemesi 1Q84, Türkçede 2012'de tek cilt halinde, 1.022 sayfa olarak basıldı. Yazar, ülkesinde kitaplarını daha çok tren yolculuğu yapanların okuduğunun farkındadır. Taşımada kolaylık olması için, kalın romanlarını iki veya üç cilt halinde yayımlıyor. Murakami'nin şu tespiti de kayda değerdir: “Uzun roman yazmak, hayatta kalma eğitimi gibidir. Fiziksel güç, sanatsal duyarlılık kadar gereklidir.”

İnternet çağında gittikçe kısalan metinler ve okurun bu yöndeki talebi, kısa ve yüzeysele duyulan cazibe olarak yorumlanabilir. Bu dijital çağda, kitaplar sayfa uzunluklarından çok ‘megabayt'lar ve yüzdelik dilimlerle ifade ediliyor. Fakat, kalın kitaplara karşı hâlâ bir önyargı var. Goodreads gibi sitelerde kitabın uzunluğuna göre kurulan kitap kulüpleri dikkat çekiyor. Kitaba ödediği paranın karşılığını almak isteyenler ise okurdan öte, tüketici kimliğini öne çıkararak, kalın kitaplara yönelebiliyor.

BİR KİTAP NE ZAMAN BİTER?

Edebiyatta, her dönemin kendine göre eğilimleri var. Pek çok yazar buna kulak vererek edebi üretimini gerçekleştirebilir. Ernest Hemingway, incecik kitabı Yaşlı Adam ve Deniz'in bin sayfadan daha uzun olabileceğini söyler ve kendisini bundan alıkoyan bir sınırdan bahseder: “Edebiyatta o zamana kadar yazılıp takdir görmüş eserlerin koyduğu sınırlar içindesiniz.”

Peki yazar bir eserini ne zaman bitirmesi gerektiğine nasıl karar verir? “İnsan yazdığı romanın kendi bütünlüğünün noktalandığı ana kadar onu bitirmekle yükümlü.” diyen Selim İleri, şöyle devam ediyor: “Has edebiyat, öz edebiyat açısından bakarsak, bir romanın uzunluğu, kısalığı mutlak suretle onun kendi iç yapısı, mimarisi ile ilintilidir ve o çerçeve içerisinde değerlendirilmelidir.” Eserine ne zaman bitirmesi gerektiğini tarif etmekte zorlandığını söyleyen Ayfer Tunç ise, “Bir his oluşuyor, metin daha fazla sözcük kaldırmaz oluyor, sanki bir cümle daha eklense kıvamı kaçacak. O zaman bitmesi gerekiyor.” diyor.

Sıradan okur, kitabın kalınlık ve inceliği ile ilgilense de, iyi okurun bu türden sınırları olamaz zira bir kitabın değerinin sayfa sayısıyla ilişkisini olmadığını bilir. Paul Auster'in dediği gibi hem roman sanatı hem de okurlar sürekli kendini yeniden icat ediyor, fakat ortada bir gerçek var, günümüz romanları giderek kalınlaşıyor.


Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
17 Aralık 2015


16 Aralık 2015 Çarşamba

Salinger'ın edebi mirası paylaşılamıyor


2010'da ölen Amerikalı münzevi yazar J. D. Salinger'ın 1940'lı yıllarda çeşitli dergilerde yayımladığı üç hikâyesi yaklaşık 70 yıl sonra “J. D. Salinger: Three Early Stories” adıyla ilk kez geçtiğimiz yıl yayımlanmıştı. Tek cilt ve yeni illüstrasyonlarla okura sunulan kitabın büyük bir sürpriz olmasının yanı sıra Salinger'ın öykülerinin ilk kez e-kitap ve sesli kitap olarak yayımlanması da önemli bir gelişme olarak görüldü. Kitabın açıklamalı akademik baskısı ise geçtiğimiz ekim ayında yayımlandı. Yayın dünyası ve Salinger okurlarınca heyecanla karşılanan bu kitap, geçtiğimiz hafta Salinger ailesi ve kitabın yayıncısı arasında dava konusu oldu.

Davalık olan kitabın macerası şöyle: Telif hakkı dolmuş kitapları yayımlamakla meşhur olan Devault-Graves, üç öykünün yer aldığı kitabın yayın haklarını yurtdışına satmak isteyince, aile buna karşı çıkar. Bu girişimin uluslararası telif hukukuna karşı olduğunu öne sürer. Devault-Graves ise geçtiğimiz mart ayında aileden davacı olur ve Salinger'ların kitabın yurtdışı haklarını satın almak isteyen yayıncıları engellediğini iddia eder. Öykülerin telif haklarının dolduğunu ve artık kamu malı sayıldıklarını belirten Devault-Graves, kitabı başka ülkelerde yayımlama hakkına sahip olduğunu söylüyor. New York Times'ta yer alan habere göre ailenin avukatı, Almanya'da kitabın yayımlanmasının telif hakkının henüz bitmediği gerekçesiyle, mahkeme kararıyla durdurulduğunu aktarıyor. Davanın reddedilmesi durumunda, kendilerinin bir kayıp yaşayamayacağını dile getiren yayıncı, tam aksine kitabın her ülkede yayımlanması konusunda gerekli hukuki mücadeleye devam edeceklerini dile getiriyor.

“J. D. Salinger: Three Early Stories”, Salinger'ın yirmili yaşlarında yazdığı “The Young Folks”, “Go See Eddie” ve “Once a Week Won't Kill You” adlı üç hikâyeyi içeriyor. Yayıncının bu üç hikâyeyi keşfi, 2013'te Salinger hakkında hazırlanan belgeselde, yazarın “Çavdar Tarlasında Çocuklar” adlı kitabından önce yirmi bir hikâye yazdığını öğrenmesiyle başlar. Bu bilgiden sonra arşivlere girip hikâyelerin peşine düşen yayıncı, kısa bir süre sonra bu öyküleri keşfeder ve hiç beklemeden yayımlar. Kitap büyük ilgi görür. Henüz hayattayken pek çok eserinin yeniden yayımlanmasına izin vermeyen Salinger, bu huysuzluğu ile nam salmış bir yazardı. 2010'da öldüğünde geride yayımlanmamış dört kitap bırakmıştı.

Musa İğrek, Londra
16 Aralık 2015
Zaman Gazetesi

15 Aralık 2015 Salı

Çizgi romanın yeniden keşfi


Avrupa ve Amerika'da kütüphanelerin ve kitabevlerinin en hızlı büyüyen bölümü çizgi roman rafları. Eleştirmenlerin bir dönem, tür olarak tanımlamada mesafeli durduğu bu kitaplar, edebi ve sanatsal değer açısından kabul edilmeye başlandı. Türkiye'de de hatırı sayılır bir okur kitlesi olan çizgi romanların satış getirisi 2014'te Amerika ve Kanada'da 935 milyon dolara ulaştı. 2013'e göre bu pazarda yüzde 7'lik bir artış söz konusu. İngiltere'de ise geçtiğimiz yıla oranla satış rakamı iki katına çıktı. Yayıncıların yeniden keşfettiği çizgi roman pazarı, klasik ve güncel yazarların eserlerinin yayımlanmasıyla daha da büyüyor. Dünya edebiyatının önemli isimlerinden Man Booker ödüllü Kanadalı yazar Margaret Atwood ise önümüzdeki yıl bir çizgi roman yayınlayacağını duyurdu.

OKUR KİTLESİ GENİŞLEDİ
Uzun bir tarihi olsa da çizgi romanlar 1930 ve 1960'lı yıllarda oldukça popüler hale gelir. 1970'lerde akademik dünyanın ilgisini çekerek, bu türden kitapların nasıl adlandırılması ve hangi rafa konulması gerektiği konusunda büyük bir tartışma başlar. Yüksek sanat olarak başladığı yolculuğunda çizgi roman, popüler kültürün bir aracı haline gelir. Bir sanat formu olarak değerlendirilmeye başlayan çizgi romanların son yıllardaki bu yükselişini ise metin ve çizgi kalitesinin artması ve okura sunduğu çeşitlilik ile açıklamak mümkün. Marcel Proust'un Kayıp Zamanın İzinde adlı serisi; Paul Auster'ın Cam Kent'i; Paulo Coelho'nun Simyacı'sı, Oscar Wilde'in Dorian Grey'in Portresi; Jane Austen'in Gurur ve Önyargı'sı; Ray Bradbury'nin Fahrenheit 451'i; Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'sı ve Franz Kafka'nın Dava'sı okurların ilgi gösterdiği eserler arasında.

Geçtiğimiz aylarda dünyanın en büyük kitapçılarından Barnes&Noble, çizgi roman raflarını artırdığını duyurmuş ve bunu, türe ilgi gösteren okurların çokluğuna bağlamıştı. 2012'de iki çizgi roman İngiltere'de verilen Costa Edebiyat Ödülü'ne aday gösterilmişti. 2014'te öykü ve çizgi roman türlerinde yayın dünyasını biraz da şaşırtan bir yükseliş oldu. Ortaya çıkan tablo kurmaca edebiyatı biraz geride bırakırken, kitapçılar da iyi edebiyat dediğimiz eserlerin yanı sıra çizgi romanlardan medet ummaya başladı. Büyük yayıncıların da bu alanda üretim yapmasıyla günden güne artan yeni üretimler ve yayıncılık anlayışı çizgi roman piyasasını hareketlendirdi. Özellikle kadın okuyucuları hedef alan yayıncılar, yeni yayıncılık teknolojilerini de kullanarak bu kitleye hitap edecek çizgi romanlar piyasaya sürdü. Galaksinin Koruyucuları (2014), Herkül (2014), Ninja Kaplumbağalar (2014), Karınca Adam (2015), Yenilmezler: Ultron Çağı (2015), Fantastik Dörtlü (2015) ve Kingsman Gizli Servis (2015) gibi çizgi romanların sinemaya aktarılması da bu türe olan ilgiye bir işaret niteliğinde.

UNUTULMAYACAK BİR KAHRAMAN
Pek çok günümüz yazarının yolu bu çizgi romanlarla bir şekilde kesişmiştir. Nobel Edebiyat Ödülü'nü bir gün alacağına birçok kimsenin inandığı İspanyol yazar Javier Marías'ın çocukluğunu çizgi romanlar okuyarak geçirdiği ve hatta bunlardan etkilenerek kısa hikayeler yazdığı bilinir. Margaret Atwood'un Angel Catbird adlı yarı kuş yarı kedi bir süper kahramanı anlattığı çizgi roman kitabını yayımlayacağını duyurması da güncel yazarların bu türe olan merakını gösteriyor. Kitabın kimlik soruna gönderme yaptığını dile getiren Atwood, hikayenin sıcak, samimi ve mizah dolu olmasının yanı sıra hareketli olduğunu belirtiyor. Kapağı yayınlanan üç serilik kitabın ilki 2016'da okurla buluşacak. Atwood'un Tufan Zamanı, Başka Dünyalar ve Ağacın En Tepesinde gibi Türkçede yayımlanmış kitapları var.

Margaret Atwood
Türkiye'de NTV ve Everest gibi yayınevleri klasik ve güncel kitapların çizgi romanlarını geçtiğimiz yıllarda büyük bir heyecanla yayımlarken, şimdilerde bu heyecan biraz durulmuş gibi. Fakat Avrupa'nın pek çok ülkesinde edebi çizgi romanlar okullarda öğrencilere edebiyatı ve okumayı sevdirmek için bir araç olarak kullanılıyor. Çünkü resimle kelimelerin birleştiği ve okura hikâyeyi hemen yanı başında canlandıran çizgi romanların sunduğu deneyim oldukça renkli ve hareketli bir dünya vaat ediyor. Çocukluğu ve gençliği çizgi romanlarla geçen okurların yeniden yükselen bu kitaplara kayıtsız kalması zor gibi görünüyor.

Musa İğrek, Londra
15 Aralık 2015
Zaman Gazetesi

10 Aralık 2015 Perşembe

Goya'dan insanlığın halleri

Francisco de Goya 
İspanyol sanatçı Francisco de Goya (1746-1828) kral ailesinin ve İspanya sosyetesinin ressamı olarak ün salmasının yanı sıra bir baskı altındaydı. Avrupa Hıristiyan dünyasını büyük bir sıkıntıya sokan Engizisyon uygulamaları onu da etkilemişti. Bu zorlu zamanların büyük bir tanığı olarak kendi sanatını icra ederken, dönemin toplumsal olaylarını eleştirel bir bakış açısıyla ele almayı da ihmal etmemişti. Cesur tekniğiyle 19. yüzyıl Avrupa resim sanatının öncülerinden olan Goya'nın geride bıraktığı 150 portre var. Bunların pek çoğu çeşitli koleksiyonlar ve müzelerde yer alırken, İngiltere'nin başkenti Londra Ulusal Galeri'de açılan ‘Goya Portreleri' adlı sergi bir arada pek de görülemeyecek 70 portreyi dünyanın dört bir yanından derlemiş.

Mütevazı bir ailede doğan Goya erken yaşlarda resim eğitimi alır. Genç yaşta ürettiği portreler, gravürler ve duvar resimleriyle bu benzersiz yeteneği onu saray ressamı olmaya götürür. 40'lı yaşlarında geçirdiği ağır ateşli hastalıkların sonucu olarak sağır kalan Goya, zorlu bir dönem geçirir ve bu onun sanatını etkiler. “Resimde kural yoktur.” diyen Goya, sanatçının, üretiminde özgür olması gerektiğini sık sık dile getirmişti. Goya, portelerini yaptığı isimlerin sadece fiziksel görünüşlerine değil onların ruh hallerini de oldukça iyi çözebilen ve resim dilinde bunu dile getiren bir ressam. İnsanın iç dünyasına yönelik bu gözlemleri ve bunu eserlerinde göstermeye çalışmasıyla ‘filozof ressam' olarak anılır.

Dehşet uyandıran sanatçı
The Duchess of Alba (Alba Düşesi) adlı portresi, Avrupa sanat tarihinin en önemli eserlerinden. Goya'nın İspanya Krallığı'nın en zengin ve güçlü ailesine mensup Alba Düşesi María del Pilar de Silva'yı resmettiği eser, sanatçının güçlü bir figür olan düşes ile yakın dostluğunun meyvesidir. Oldukça dramatik olan bu portrede düşes, yeri işaret eden parmağıyla, kuma yazılmış “Solo Goya” (Bir Tek Goya) adlı yazıyı gösterir. Yalnızca Goya'nın onu resmedecek kadar usta olduğunu anlatan bu yazı resmin önemli bir parçasıdır.

The Duchess of Alba
Sergide, Goya'nın Kraliyet ailesine mensup isimleri resmettiği tabloların yanı sıra dönemin şairleri, ressamları ve mimarları da var. Başı ellerinde politikacı Gaspar Melchor de Jovellanos; parlak bir sofada oturan oyuncu Antonia Zárate; Altamira'nın Kont ve Kontes'lerinin kırmızılar içindeki oğulları gibi pek çok isim dikkat çekiyor. Küratör Xavier Bray'ın tespitiyle Goya'nın hayran olduğu ya da nefret ettiği kişiler portrelerdeki ışıklandırmadan kolayca anlaşılıyor. Sanatçının kendi portrelerinin de olduğu bölümde giydiği elbise her ne kadar üstüne küçük gelse de resimdeki güçlü ve özgür bir dil kendini gösteriyor. Goya'nın doktorun kolları arasındaki güçsüz ve hasta halini gösteren portrenin ise sarsıcı ve huzursuz edici bir tarafı var. Goya, tüm bu ‘yüksek' bağlantılarına rağmen servet ve gücün karşısında esir olmaz ve yetmiş yaşına geldiğinde hâlâ maddi sıkıntılarla baş eden biriydi. Sansür yine ülkeyi kuşatmış ve Engizisyon yeniden kurulmuştu, Goya bu yüzden zorlu zamanlar yaşadı.

Goya, kendisinden sonra gelen Manet, Picasso ve Bacon gibi pek çok sanatçıyı etkiledi. Charles Baudelaire'in deyişiyle Goya “her zaman büyük bir sanatçı, sık sık da dehşet uyandıran bir sanatçıdır”. Kronolojik olarak yerleştirilen portreler boyunca Baudelaire'in bu tespitini görmek mümkün. Unutulmayan portrelerin yer aldığı sergi, 10 Ocak 2016'ya kadar gezilebilir.

Musa İğrek, Londra
Zaman Gazetesi
10 Aralık 2015